TÜRKİYE NİN JEOPOLİTİĞİ

Ruchir Åžah

Tarihte Türkiye gibi coğrafi konumunu kaldıraç olarak başarılı bir şekilde kullanan ulus sayısı çok azdır. Türkiye, tüm zamanların en güçlü iki medeniyetinin, Bizans ve Osmanlı`nın merkezi olarak, Doğu ve Batı arasındaydı, köprüydü, bölgeler arası ticaret, ekonomi ve siyasi ağın canlı merkeziydi. Coğrafik gücüne ilave olarak, kaydadeğer su kaynakları da var Türkiye`nin. Ortadoğu`nun kavruk pek çok bölgesinin aksine, Türkiye`nin su kapasitesi büyük nüfus artışına ve incelikli şehirler inşa etmesine izin vermiştir.

Türkiye modern dönemde bir kez daha merkezi rolü kazanma şansına sahiptir zira bugünün enerji jeopolitiğinin Türkiye`nin geleneksel su jeopolitiğiyle kesiştiği bir devlettir. Türkiye`nin merkezi konumu bu kez Doğu-Batı arasında değil de enerji üreticileri ve tüketicileri arasındadır ve ona dünya meselelerinde - hem petrol hem de doğalgaz - merkezi bir jeopolitik rol bahşetmektedir. Dahası, Akdeniz`den Arap Yarımadası`na kadar su fakiri ülkelerle stratejik işbirliği inşa etme sûretiyle Türkiye`nin su kaynaklarından Türkiye`nin bölgedeki stratejik rolünü kuvvetlendirmek için de yararlanılabilir. Su ve enerji tarih boyunca medeniyetlerin en temel kaynakları olmuştur; binlerce yıldan beri beşeri büyüme ve gelişimi beslemek için esas olan Maslow`un ihtiyaçlar hiyerarşisinin temelidir.

Su ve enerjinin birbirine nasıl da bağlı olduğu hakkıyla takdir edilmemiştir. Enerji üretimi, nakli ve arzı kaydadeğer bir su gerektirir tıpkı suyun çıkarılması, arıtılması ve hatta tuzdan arıtılmasının kaydadeğer bir enerji gerektirmesi gibi. Enerji ve su geleceğe doğru gitgide kıt kaynaklar haline geldiğinden dolayı, Türkiye gibi uluslar coğrafi konum ve tabiî kaynakların bir sonucu olarak bahsedeğer bir nüfuz kazanabileceklerdir. Türkiye konumunu bir üstünlüğe tahvil etmek sûretiyle, onu ticari boru hatları projelerinin kavşak noktası kılarak, boru hattı diplomasisinden fayda sağlayabilir. Türkiye, bir dizi su ve enerji boru hatları vâsıtasıyla, kaydadeğer bir siyasi, iktisâdi ve sosyal nüfuz elde edebilir ve bu esnada bölgesel bütünleşme ve istikrara katkı sunabilir. Bu çalışma, enerji ve su kaynakları bakımından Türkiye`nin jeopolitik geleceğinin zeminine hitap etmektedir. Türkiye`nin jeopolitik potansiyelinden nasıl daha fazla avantaj elde edebileceği hakkında bazı önerilerde bulunmayı da amaçlamaktadır. Çalışmanın birinci kısmı Türkiye`nin jeopolitik potansiyelini tartışmakta; ikinci kısmı Türkiye`nin bölgedeki uluslarla karmaşık ve ihtilaflı ilişkilerinin tafsilatını vermekte; üçüncü kısmı, siyasi ihtilafların zaptettiği belirli boru hattı projelerini incelemekte; dördüncü kısmı ise durum analizi yaparak Türkiye için politika önerileri getirmektedir.

Türkiye, dünyanın en kuru bölgelerinden birinde, su bolluğu içerisinde. Dicle ve Fırsat gibi dünyadaki ilk medeniyetlerden sorumlu ve bugün Irak ve Suriye`de hatırı sayılır bir kaygı kaynağı olan büyük nehirlerden bazıları Türkiye`den geçmektedir. Ülkenin büyük yağışlar alan kuzeyinde karlı dağlar ve büyük su havzaları var. Hidrolojik parametrelere göre, Türkiye`nin su kaynakları kişi başı yılda 3150 metreküptür. Ortadoğu ve Kuzey Afrika`da ise kişi başı yılda 300 metreküp civarındadır ve tüm bir bölgeyi su fakiri kılmaktadır. Türkiye, kişi başı yılda 10.600 metreküp suyun düştüğü Latin Amerikayla aynı çapta bir su kaynağına sahip değilse de Ortadoğu`daki komşularına nispetle kaydadeğer bir kaynağı yine de vardır. Türkiye, su boru hatlarının ve su ticaretinin oluşturulması sûretiyle, su kaynaklarını bölge uluslarına ve Ortadoğu`ya ihraç etme fırsatına sahiptir. Türkiye`nin üç Ortadoğu ülkesiyle sınırları vardır: Irak, İran ve Suriye. Fakat Akdeniz yoluyla tüm bir bölgeye uzanabilmektedir. Irak ve Suriye su kaynaklarının büyük kısmı için topyekûn Dicle ve Fırsat nehirlerine dolayısıyla kaynak ülke Türkiye`ye bağımlı.

Kısmen Saddam Hüseyin dönemindeki zayıf planlama yüzünden, yeni Irak hükümeti müthiş bir su sıkıntısıyla karşı karşıya. Türkiye`nin su ulaştırma projeleri, bölgede nüfuz küresini genişletmesine imkan verecektir. Türkiye, Ürdün, İsrail, Filistin ve Lübnan gibi su fakiri ülkelere de su gönderme potansiyeline sahip. Su kıtlığı bölgeyi kasıp kavurmakta ve uluslar arasında çatışmalara yol açmaktadır. Aslında, su yokluğu, devam eden ve bitecek gibi görünmeyen Arap-İsrail çatışmasını beslemektedir. 1987`de Türkiye, Katar doğalgazı karşılığında paylaşılan su dolayımıyla, bölge ihtilaflarına şifa olsun diye su kaynaklarından `Barış Suyu Projesi` yaratma fikri üzerinde durmuştu. Bu proje her ne kadar hayata geçmediyse de, su diplomasisinin potansiyel değerini göstermektedir. Su kıtlığı yaşayan tüm bu bölgeler, arz fazlası su satışı karşılığında Türkiye`ye hatırı sayılır ekonomik faydalar sunmaktadır. Bundan başka, böylesi değerli bir kaynağının tedarikçisi olarak, Türkiye bölgede önemli bir stratejik itibar kazanacaktır. Su kadar önemli olan başka bir şey de Türkiye`nin enerji kaynakları naklindeki merkezi konumudur. Türkiye`nin Akdeniz`de derin su limanları, Yunanistan ve Bulgaristan`la dolayısıyla da AB ile ortak sınırları var. AB, Amerika`nın ardından, dünyanın ikinci büyük ve en bütünleşik enerji tüketicisi. Avrupa, doğalgazının büyük bir kısmını, yüzde 25`inden fazlasını yıllardan beri, öncelikle eski Sovyet Cumhuriyetleri`nden geçen boru hatları üzerinden Rusya`dan ithal ediyor. Ancak Avrupa, Rus kaynaklarına bağımlılığı hususunda son zamanlarda hassasiyet sergileyeme başladı. Rusya, komşusu Ukrayna ile ticari bir ihtilafı yüzünden Ocak ayı başlarında Avrupa`ya uzanan boru hatlarını kapatmıştı. Rusya kesintinin bir arz anlaşmazlığı yüzünden olduğunu iddia ettiyse de Ukrayna`nın yeni, batı yanlısı hükümetini onaylamıyor oluşu da bu olayda bir rol oynamıştır. Avrupa`daki milyonlarca vatandaşın bu ihtilaf nedeniyle doğalgazdan mahrum kalmaları, Avrupa`ya Rusya`nın enerji boru hatlarını siyasi amaçlar uğruna kullanabileceğini göstermiştir. Avrupa enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye bakarken, doğalgaz boru hattı için alternatif seçenekler Orta Asya ve Ortadoğu`dur ki her ikisi de nihayet Türkiye`den geçmektedir. Rusya gibi Türkiye`nin komşuları da kaydadeğer enerji kaynaklarına sahiptir: İran, Azerbaycan[sic! Azerbaycan Türkiye`nin komşusu değildir], Irak ve Suriye [sic! Suriye enerji zengini değildir]. Şu an pek çok ülke Avrupa pazarına etkin bir şekilde nüfuz edemiyor zira elverişli boru hattı güzergâhları yok. Türkiye, bu kaynakların Avrupalı tüketicilere ulaştırılmasında önemli bir role sahip. Coğrafi üstünlüklerin yanısıra, siyasi sınırları aşan güçlü kültürel bağları da var Türkiye`nin. Ortadoğu, Orta Asya ve Avrupa`nın kültürel mirâsıyla harmanlanmış bir başka ulus yoktur. Türkiye, İslam inançları dolayımıyla, Ortadoğuyla güçlü bir kültürel bağa sahiptir. Türkiye bugün her ne kadar katı laikliğin olduğu seküler bir ulus ise de, İslam kültür ve mirâsını muhafaza etmiştir. Türkiye`nin Orta Asya ile siyasi sınırları aşan bir etnik ve dilsel bağı vardır, ortak bir tarihi ve kültürel zemini paylaşmaktadır. Bu ulus, Türkiye Cumhuriyeti`nin kurulduğu 1923 itibariyle, Avrupayla da güçlü bir siyasi ilişki tesis etmek için önemli bir kaynak tahsis etmiştir. Diğer pek çok Avrupa ulusu gibi Türkiye de güçlü, seküler, demokratik bir yönetime sahiptir ve NATO gibi bir dizi batılı örgütlerin üyesidir. Türkiye, akışkan bir kültürel arkazemini ve mihverdeki coğrafi konumuyla, bölge boyunca çok nüfuzlu bir rol oynayabilme potansiyeline sahiptir. İdeal bir dünyada, uluslararası güç adına pek çok su ve enerji boru hattını kolayca kaldırabilecekti. Ancak gerçeklikte, Türkiye`nin jeopolitik başarısı bir dizi siyasi ihtilaf eliyle kısıtlanmaktadır.

Türkiye`nin en önemli anlaşmazlığı, uzun bir tarihi ve müşterek kültürel arkazemini paylaştığı ama diplomatik ilişkilerin bulunmadığı sınırdaş Ermenistan`dır. Bu ilişkinin ardında çeşitli sebepler var ise de en önemlisi Türkiye`nin etnik çatışmaya karşı tavrıdır. 1915`te Osmanlı hâkimiyetindeki 1.5 milyon Ermeni vatandaş hayatını kaybetti. Birçok tarihçi, 1915`te yaşananın soykırım olduğuna dair güçlü inanç besliyor fakat Türkiye, ölümlerin I. Dünya Savaşı sırasında tüm tarafların ıstırap çektiği yıkımın bir sonucu olduğunu savunuyor. Bu olayın soykırım olarak etiketlenip etiketlenemeyeceğine bakmaksızın, Türkiye`nin 1915 olaylarını soykırım olarak görmeyi reddetmesi, Türk-Ermeni ilişkilerini hayli germiştir. Bu anlaşmazlığa ilave olarak, Ermenistan ve Türkiye`nin bir diğer komşusu [sic!] Azerbaycan arasında yaşanan savaşla bu ilişkiler daha da gerilmiştir. Türkiye, Azerbaycan`ın tarafını tuttu. 1994`te Rusya`nın aracılık ettiği bir ateşkes antlaşmasıyla savaş sona erdiyse de, iki ulus arasındaki çatışmalar bugüne kadar devam etti ve normalleşme yönündeki uluslararası çabaları sakatladı. Türkiye son birkaç aydır Ermenistan`la ilişkileri iyileştirme yönünde çabalar sarfediyor fakat şaşırtıcı değildir, Azerbaycan hoşnutsuzluğunu ifade ediyor. Statüko sürdürülebilir değil. 1915 olayları ve Ermenistan-Azerbaycan arasındaki mevcut ihtilaf çözüme kavuşturulana dek bölgede kalıcı barışın tesis edilmesi zordur.

Türkiye ve Irak ilişkileri, Kürtlerle alâkalı kültürel ihtilaf bakımından, gerilimlidir. Azınlık Kürt grup â€` şu an Türkiye, Irak ve İran`da ikamet etmektedirler - on yıllardır bağımsız bir Kürdistan kurmak için çalışıyorlar. Bu durum, ABD ve Avrupa`nın görevlendirdiği bir örgüt olan PKK eliyle şiddete dönüştü. PKK`nın pek çok üyesi Irak`taki yarı özerk bir yönetim olan Kürt bölgesine sığındı ki Irak`ın enerji kaynaklarının önemli bir kısmı buradadır. Türkiye`nin Irak ve Özerk Kürt Yönetim Bölgesi ile ayrı ayrı diplomatik ilişkileri var. Ama Türkiye`nin Kürtlerle yakınlaşma çabasına rağmen PKK Türkiye`nin uluslararası gelişimi için hayâti önemdeki altyapıyı hedef alarak gene de yıkıcı terör faaliyetlerini sürdürüyor. Türkiye ve İran`ın çok güçlü diplomatik ilişkileri var, geniş bir yelpazeye dağılan projeler üzerinde çalışıyorlar ve aralarında sınır ihtilafı yok. Bununla birlikte, uluslararası ilişkilerin çok yönlü dünyasında, İran hükümetinin uluslararası statüsünün ve onun devam eden nükleer programının gölgesi herhangi bir Türk açılımının üzerine vuruyor. ABD ve Avrupa liderliğindeki müeyyideler ve İran yönetimini tecrit etmek çin sarfedilen diplomatik çabalar, Türkiye`nin ekonomik programlarla el uzatmasını neredeyse imkansızlaştırmaktadır. Türkiye ve İran arasındaki ilişkiler, İran`ın küresel tecridi ve müeyyide altında olması yüzünden fena halde kısıtlanıyor.

Türkiye ve Avrupa arasında da çeşitli ihtilaflar var. Acil meselelerden biri de Kıbrıs`ın câri statüsüdür. Türkiye, 1974`te Rumlar ve adadaki Kıbrıslı Türkler arasındaki bir çatışmanın ardından askeri çıkarma yaptı ve askeri güçle adanın Kuzey`inde ayrı bir Türk yönetimi tesis etti. Bu yönetim yalnızca Türkiye tarafından tanındı ve dünyanın geri kalanı güneydeki Kıbrıs Cumhuriyeti`ni tanıdı. Kıbrıs Cumhuriyeti şu an AB üyesi ve bu mesele, AB-Türkiye ilişkilerinin karşısındaki ciddi bir engeldir. Türkiye`nin Avrupa Birliğine katılım süreci üzerindeki anlaşmazlıklar yüzünden Avrupayla ilişkiler de gerili. 1987`deki başvurusundan beri, başka hiçbir ülkenin birliğe katılımı bu miktarda gerilim, tartışma ve ayak oyunları yaratmamıştır. Türkiye defalarca AB`ne katılımı diğer politikaların önüne koydu ve diğer ulusal öncelikleri sık sık tehlikeye düştü. Bu siyasi ihtilaflar bizâtihi rahatısız ediciyken, Türkiye`nin boru hattı diplomasisi yürütme teşebbüsleri üzerinde de doğrudan zarar verici bir etkiye sahiptir. Bunun bir örneği, Irak petrolünün ihracı için 1980`lerde döşenen dünyanın ikinci büyük hattı, Kerkük-Ceyhan ham petrol boru hattıdır. Türkiye son yıllarda, Irak petrolünü Avrupa`ya - ve Körfez tankeriyle tüm dünyaya - bu boru hattı üzerinden sevkedeceği bazı hırslı yatırımlar planladı. Bu projeler, Türkiye`nin Kürtlerle siyasi çatışmasıyla ilgili olarak bölgedeki terörist faaliyetler neticesinde maalesef engellendi. PKK çeşitli fırsatlarla bu hatta yapılan saldırıların sorumluluğunu üstlendi. Bu patlamalar sadece Türkiye`ye önemli ekonomik kayıplar açmakla kalmayıp boru hattının sağlayacağı potansiyel enerji güvenliğini de azaltmaktadır. Herhangi bir boru hattı projesinin en önemli amaçlarından biri, istikrarlı, güvenli bir enerji kaynağıdır ki Kürt çatışması bunu doğrudan baltalamaktadır. İhtilaf uygun bir şekilde çözüme kavuşturulmaksızın Türkiye`nin bölgesel nüfuzunu genişletmesi zor olacaktır.

Türkiye`nin bir diğer ihtilafı, küresel pazarda satışa sunulacak Azerbaycan petrolünü Türk limanlarına getirmeyi amaçlayan Bakü-Tiflis-Ceyhan bor hattının inşasına başlandığı 2002`de ortaya çıktı. En hızlı, en ucuz ve en etkin boru hattı güzergâhı Ermenistan olmasına rağmen, hat nihayet Gürcistan`dan geçti. Güney Kafkasya doğalgaz boru hattı da aynı problemlerle karşılaştı ve daha dolaysız Ermenistan yerine yönü Gürcistan`a çevrildi. Ermenistan`la siyasi gerilimler bu projeleri engellemedi ama daha bir zorlaştırdı ve netice olarak mâliyetleri artırdı. Rus şirketlerinin çetin rekabetiyle karşılaştığında, Türkiye boru hatlarının ilave masraflarını güç bela karşılayabilecektir.

Çatışan siyasi gündemlerin Türk jeopolitiğindeki etkisini görüşmeleri halen yapılmakta olan Nabuko boru hattından daha iyi resmeden başka bir örnek yoktur. Avrupa, Rus doğalgazına bağımlılığı azaltmak istediğinden dolayı uluslar konsorsiyumu ve şirketler, Orta Asya ve Ortadoğu`daki doğalgaz kaynaklarını Rusya`yı atlayarak doğrudan Avrupa`ya bağlayacak bir boru hatı inşası için bir araya geldi. Böyle bir inisiyatif her hâlükarda Türk onayını ve katılımını gerektirir; Türkiye`nin jeopolitik konumunu yükseltmesi için bir fırsatı da temsil eder. Bu proje Avrupa uluslarında bir hayli heyecan yaratmışken, Başbakan Erdoğan`ın projeyi AB üyeliğine bağlaması dâhil pek çok Türk itirazı ve önşartıyla da karşılaştı. Başbakan Erdoğan Ocak ayında bir beyânat vererek `enerji faslının kilitlendiği bir durumla karşılaştığımız takdirde (Nabuko`daki) pozisyonumuzu elbette ki gözden geçireceğiz` dedi ve Nabuko ile AB müzakerelerindeki enerji faslının açılışı arasında bir bağlantı olduğunu ima etti. Bu beyânat daha sonra yumuşatıldıysa da Türkiye`nin AB üyeliğini diğer jeopolitik hedeflere nasıl da öncelediğini göstermiştir.

Boru hattı inşası için Ağustos`ta imzalanan bir niyet anlaşmasının ardından Türkiye`deki siyasi şahsiyetler Nabuko boru hattı anlaşmasının, Türkiye`nin AB`ye nihâi katılımına doğru atılmış bir ilk adım olarak görülebileceği ümidini bir kez daha yinelediler. Türkiye projeyi onaylamadan evvel AB`ne katılım yönünde harekete geçilmesi muhtemel görünüyor. Nabuko boru hattının Türkiye`nin jeopolitik potansiyeline kavuşması üzerinde önemli bir etkisi olabilirken, rakip siyasi gündemler nedeniyle proje zapt altında tutuluyor. Nabuko ve Avrupa`ya uzanan diğer boru hatları bakımından, hattın her iki ucunda da çeşitli engeller varlığını koruyor. Irak ve Azerbaycan Nabuko hattına katılmaya ilgi gösteriyorlar ama her ikisi de sınırlı kaynağa sahip. Azerbaycan muhtemelen Türkiye`yi ve Avrupalıları dürtmek ve biraz da Rusya`ya iyi niyet gösterisi olması için sınırlı miktardaki ihraç edilebilir doğalgazını Rusya`ya da satıyor. Çaylak Irak yönetimi ise Özerk Kürt Yönetim Bölgesiyle problemlerine ilaveten bir de petrol yataklarını işletilebilir hale getirmek ve güçlü bir enerji altyapısı kurmak için zamana ihtiyaç duyuyor. Neredeyse tıpası açılmamış dev gaz yataklarına sahip bir diğer ulus ise enerji projelerini hayata geçirmek için Türkiye`nin birlikte çok çaba sarfettiği İran.

Ancak uluslararası müeyyidelerin ve de İran`ın çok zorlu yatırım rejiminin bir sonucu olarak, İran kaynaklarından istifade edebileceği uygun altyapıdan yoksun. İran`ın ihraç edilebilir doğalgazı olsa bile, ABD ve Batı Avrupalı ulusların hırpalayıcı ekonomik müeyyideler yüzünden herhangi bir uluslararası projeye katılımı imkansıza yakın derecede zordur. Kısa bir süre önce imzalanan Nabuko anlaşması, İran`ın boru hattına katkı yapması ihtimaline dolaylı olarak atıf yapmakta, câri siyasi manzarada bir değişim farzetmektedir. Ama İran şu an ki durumu itibariyle, boru hattına dâhil edilecek yaşayabilir bir kaynak değildir gene de ve Nabuko`nun yeterince garantilenmiş bir kaynak arzı yoktur. Boru hattının diğer ucunda ise, çatışma halindeki bir Avrupa pazarı, Hazar`daki doğalgaz tedarikçilerinin ellerindeki tüm kartları göstermelerine ruhsat verecek gerçek bir ticari talep üretmiş de değil.

Çatışan siyasi gündemlerden su projeleri de vahim bir şekilde etkilenmektedir. Irak ve Suriye, su kaynakları için Türkiye`ye bağımlı bu iki ulusla ilgili olarak, Türkiye kendi potansiyelini kullanmada tam olarak başarısız oldu. Bu uluslara su teklif etmek veya Dicle ve Fırat nehirlerinin paylaşımı için etkin bir anlaşma üzerinde çalışmak yerine izlenen saldırgan politikalar her iki ülkeyi de kışkırtmakta ki geçmişte neredeyse savaşa yol açacaktı.

Güneydoğu Anadolu Projesi(GAP) sonucunda her iki nehir üzerinde de pek çok baraj inşa edildi ve su akışı azaldı. Sonuç olarak su, Türkiye`nin Irak ve Suriye`yle ilişkilerini baskı altına aldı. Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal 1988`de şöyle demişti: `Araplara petrolü ne yapacaklarını anlatmıyoruz, suyumuzu ne yapacağımızı da onlar bize anlatmasın.` Bu ifade kendi içinde bir miktar geçerliliğe sahipse de, siyasi ufuksuzluk düzeyine de işaret etmektedir; halbuki Türkler Arap petrolüne mukabil kendi sularıyla iftihar edebilir ve onu biraz daha stratejik kullanabilirler. Türkiye`nin ihtiyaçtan fazla suyu varsa, Özal`ın ifadesi, suyu komşularına karşı bir siyasi araç olarak kullanma arzusuna işaret eder. İşbirliği yerine, Türkiye`nin Suriye ve Irak`la girdiği siyasi çatışmalar rekabete yol açtı ve suyla ilgili ilişkileri baskı altına aldı. Türkiye`nin geleceğinin önünde müthiş engeller varsa da bu problemlerin potansiyel çözümleri de mevcut. Bu önerilerin hepsi de boru hattı diplomasisi aracılığıyla kaldıraç gücünü artırmak için siyasi gâyelerinin bir çoğunun önceliğini yeniden belirleyen Türk hükümetiyle bağlantılıdır. Türkiye, aradığı uluslararası saygının büyük bir kısmını bu projeler vâsıtasıyla bulacaktır.

Her şeyden evvel, Türkiye, ABD-İran çatışmasında bilhassa da İran`ın nükleer programıyla ilgili olarak daha fazla merkezi rol üstlenmelidir. İran`la enerji ve su meselelerinde daha fazla ilerleme kaydetmeden önce Tahran`ın diplomatik statüsüne hitap edilmelidir. ABD-İran ilişkilerinim normalleşmesinden kazanacağı çok şeyi vardır Türkiye`nin. İran kaynaklarından bir kısmını şu an ihraç ediyorsa da, doğalgaz rezervlerine büyük ölçüde dokunulmamıştır ve dünya çapında uygulanan müeyyideler yüzünden alım-satım konusu olmamışlardır. İran`ın uluslararası duruşunda bir iyileşme sağlanması ve bu müeyyidelerin bir kısmının kaldırılması, İran`ın kaydadeğer bir enerji altyapısı kurmasına ve yatırım rejimini doğrudan yabancı sermaye yatırımları için uygun hale getirmesine izin verecektir. Türkiye`den geçmek zorunda olan ve Avrupa`ya uzanan boru hatlarına faal olarak katılmasına da izin verecektir. İran petrol ve doğalgazı, Rusya`nın dev enerji kaynaklarına alternatiftir.

İran`la kültürel bağları bulunan bir köprü ulus olarak Türkiye, eşsiz konumuyla bu konuyla ilgili arabulucukta merkezi bir rol oynama potansiyeline sahiptir. Ermenistan-Azerbaycan arasındaki çatışmayla ilgili olarak, Türkiye bölgenin problemlerine daha güçlü bir jeopolitik gelecek emellerinin peşine düşmezden evvel bir çözüm bulunması gerektiğinin farkındadır. Türkiye evvel emirde 1915 olaylarının tarihe nasıl kayda geçirileceği üzerindeki ihtilafı çözmek için büyük bir gayret sarfetmek durumundadır. Bu meseleyi çevreleyen pek çok pürüz ve tutkulu görüş her iki tarafta da var ama çatışmanın daha istekli bir şekilde ele alınması, çözüme giden ilk adımdır. Türkiye, Ermenistan-Azerbaycan arasındaki çatışmanın ancak ve ancak karşılıklı fayda esası çerçevesinde yürütülecek diplomatik çözümlerle sonuca bağlanacağını iyice anlamalıdır. Azerbaycan`a sırt vermek yerine, çatışmaya yönelik daha incelikli ve tarafsız bir zihniyet geliştirmelidir. Irak ve Suriye ile ilişkilerince gelince, Türkiye enerji ile Dicle ve Fırat nehirlerinin suyu arasında daha karmaşık bir dengeyle yüzyüze gelmektedir.

Türkiye hızla sanayileşen bir ulus, enerji tüketimi artıyor ki bu iki aziz nehir üzerinde barajlar kurarak su gücünden istifade etmeye vahim bir ihtiyaç duyuyor. Aynı zamanda, her iki nehir sisteminde aşağı doğru akışın güvenliği, gitgide su kıtlığı ve kuraklık yaşayan Suriye ve Irak için çok önemli. Türkiye daha büyük bir bölgesel nüfuz kazanmadan önce ve su fazlasını kaldıraç olarak kullanmazdan önce, bu iki nehir sistemlerinin gelecektelki statüsünü bir karara bağlamalıdır. Potansiyel çözümlerden biri, Suriye ve Irak`ın enerji kaynaklarına karşılık suyun mübadele edilmesidir. Türkiye bu nehirleri öncelikle su gücünden istifade etmek için kullandığından dolayı, Suriye ve Irak`la potansiyel bir mübadele, su ve enerji arasında farklı bir denge olabilir. Suriye ve Irak, özellikle de su kıtlığının yanısıra büyük enerji kaynaklarına sahip olduklarından dolayı böylesi bir mübadele/ticari ayarlamaya sıcak bakacaktır; bu uluslar için suyun her damlası petrol kadar değerlidir. Türkiye bu sûretle enerji dengesini bile iyileştirebilir ve bu esnada iyi niyet ve de artan bir siyasi güç elde eder.

Türkiye`nin küresel politika sahasında oynayacağı temel bir jeopolitik rolü var. Bir dünya gücü olarak Türkiye`nin geleceği, kendisini bölgesel büyümenin ve istikrarın gücü olarak tesis edip, kültürlerin ötesine geçme ve dünya halklarını cezbetme yeteneğine bağlıdır. Türkiye`nin AB üyeliği gibi tek bir amacının olması, diğer önemli amaçlara ulaşmasını geciktirmektedir. Nitekim AB üyeliği, coğrafi ve siyasi konumuna uygun hareket etme noktasında Türkiye`nin özgürlük derecesini azaltacaktır.

AB üyeliği dünyadaki diğer uluslara vereceği gibi Türkiye`ye de bazı ekonomik avantajlar verecekse de olumsuz sonuçları çok daha büyük olacaktır. AB üyesi devletlerden sadece biri olacak ve önemli bir bölgesel güç ve dünya medeniyetlerinin siyasi, iktisâdi ve içtimâi ağı olarak kendi potansiyelini açığa çıkarmak için sağlam bir konumu olmayacaktır. Türkiye asırlarca uzun bir coğrafi başarı ve refah tarihine sahipti ki ticaretteki merkezi mevkisi ve bol su kaynakları sayesindeydi. Gelecek adına, Türkiye, mevkisini boru hatlarıyla jeopolitik başarıya tahvil etmek için daha fazlasını yapabilecek durumdadır, daha önce hiç olmadığı kadar hem de.

Su kaynaklarını naklederek ve petrol üreticisi ülkeleri tüketicilerle biraraya getirerek bölge boyunca ve nihayet küre çapında kaydadeğer bir siyasi kaldıraç elde edebilir. Gelecekte yaşanacak su ve enerji kıtlığı ve bunların karşılıklı bağımlılığı, Türkiye`ye eşsiz bir jeopolitik fırsat potansiyeli sunuyor.

 Yazı ve yazar hakkında: Rice Üniversitesi ve Fransa`da yerleşik IFRI adlı düşünce kuruluşunun işbirliği çerçevesinde Rice Üniversitesinden dört öğrenci uzmanların nezaretinde iki ay boyunca IFRI`de bir araştırma konusu üzerinde çalışmışlar ve çeşitli program faaliyetlerine katılmışlardır. Bu metin IFRI enerji programı çatısı altında kaleme alınmıştır ve yazarı bir IFRI stajyeridir.

Yazının orjinal başlığı: Türkiye`nin su ve petrol jeopolitiği

Dünya Bülteni için çeviren: M. Alpaslan Balcı

http://www.dunyabulteni.net

 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile