Türk meselesi çözümlenmeli

İktisat sosyolojisiyle ilgili çalışmalarıyla tanınan, Sabri Ülgener gibi zihniyet meseleleriyle de ilgilenen Dr. Mustafa Özel`in 15 yıl önce Türk Meselesi adlı bir yazısı yayınlanmıştı. Daha sonra bunu Niteliğin Egemenliği adlı deneme kitabına da aldı. Özetle şunu söylüyordu: `Ağrılı olduğum için az görüştüğümüz dostlarla karşılaştığımızda, bana `Türk Meselesi ne olacak?` diye soruyorlar. Ben de onlara Türk Meselesi ne olacak diyorum ve hep şaşırıyorlar.`

Evet, ben de dünyada bir Türk Meselesi olduğuna inanıyor ve bu mesele çözümlenmeden bulunduğumuz coğrafyadaki birbirine ve daha çok bize bağlı meselelerin çözümlenebileceğine inanmıyorum. Nedir bu Türk Meselesi derseniz, Dr. Mustafa Özel`in iştirak ettiğim görüşlerini gündeme getirelim diyorum, çünkü bu görüşlerde farklı ve haklı bir perspektif var.

Herkesin her türlü fikri tartıştığı, etnik kökenle farklı dillere bağlı bağımsız devletler kurulmasının mümkün olduğu veya bunları dikkate alarak federal yapılar oluşturulacağı söylemlerini dile getirdiği bir ortamda Dr. Mustafa Özel`in gündeme getirdiği Türk Meselesi`ni ele almak gerek. Bunun bir çeşit Şark Meselesi gibi üzerinde durulabileceğini de söyleyebilirim.

Türkler kendi bölgelerindeki yönetici sorumluluğunu zaafa uğratan ve devleti teşkil eden çeşitli unsurları bağımsızlığa heveslendiren batılılara özenme kompleksinden kurtulmadığı sürece bu bölgedeki bütün siyasi meselelerin ortaya çıkmasına yol açan Türk Meselesi çözümlenemez!.. Bunun çözümü Türklerin kendisindedir; bu şuuru kavrayan insanımızdadır.

Devlet geleneÄŸi olan toplumlar

Dünyada çok sayıda etnik kökeni ve kullandığı dil itibarıyla birbirinden farklı pek çok topluluk var. Bunların hepsi devlet kuramadıkları gibi aynı kökten geldikleri söylenen Türk, Arap ve Hindli gibi bazı toplumların da birden çok devleti var. Fakat bunların çoğu kendi kendilerini yönetememe ve komşularıyla meselelerini çözememe gibi bir çok sıkıntı ile boğuştuğu da biliniyor. Öyleyse, büyük devlet kurma ve bulunduğu coğrafyadaki insanları yönetme geleneği olan toplumlara yakından bakmak gerekir. Tarihe baktığımızda bu toplumların sayısının bütün dünyada 10-25 civarında olduğu görülüyor. İngiliz, Fransız, Türk, Alman, İtalyan, İspanyol, Rus, Çin, Moğol, İranlı ile Mısırlı ve Hicazlı Arap gibi devlet geleneği olan toplumlar, bunların belli başlıları... `Evrensel millet` olma çabasındaki Amerikalı sentetiktir.

Bunların arasında tarihin bazı dönemlerinde öne çıkan, bazı dönemlerde sanki uykuya yatanları elbette var. Fakat dere yatağını zamanla nasıl geri alırsa, bu milletler de egemenlik haklarını zamanla yeniden ele geçirir veya benzeri toplumlarla işbirliği yaparak bunu dünyaya daha güçlü bir şekilde hissettirir. Onlarla ittifak halinde tarih sahnesinde önemli işler yapan Macar, Polonyalı ve İskandinav toplumları ile Yunan ve Bulgar toplumları da böyledir. Slav ırkından geldikleri halde, her zaman Ruslarla işbirliği içinde olmayan Sırp ve Estonyalılar ise daha farklı karakter gösterirler. Tıpkı Arnavut ve Makedon gibi kadim topluluklar da böyle...

Tarihte böylesine uzun ve köklü bir geçmişi olan, bağımsız devletler kuran bu toplumlar yanında Afgan ve Kürt gibi kabile zihniyetinden kurtulup bağımsız devletler kurmakta zorlananlarla, devlet kurma çabalarını konjönktüre bağlı olarak gerçekleştirebilen Ermeni ve Gürcü toplumların da yaşadıkları problemlere dikkat etmek ve bizden beklediklerini öyle değerlendirmek gerekir. Altı ayrı lehçeleri olduğundan ve birbiriyle anlaşamadıklarından söz edilen, bu yüzden de kökenlerinin farklı olduğu rivayetlerine yeterince ikna edici cevaplar veremeyen Kürtlerin Türkiye sınırları içindeki iki ayrı grubunu bile bir araya getirmek gerçekten zor.

Mesela Kırmanclar kendilerini tarihte Mervanilerin temsil ettiğini, Malazgirt Savaşı`na katılan Kürt birliklerinin bu devletin askerleri olduğunu söylerken, Zazaların önemli bir kısmı Sasaniler`den geldiklerini söyleyebiliyorlar. Süleymaniye`deki Kürt Üniversitesi`nde burslu okumaya giden Türkiyeli Kürt gençlerinin kendi lehçelerini kullanma izni verilmediği için evlerine döndüğü biliniyor. Kısacası, bağımsızlığı sadece dile bağladığınız zaman, birlikten çok parçalı bir yapının ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Kafkas toplumları da o yüzden böyle.

Bu tür meseleler halledilmeden bağımsız devlet hedefine ulaşmanın imkânı yok. Eğer devlet olmak, temsil edeceği ülkenin insanıyla doğal kaynaklarını yabancılarla ortak ve onların menfaatleri doğrultusunda yönetmek anlamına geliyorsa, buna kompradorluk denir ve hiç de bölge halkının gelişmesine ve kalkınmasına imkân vermez. İnsanın haysiyetiyle yaşabilmesi için çok önemli olan ekmek ve hürriyeti sağlamayacak hiçbir siyasi birlik kalıcı olamaz.

Osmanlı topraklarında `Büyük devlet` hülyaları

Anadolu toprakları tarih boyunca ya büyük devletler tarafından yönetilmiş, yahut da bir biriyle savaşan pek çok küçük devlete bölünmüştür. Hitit, İskender`in İmparatorluğu, Doğu Roma-Bizans ve Selçuklu-Osmanlı devletlerinin gücünü kaybettikten sonraki yıllarda bu topraklarda ne kadar çok devlet kurulduğunu, bunların birbirleriyle bitmez tükenmez savaşlar yaptıkları biliniyor. Bu tür iç savaşlar yaşanıp da bölge insanları bunlardan zarar görmesin diye, Osmanlı devleti evlat ve kardeş katlini kanuna bağlamış, bu da aslında hanedanın evlatlarını hizmet verdikleri toplumlara feda edişlerinin ilginç bir örneği olarak tarihe geçmiştir.

Büyük devlet hülyalarıyla çıldıran bölge devletlerinin Osmanlı öncesi ve sonrası siyasî güçleri bilindiği halde, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra aydınlarının Fransız İhtilali`nden sonra dünyaya yayılan milliyetçilik fikirleriyle ayrılıkçı görüşleri savundukları biliniyor. Artık ayrılıkçı görüşler yüzyılın sonunda o hale geldi ki, Osmanlı barışı bırakın yabancı kökenli aydınları, Türk asıllı aydınları bile tatmin edemez olmuştu. Osmanlı Meclis-i Mebusan`ını dolduran azınlık sözcülerinin akıl almaz tartışmalarla devleti parçalayacak şekilde bağımsızlığı savundukları ve PKK-DTP ilişkilerini andıran tarzda terörist çetelerle kol kola siyaset yaptıkları görülmüştür. Dolayısıyla, bugün yaşananlarla 100 yıl öncekiler birbirini çok andırıyor.

Osmanlı topraklarında büyük devlet hülyaları gören insanların 100 yıl içinde yaşadıkları acıları bölge insanına yaşatmaya talip olan ve kimseye merhameti olmadığı görünen bazı Kürt aydınlarının `Milli dinimiz Zerdüşlüktür!` gibi saçmalamaları fikir özgürlüğü adına söylem haline getirmeleri, aralarında İslâm kardeşliği ile yeniden bir arada olmanın yollarını arayanları da şaşkına çeviriyor. Çünkü dinin millisi aranırsa, Yahudilik akla gelir; bu da imkânısız...

Son 150 yıl içinde yalnız Kürtler değil, Arnavutlar, Araplar, Yunanlılar, Ermeniler ve Sırplar da Osmanlı`nın düşmanlarına inanarak büyük devlet hülyalarına kapıldılar. Bu hülya ile kan ve göz yaşı dökerek ne hale geldikleri açıkça görülen bu toplumlarının siyasal milliyetçiliklerinden ders almadıkları görülen Kürtlerin, yakın ve uzak tarihten de ders almadıkları görülüyor. Birbirini anlama ve tahammül etme konusunda deneyimsiz olan altı ayrı lehçe ve otuza yakın aşiretin dört ayrı Ortadoğu devletinden toprak kopararak Büyük Kürdistan devletini kurmaları, tarihin kendilerine vermediğini batılı devletlerin vereceğine inanmak anlamına gelir. Kaldı ki, geleceklerin geçmişlerin iz düşümü olduğunu, aşiret zihniyetinden kurtulmadan millet aşamasına gelinemeyeceğini ve işgalci düşmanlarla işbirliği yaparak onurlu devlet kurulamayacağını bilmeden yapılacak şeyler sonuçsuz bir kan ve göz yaşı denizi oluşturur.

Arnavut, Arap, Yunanlı, Ermeni ve Sırp kökenli aydınlardan sonra Kürtlerde de görülen, yabancıların yardımlarıyla büyük devlet olma hevesi garip bir macera... Osmanlı düşmanlarının körüklediği bu hevese düşenlere, durumlarını çok iyi özetleyen şu deyimi hatırlatmakta yarar var: Vermeyince Mâbut neylesin Sultan Mahmut...

Evet, bu ülkedeki her siyasî meselenin başı Türk Meselesi`dir... Bunu anlamak gerekir.

Bunu anlamadan ve bu amaca uygun demokratik açılımlar sağlamadan, asker-sivil bürokrasi ile siyasal partilerin kadroları bunu kavramadan yapılabilecek çok önemli bir şey yoktur. Dolayısıyla bunu yasal güvenceye alacak değişikliklerle ulusalcı-milliyetçi çevrelerdeki paranoyalara bağlı refleksler ortadan kaldırılmadan, ne tür `süreçler` başlatılırsa başlatılsın, ülke halkını parçalanma korkusundan kurtaramazsınız. Bu korku da çözüm için gereken siyasal desteğin büsbütün azalması ve ülkenin tekrar kabuğuna çekilmesi anlamına gelir ki, gerçek bir tıkanma işte o zaman tekrar yaşanır. Zaten, `Küçük olsun benim olsun!` zihniyeti ile irtica ve bölünme korkusunu paranoya haline getiren statüko temsilcileri buna bir kere daha sevinir.

 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile