| YUNAN MUCİZESİ |
|
Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!(1) Avrupa, maddeciliÄŸine raÄŸmen Hıristiyandır; saÄŸcısıyla, solcusuyla Hıristiyan. Hıristiyan için tek düşman biziz: Haçlı ordularını bozgundan bozguna uÄŸratan korkunç ve esrarlı kuvvet. Genç cüce, müselsel zilletler sonunda ihtiyar devin zaaflarım keÅŸfeder; ahde vefa, civanmertlik, merhamet... AÅŸağıdan alır, hulûs çakar, yaltaklanır ve... nihayet alteder devi. Cenk meydanlarında deÄŸil, yatak odalarında kaÂzanılan bir zafer. Zavallı Türk aydını... Batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduÄŸunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev, papaÄŸanlasır. Avrupalının Yunan-ı Kadim muhabbeti bir kendi kendine perestiÅŸ, histeriye varan bir perestiÅŸ. Sumner Maine, "tabiÂatın kör kuvvetleri bir yana, kainatta hareket eden ne varsa kaynağı Yunan" diyor. Asya'nın bu haramzade mirasçısına "tek yaratıcı" payesi ihsan eden Sumner Maine, altı yıl Hint kanunlarıyla uÄŸraÅŸmıştı. Biliyordu ki, beÅŸer düşüncesi en muhteÅŸem meyvalarmı Ganj kıyılarında vermiÅŸ ve ÅŸiir Ganj kıyılarında kemalin ÅŸahikasına eriÅŸmiÅŸti. Hegelci idi, yani tekâmüle inanıyordu! Her mucizeyi reddeden Renan'a göre, güneÅŸ altında tek mucize vardır: Yunan mucizesi. Yunanistan'ın tabiî güzellikleriyle mest olan üstat, iklimle izah ediyordu bu mucizeyi. Ama "Akdeniz havzasının diÄŸer bölgeleri neden böyle bir mazhariyetten uzak kalmışlar? Bu imtiyazlı toprak, medeniyet öncülüğüne neden devam edememiÅŸ?" gibi sorulara cevap vermiyordu Hayat-ı Yesu yazarı.(2) Geçen asrın bütün Türk düşmanları Helenizm bayrağı altında toplanırlar. Yunan yüceltildikçe, Osmanlıya karşı duÂyulan husumet de kabarır. Yunancılık bir baÅŸtan bir baÅŸa sarar Avrupa'yı. Bu yeni mezhep, İngiliz'le Rus'u, Alman'la Fransız'ı kaynaÅŸtırır. Byron'm hayatına malolur bu karasevÂda, Hugo'ya neÅŸideler ilham eder. İslâmiyet, Eski Yunan'ın mirasını titiz bir tahlile tâbi tutmuÅŸ, deÄŸerli bulduÄŸu bilgileri irfan hazinesine katıp, posayı Avrupa'ya terketmiÅŸti. Osmanlı aydını için, sular altında kalan bir kıtaydı Eski Yunan. Olemp Tanrılarının ahlâk dışı maceralarıyla, Pelopones haydutlarının düzme menkıbeleri ne alâkadar ederdi onu? O putperestler ülkesini ilk merak edenler, Abdülaziz devrinin Batı hayranı paÅŸalarıdır. Maarif nazırı Saffet PaÅŸa, "tercüme odası hulefasından" Kostantinidi Efendi'ye bir Yunan-ı Kadim Tarihi ısmarlar.(3) Eserine "besmele"yle baÅŸlayan bu gaynmüslim Osmanlıya göre, "milel-i kadim-i meÅŸhureden Eski Yunanlılar... mebadi-i medeniyete bir hayli emek ve hizmetlerde" bulunmuÅŸ, "ve içlerinde pekçok hükema-i benam zuhur" eylemiÅŸ, "zaman-ı hükümetleri ahval-i âlemin tegayyür ve teceddüdünü mucib olan nice nice vukuat-ı cesimeye masdar olmuÅŸ" bir millettir. Ne yazık ki, "millet-i mezkûre-nin ahval ve âsânna dair lisan-ı türki üzere yazılmış bir tarih" yoktur. Kostantinidi Efendi, Yunan paganizmini şöyle anlatır: "Yunanlılar âsâr-ı tabiiyeyi fünun vasıtasıyla anlayaÂmadıkları için onlara -hâşâ ki- uluhiyet isnad edip mesela rüzgâr ve güneÅŸ ve ateÅŸ ve bahr-ı muhit ve nehirler ve ormanlar Yunanlılar indinde bir ilâh addolunurlar, kezâlik kuvvet ve ÅŸecaat ve hüsün ve maharet ve san'at ve dirayet gibi evsaf dahi" birer Tanrı sayılırdı. "Avâm-ı nâsın vehim ve hayali buralarda kalmayıp, mâbudlar için bir iÅŸ-i pürâşub dahi terennüm edildiÄŸinden, zuumlarınca zevat-ı ilâhiyenin ahvâl-i acibelerini, görüp geçirdikleri korkunçlu ve tehlikeli vakıaları uzun uzadıya yazarlardı. İşbu efsaneler topluca olarak bir kitapta münderiç ve Yunanlıların itikad-ı diniyesi kavâide merbut olmayıp hemen cümlesi karmakarış ve şâyân-ı taaccüb birtakım hikayat-ı garibeden ibarettir".(4) Bu ağırbaÅŸlı kitabın Türk fikir hayatında ne gibi yankılar uyandırdığını bilmiyoruz. BildiÄŸimiz ÅŸu ki -Sadullah PaÅŸa'nın yarıda kalmış ve basılmamış îlyada tercümesi bir yana- Tarih-i Yunan-ı Kadim'in neÅŸir tarihi olan 1870'den ilk Yunan Tarih-i Edebiyatının neÅŸir tarihi olan 1911'e kadar Yunan'ın "enafis-i âsâr"ından hiçbiri dilimize aktarılmamıştır. Nihayet İkinci MeÅŸrutiyet... BatılılaÅŸma yolunda dev adımlarıyla ilerleyen ve Fransız edebiyatı ile sermedi bir vuslat halinde yaÅŸayan intelijansiyamızı yeni bir merak sarmıştır: kaynaklara inmek. Batı irfanının Yunan-ı Kadimden baÅŸka kaynağı var mı? Resimli Kitab'm edebiyat tenkitçisi Raif Necdet, arkadaşı Mehmed Rauf'un Yunan Tarih-i Edebiyatı'nı büyük bir muhabbetle selamlar: "mâzi-i edebiyata vukuf peyda edemeyen bir sanat'kâr, istikbal-i edebiyata nasıl zaferle hükümferma olabilir?... Artık Fransa'yı bir müddet ihmal edebiliriz. Çünkü, ÅŸimdiye kadar onunla çok meÅŸgul olduk. Edebiyatımızı marîz, asabı, nisvî yapan bu edebiyatla az bir müddet kat'-ı münâsebat etmeyi ben edebiyatımızın sıhhat ve ciyâdeti için lâzım addediyorum... Yunan-ı Kadim târih-i edebiyatını tedkik, kurunu ûlâ edebiyatının en mühim ve şâmil bir safhasına nüfuz etmek, yahut baÅŸka bir ifade ile edebiyatın menÅŸeini, safâhat-ı teessüs ve teÅŸekkülünü görmek demekdir."(5) Mehmed Rauf'un eserini takdim ediÅŸi çok daha ÅŸairane: "Bir kısm-ı mühimmi iklim-i câzibedârımızda doÄŸup büyüyen, icazkâr elleriyle eyvan-ı ÅŸiir ve edebiyatın esaslarını kuran ve nihayet ÅŸehrah-ı tefekkür ve tahassüste selasil-i âsâr'a piÅŸva olan Yunan hükema ve ÅŸuarasının hayat ve meslekleriyle mahsulat-ı fikriyeleri hakkında az-çok iktisabı malumat iktiza eder." Yazarın büyük ızdırabı, Yunanca "enafis-i âsâr"ın hâlâ dilimize çevrilmemiÅŸ olmasıdır. Filhakika, "Eski Yunanlıların en hakiki ibdaları edebiyatlarıdır. Hususatı sairede Mısırlılarla milel-i ÅŸarkiyeden hayli iktisabatda bulundukları halde edebiyatda hiçbir milleti numune ittihaz etmemiÅŸlerdir." Bugünkü Batı edebiyatına "vukuf peyda etmek için" mutlaka Yunan ve Roma edebiyatını bilmek lâzım. "Eski Yunanlılar yalnız Yunan edebiyatının deÄŸil fakat edebiyatın mübdiidirler".(6) Hülasa edelim: 1912'ye kadar Türk intelijansiyası Yunan-ı Kadime karşı hürmetkar bir tecessüs duymaktadır sadece. Yunan "hocalarımızın hocası"dır, edebiyatın kurucusudur; bu itibarla tanınması ÅŸarttır. 1912'de Paris'ten İstanbul'a dönen genç bir kabiliyet bu hürmetkar tecessüsü çılgın bir aÅŸk haline getirir. BaÅŸka bir tabirle, Yunanlı Papadiamantopulos (Jean Moreas) ile Kübalı Heredia'nın coÅŸkun tilmizi Yahya Kemal, Paris kahvehanelerinde duyduklarım Peyam-ı Sabah okuyucularına şöyle aktarır: "Tarihte hayy ve muhyî bir insaniyet var: Bahr-ı Sefid havzası. Hayata susayanlar o havzanın sahiline doÄŸru koÅŸuyor. Tarihin bu karn'ını fena bulan insanlar, Athena Pallas etrafında birleÅŸecek. Renan'ın altmış sene evvel Suriye'den dönerken Atina Akropolisi üstünden yükselen münacaatı, beÅŸ asr-ı tefekkürün son sözü idi." "Yunan esatiri her kavmindir" genç ÅŸaire göre, "medenî insanların ebedî kitabıdır".(7) Bir baÅŸka yazısında büsbütün coÅŸar ÅŸair; "güneÅŸ, denizden ÅŸarkılarla yükseliyor, ÅŸarkılarla batıyor. Hayat, gündüz coÅŸkun, gece seyyah bir musiki halinde. Erkekler üryan kahramanlar, kadınlar da ince tüllerle örtülü uzun sebular gibi... Zevce ve zevçleri gördüm, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış yürüyorlardı... Beni bu beldenin saadeti ürküttü... Burada aÅŸk, din, san'at; hayat halinde mütecelli. Bu âlem bir sebûtraşın eseridir; bu eseri de eski bir sebudan numune alarak yaptı".(8) Paris'ten gelen ÅŸairin sesi, Mısır'dan gelen genç bir ikbalperestte, (Yakup Kadri) tannân akisler buldu. Biraz da onu dinleyelim: "Bütün kitaplarımı yaktım... KaybettiÄŸim zamana aÄŸlıyorum... nihayet menbaı buldum. Fakat, heyhat, neden sonra... Åžimdi kendimi genç, kavi, yüksek ve geniÅŸ buluyorum". Sayfalarca sürüp giden bu mensur kaside beklenmedik bir ifÅŸa ile sona erer. Üstat "cihan-ı bedayiin bütün usaresini sanki bir bardak suda" içmiÅŸ, yani Homeros'u okumuÅŸtur. "O Homeros ki... tarihi, tarih-i medeniyeti tek başına yaptı... Homeros'tur ki, Atina'yı, Roma'yı, Paris'i doÄŸurdu... hatta diyebilirim ki, tayyarenin mucidi de Homeros'tur... Homeros, yalnız beÅŸeriyeti ibda ile kalmadı, beÅŸeriyete beÅŸeriyet muhabbetini öğretti..." (9) Hasan Âli: "Edebiyatımızda en eski medeniyetlere beÅŸik olmuÅŸ Anadolu'nun eski sakinlerine ilk akrabalık duyan ve duyuran, Yakup Kadri oldu. Åžimdi Sabahattin EyüboÄŸlu'nda ve onunla beraber pek çok gençlerimizde gördüğümüz Anayurt Anadolu'yu payen geçmiÅŸiyle beraber yaÅŸayarak benimseme fikri, köklerini burda bulur" diyor.(10) Kısaca: gönülleri çaÄŸdışı kalmaya razı olmayan garpperest aydınlarımız Yunan'dan fazla yunana kesilirler, hocalarına parmak ısırtacak kadar yunancı. Ama, Balkan Savaşı kopmak üzereymiÅŸ, Avrupalı dostları hasta adamın mirasını bölüşmek için sabırsızlanıyorlarmış, onlara ne! Dâva: ne pahasına olursa olsun Osmanlıyı yıkmak. Medeniyet bunu icap ettirmiyor mu? Efendileri yalan mı söyleyecek? Kendine yeni cedler arayan kibar intelijansiyamız, elbette ki Yunan'ı MoÄŸol veya Hun'a tercih edecekti.(11) İhtiyar bir medeniyet, düşmanlarının tasviyesine uyup intihara hazırlanırken dost bir ses Yunan efsanesini temelinden çatırdatıyor ve uyanın diye haykırıyordu bize. Yunanperestlik, Truva'ya sokulan at. İlmin sesiydi bu, haysiyetin, ÅŸuurun sesiydi. DevleÅŸtirilen Yunan-ı Kadim'i hakiki buutlarına irca ediyor ve bütün bir husumet dünyasına karşı hakkın müdafaasını yapıyordu; hakkın, yani Osmanlının. Her Türk aydınının dikkat, ibret ve hürmetle okuması gereken bu eserin adı: Les Grecs â Toutes les Epoques, 1870'de üçüncü baskısı yapılmış.(12) Kim yazmış, bilmiyoruz. Kendini "eski bir diplomat" olarak tanıtan bir vicdan. Kitabın ayırıcı vasıfları: cihanşümul bir kültür, mutlak bir tarafsızlık... Mukaddimeyi okuyalım: "Bir kavim ki, fertleri de, devletleri de çapulculukla palazlanmış. Hor görmüş alın terini. Haklıyla haksızı, iyiyle kötüyü ne yönetenler umursamış, ne yönetilenler. Yalnız kaba kuvvet saygı görmüş o ülkede. Medeniyetin en parlak devrinde ahalisinin kırkı köle biri hür. Genç sefihlerle, kart fahiÅŸeler baÅŸtâcı. Her yıl, tanrılara insanlar kurban edilmiÅŸ; binlerce çocuÄŸun kanına girilmiÅŸ her gün. Bir kavim ki, bütün meziyetlere düşman: kabiliyete, asalete, servete... Kâh paralı asker, kâh haydut... Amacı tek: yaÄŸma. Her hayâsızlığı tanrılaÅŸtıran bu kavim üç ÅŸeyde birinci: kibirde, yalanda, fuhuÅŸta. Ama bu meziyetlerini (!) öyle ustaca kullanmış, öyle pazarlamış ki, iki bin yıl tarihin baÅŸ köşesine oturtulmuÅŸ... İnsanlık, en rezil çocuÄŸuna düşkün çılgın bir anne. Roma, bu delice sevginin ilk sorumlusu. Kıyıcılıktan baÅŸka hüneri olmayan cahil ve kaba Romalılar, Yunan'ın ahlâksızlıklarını kemalin son mertebesi sanmışlar. Örnek almışlar Yunanlıları: Messalina Lamia'yı gölgede bırakmış, Neron Demetrius'u, Heliogabalus Alkibiyades'i. Yunan-Latin ahlâksızlığı manastırlara sokulur OrtaçaÄŸda. Dua ve ibadetten bunalmış ruhların sığındığı bir limandı bu ahlâksızlık. KeÅŸiÅŸlerin -hayalen de olsa- Pelopones ve Attik haydutları gibi yaÅŸaması ne baÅŸ döndürücü tezattı! Kilisede mezamir okuyan üstadın nasıl büyük bir sabırsızlıkla hücÂresine koÅŸup Yunanca yazmaların ÅŸerhine koyulduÄŸunu bir düşünün! Bugün, bize sunulan Yunan, o sarihlerin Yunan'ı. Manastırlarda görülen bir rüya, keÅŸiÅŸler hayatının bir vahası. Evet, Yunan'ı papazlar güzelleÅŸtirmiÅŸ. Onlar olmasa Yunan bize olduÄŸu gibi görünecekti: sefil, hayâsız, iÄŸrenç... ÇaÄŸdaÅŸ aydınlardan bazıları korka korka eleÅŸtirecek olmuÅŸ Eski Yunan'ı. Hadlerine mi? En köklü inançlarımıza saldırabilirsiniz. Beis yok: kasırgalar, toprağın derinliklerine kök salan aÄŸaçları daha da güçlendirir. Ama tutkunluklarımız yapraklara benzer: en hafif bir rüzgâr altüst edebilir onları. Yunan aleyhinde ilk fısıltılar duyulur duyulmaz, Yunan edebiyatının çürümüş yapraklarını kendilerine paravana yapanlar yaygarayı bastılar: susun nankörler, yediÄŸimiz onların ekmeÄŸi; yuvamız, giysimiz, dilimiz onların; siyaseti onlardan öğrendik; kitap, hitabet, ÅŸiir, güzel sanatlar, felseÂfe, hatta din onların armaÄŸanı. Gübreden güzel çiçekler fışkırır, doÄŸru! Ama lağımdan çiçek fışkırdığı görülmüş mü? İnsanlık böyle bir bataklığa saplanmış asırlardır, Yunan-Latin bataklığı... Ve uyuyakalmış. Sonra çalkalanmış durgun sular. Ve zeka coÅŸkun kaynaklar gibi çamurlarından arınmaya baÅŸlamış. Çağının cahil aydınlarına Yunan'ın, tahayyül ettikleri Yunan olmadığını ilk haykıranlardan biri Voltaire. II. Katerina'nın, sahiden her ÅŸeyi Yunanlılara mı borçluyuz sualine verdiÄŸi cevap ÅŸu üstadın: Hayır efendim, Yunanlılar hiçbir ÅŸeyi keÅŸfetmemiÅŸ. Pek az ÅŸeyi ıslah etmiÅŸler, hem de çok çok geç. Arkeoloji ile filoloji, Voltaire'in ne kadar haklı olduÄŸunu isbat ediyor. Evet, çaÄŸdaÅŸ ilim, Yunan'ı gerçek hüviyeti ile tanıtmaktadır; ama dağınık bir ışık bu. Kendi araÅŸtırma sahalarında son derece kesin hükümler veren ilim adamları buldukları hakikatlerden ürkmüş gibi birtakım ihtirâzî kayıtlara sığınıyorlar. Herkes, Yunan'ın, kendi sahası dışındaki marifetlerine hayran. Felsefeciye göre, Yunan hikmeti daha önceki kavimlerden alınmış, burası muhakkak. Ama ticarette Yunanlıların üstüne yok. iktisatçı, Yunanlıların sanayide, ticarette, maliyede ne kadar ehliyetsiz olduklarını isbat ettikten sonra, 'ilmî dehaları' karşısında yerlere kadar eÄŸiliyor. Riyaziyeci, yazık diyor, Yunanlılar cebirden habersiz. Hintlilerden aldıkları hesabı da, Mısırlılardan aldıkları hendeseyi de berbat etmiÅŸler. Ama heykelleri harika. Arkeologlar hayretler içinde... bu ne zevksizlik! Bu renkleri bizim oyuncak imalatçıları kullanmaz. Adamlar âbidelerini, sanat eserlerini bu renklerle boyamışlar. Ne var ki, aile hayatlarında, toplum hayatlarında fazilet örneÄŸiler. Hukukçular mebhut: hayır hayır, dünyada Yunanlılar kadar ahlâk ve kanun tanımayan baÅŸka bir kavim gösterilemez. Ama Yunan ÅŸiiri... ve saire, ve saire. Dikkat buyurulsun! KonuÅŸanlar rastgele insanlar deÄŸil, çaÄŸdaÅŸ ilmin en güÂvenilir temsilcileri". Yazar, "korkunç ve inandırıcı ÅŸehadetlerle dolu dosyasını", Avrupa efkâr-ı umumiyesine sunmadan önce, Kadim Yunan'ı, Kadim Yunan kaynaklarına dayanarak tanıtıyor. Batı'nın göklere çıkardığı bu kavmin kendi öz evlatları tarafından nasıl anlatıldığını görmek ibret verici gerçekten. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 1-Bkz. Cemil Meriç, Jurnal, cilt 1, "Bütün Kur'anları Yaksak..." iletiÅŸim Yayınları, 2. baskı, Eylül 1992, s. 383 vd. (Umrandan Uygarlığa, 9–17) Tags:
|


Cemil MERİÇ