Osmanlı Alevi miydi?
 Önceki yazımızda Osmanlı hanedanının ve halkının Alevi olduÄŸu iddiasına karşı olarak; Osmanlı`nın ilk dönemindeki eÄŸitim ve hukuk anlayışının Sünni inancı

Güneri CivaoÄŸlu 25 Kasım tarihli Milliyet`teki makalesinde kendisiyle ilgili olan yazımızdan bahsetmiÅŸ ve eleÅŸtirilerimizi düzeyli bulduÄŸunu ifade etmiÅŸ. İddialarımıza cevap olarak ise yine eski Kültür Bakanımız Namık Kemal Zeybek`in Radikal`deki 15 Ocak 2008 tarihli yazısından bazı satırları nakletmiÅŸ. Yazımızı düzeyli bulmasından dolayı Güneri CivaoÄŸlu`na teÅŸekkür ettikten sonra, iddialarımızı kısaca hatırlayalım.

Önceki yazımızda Osmanlı hanedanının ve halkının Alevi olduÄŸu iddiasına karşı olarak; Osmanlı`nın ilk dönemindeki eÄŸitim ve hukuk anlayışının Sünni inancı üzerine kurulduÄŸunu söylemiÅŸ ve Orhan Bey`in İznik`te yaptırdığı ilk medreseden, ondan sonra yapılan tüm diÄŸer medreselere kadar hepsinde klâsik Sünni inancı üzerine dersler okutulduÄŸunu söylemiÅŸtik. Gerek derslerin içeriÄŸinin gerekse müderrislerin yazdıkları kitapların bu minval üzerine olduÄŸunu ve bu müderrislerin de büyük çoÄŸunluÄŸunun Arap beldelerinde eÄŸitim aldıklarını; dolayısıyla da Arapların din anlayışıyla ilk defa Sultan Yavuz zamanında tanışmadıklarını eklemiÅŸtik. `EÄŸer Sünni olmamış olsa idiler, eÄŸitim ve hukuk sistemlerini Ehl-i Sünnet/Hanefi ekolüne göre deÄŸil, Alevi ekolüne göre inÅŸa etmeleri gerekirdi` diyerek de iddiamızı delillendirmiÅŸtik.

Esasında bu sözler de bizim yorumumuz olmakla birlikte, ilk dönem medreselerindeki Sünni anlayışı baÅŸka türlü izah etmemiz de mümkün görülmemektedir. Yorumları da bırakıp belgelere döndüÄŸümüzde ise durum daha da netleÅŸmektedir. Orhan Bey döneminde yaÅŸamış olan ve onunla da tanışan Seyyah İbn Batuta, Bilâd-ı Rûm(Anadolu) halkının hepsinin İmam Ebû Hanife mezhebine mensubiyetleriyle Ehl-i Sünnet olduklarını söylemiÅŸ ve hatta onların aralarında Kaderî, Rafızî, Mutezilî, Haricî ve bidat ehlinin bulunmadığından da övgüyle bahsetmiÅŸtir. (Bakınız: İbn-i Battuta, Büyük Dünya Seyahatnamesi, Yeni Åžafak, SadeleÅŸtiren: Ali Murat Güven, İstanbul, s. 202-236) GörüldüÄŸü gibi belgeler bu yöndedir.

Sayın Zeybek`in iddiaları

Åžimdi dilerseniz Güneri CivaoÄŸlu`nun bize cevap mahiyetinde naklettiÄŸi Namık Kemal Zeybek`in ilgili sözlerini aktaralım: `Yeniçerilerin resmi tarikatı BektaÅŸilik idi. Yeniçerilerin 94. alayında mürÅŸit olarak bir BektaÅŸi Babası otururdu. O ölünce yeni `Baba` HacıbektaÅŸ`tan gönderilirdi. Büyük resmi törenlerle karşılanır ve makamına oturtulurdu. Hatırlayın ki Osmanlı`nın ordusunun temeli Yeniçerilerdi. Devletin temeli ve padiÅŸahın muhafız gücü olan Yeniçerilerin BektaÅŸi olması, bize neyi söyler? Diyorum ki, Osmanlı devletinin resmi din yolu Alevi-BektaÅŸilik idi.`

Buradaki eleÅŸtirdiÄŸimiz anlayış ÅŸudur: Namık Kemal Zeybek bu konuda bize bir bilgi vermiyor. Ne yapıyor peki? Yorum yapıyor. Zeybek burada `Yeniçerilerin BektaÅŸi olması bize neyi söyler` diyor ve ardından buna göre Osmanlı devletinin resmi din yolunun Alevi- BektaÅŸilik olduÄŸunu söylüyor. Pekala, biz aynı mantıkî usul ve argümanla bunun tam tersini; BektaÅŸilerin Alevi olmadığını da söyleyebiliriz. Osmanlı`ya olan mevcut yakınlığından dolayı... Dikkat ederseniz Zeybek sözlerini bir tarihi kayıtla belgelemiyor. Yani sadece iddiasını Yeniçerilerin BektaÅŸi tarikatına baÄŸlı olmalarına dayandırıyor. `Kuru sıkı` mahiyetindeki bir yoruma dayanarak Osmanlı`nın Alevi olduÄŸunu iddia ediyor. Ki yorumlar dışında bu konuda ciddi bir belgesi yoktur. İşi yoruma dökecek olursak, burada Zeybek`e sormamız gereken soru ÅŸu olur: Çaldıran`da Åžah İsmail`i ve onu destekleyenleri bozguna uÄŸratan kimdir?

Yeniçeri ocağının BektaÅŸi olmasından dolayı Osmanlı`nın Alevi olduÄŸu yorumunu yapan Zeybek, BektaÅŸi olan Yeniçeri Ocağı`nın Åžah İsmail`e karşı savaÅŸmasını acaba nasıl izah ediyor? Yine o dönemde Åžah İsmail`i destekleme suçuyla yargılanan binlerce Alevi`nin yakalanıp devlete teslim edilmesini de Yeniçeriler üstenmemiÅŸ midir? Åžu durumda savaşın iki tarafı da Alevi mi oluyor? Zeybek herhalde Yeniçerilerin Yavuz döneminde bir günde Sünni olup Åžah İsmail ile savaÅŸtığını iddia edemeyeceÄŸine göre, BektaÅŸi olan yeniçerilerin Ehli Sünnet olup olmadıklarını araÅŸtırması gerekir. `Onlar Åžii`ydi, bunlar Alevidir` diyecek olursa, Åžah İsmail`i destekleyen fakat Åžii olmayan Anadolu Alevilerini hatırlatmamız icap eder. Yeniçeriler onların da karşısındadır çünkü.

Burada bir çeliÅŸki yok mu?

CivaoÄŸlu`nun naklettiÄŸi Zeybek`in ÅŸu cümleleri ise beni oldukça ÅŸaşırtmıştır: `Yavuz Selim`le Alevi-BektaÅŸilik yine de resmi koruma altında ama ikincil derecede varlığını daha üç asır sürdürmüÅŸtür. Safevi-Alevilik`KızılbaÅŸlık` denilerek ezilmiÅŸ, BektaÅŸi-Alevilik korunmuÅŸtur.` Evet, yanlış duymadınız. Zeybek `Yavuz Selim`le Alevi-BektaÅŸilik yine de resmi koruma altında` diyor. Buradaki çeliÅŸki zannedersem CivaoÄŸlu`nun gözünden de kaçmış olsa gerektir. Bu mantığa göre Yavuz Selim`le birlikte Alevi olan ecdadımız bir anda fikir deÄŸiÅŸtiriyor; `Haydi Sünni olalım` diyor ve Mısır`dan gelen iki bin âlim ile bizi Sünni EÅŸari yapıyorlar. Bu arada biz EÅŸari Sünni oluyoruz ama ne hikmetse BektaÅŸi AleviliÄŸini de koruma altına alıyoruz. Yani Yavuz Selim bizi hem Alevilikten SünniliÄŸe geçiriyor hem de bizi Sünni yapmasına raÄŸmen BektaÅŸi/AleviliÄŸi koruyor(!) Bizi SünniliÄŸe mi geçiriyor, BektaÅŸi AleviliÄŸi koruyor mu? Acaba Güneri CivaoÄŸlu bunu izah edebilir mi?

EÅŸarilik mi, Maturidilik mi?

Zeybek`in iddiasından baÅŸka bir kesit de ÅŸöyle: `Ne zamana kadar mı? Selim PadiÅŸah`ın Åžah İsmail`e ve SafeviliÄŸe karşı bir Sünni set inÅŸası ihtiyacını duymasına kadar... Mısır`dan getirilen EÅŸari-Sünni din bilginleri Osmanlı memleketine dağıtıldı ve halka EÅŸari-Sünnilik öÄŸretildi.` Kelam Tarihi bilgilerimizi hatırladığımızda; Araplarda EÅŸarilik`in, Türklerde ise Maturidilik`in yaygın olduÄŸunu söyleyebiliriz. Aslen Türk olduÄŸu da söylenilen İmam Maturidi kendisinden iki asır önce gelen İmam Ebu Hanife`nin fikirlerini sistemleÅŸtirerek Maturidi ekolünü oluÅŸturmuÅŸtur. Ehl-i Sünnet inancının ameli mezheplerinden Åžafi olanların itikattaki mezhebi ise EÅŸarilik`tir. Günümüzde de halen çocuklarımıza `itikatta Ehl-i Sünnet Maturidi, amelde Hanefiyiz` ÅŸeklinde öÄŸretilmekte olup Diyanet`tin benimsediÄŸi anlayış da bu ÅŸekildedir. Zeybek`e göre Yavuz`a kadar Alevi, ondan sonra da EÅŸari Sünni olduÄŸumuza göre hiçbir zaman Maturidi olmamış oluyoruz. Bu ise Kelam Tarihi ilminin verilerine tamamen zıt bir yorumdur. Bu temel bilgiyi Zeybek nasıl es geçiyor, merak ediyorum doÄŸrusu.    

Ahmet Yesevi`ye                uzanan anlayış

Osmanlı`nın kuruluÅŸ dönemlerindeki Türkistan`dan gelen Horasan Erenleri`nin itikadi anlayışlarını bilirsek, onların Anadolu`da İslamiyet`i yaymada çok fonksiyonel olduklarını da düÅŸündüÄŸümüzde, o dönemdeki halkın inançlarını kestirebiliriz.

Ahmet Yesevi öÄŸretisi ışığında Anadolu`yu İslamlaÅŸtırmak için Belh, Buhara ve Horasan taraflarından gelen erenlerin bazıları ÅŸunlardır: Åžeyh Abdal Murad, Åžeyh Abdal Musa, Hacı BektaÅŸ, Emîr Sultan, Åžeyh Geyikli Baba. Bu büyük zatların da Alevi olduÄŸu yönünde iddialar bulunmaktadır. Biz bu iddialara cevap vermek yerine, cevap bulma yolunu göstermeyi tercih ediyoruz. Ahmet Yesevi`nin kim olduÄŸunu ortaya koyabilirsek, talebeleri veya takipçileri hükmündeki bu zatların da Ehl-i Sünnet olup olmadıklarını anlayabiliriz. Gerek Fuat Köprülü gerekse Divan-ı Hikmet üzerinde çalışan Kemal Eraslan, Ahmet Yesevi`nin ve YeseviliÄŸin, ÅŸeriat esaslarına sıkı sıkıya baÄŸlı olduÄŸunu belirtmiÅŸlerdir. (Ahmet Yesevî Maddesi, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 1, sayfa 161) Bununla birlikte biz ÅŸimdi Yesevi`nin yaÅŸadığı topraklardaki inançları tespit edebilirsek, Yesevi hakkında da bir fikrimiz olacaktır. Bunun için o toprakların yetiÅŸtirdiÄŸi diÄŸer âlimlere ÅŸöyle bir göz atarak oradaki inanç atmosferini sezmeye çalışalım. Türkistan bölgesinde Ahmet Yesevi`den çok önce yaÅŸamış olan en meÅŸhur âlimleri tespit edecek olursak, o bölgedeki medreselerin anlayışını ve halkın aldığı eÄŸitimi de tahmin etmemiz kolaylaÅŸacaktır. İmam Buhari, İmam Müslim, İmam Tirmizi, Neseî, İbn Mâce gibi büyük hadis âlimleri bu bölgeden çıkmıştır. Bu âlimlerin ve talebelerinin oradaki medreselerde dersler verdiÄŸini düÅŸünecek olursak -ki öyledir-; Türkistan bölgesinin hangi inançta olduÄŸu hakkında bir fikir edinebiliriz. DiÄŸer taraftan Türkistan`da bugüne kadar neden Anadolu`daki gibi bir Alevi anlayışı veya `Heterodoks İslam` hareketinin görülmediÄŸini düÅŸünmekte de fayda vardır. Anadolu erenlerinin asıl kökü Ahmet Yesevi`ye dayandığına göre, Yesevi`nin yaÅŸadığı zeminde bugüne kadar bu inançların olmaması düÅŸündürücü deÄŸil midir?

Bize fikir verecek bir konu da Ahmet Yesevi`nin hocalarının kim olduÄŸu meselesidir ki, bu da oldukça önemlidir. Ahmed Yesevî, Abdülhâlik-ı Gücdevânî gibi Yusuf-u Hemedânî Hazretleri`nin halifelerindendir. Yani Abdulhalik Gücdevani yoluyla NakÅŸi silsilesi Yusuf Hamedani`ye vardığına göre, NakÅŸilik ile Yesevilik arasında bir akrabalık bağı da söz konusudur. 

Burada `Rufailik, Kadirilik, Mevlevilik ve benzer yollarda gerçekte Alevi yollarıdır` diyen Namık Kemal Zeybek`e bir cevap vermemiz yerinde olacaktır: Yeseviye, Mevleviye, Kadiriye, BektaÅŸiye ve Rufaiye tarikatlarına bazı kaynaklarda `turuk-u aleviye` denilmesinin sebebi, onların bizim bildiÄŸimiz anlamda Alevi olduklarından dolayı deÄŸildir. `Bizim bildiÄŸimiz` anlamda derken tarihi anlamda da Alevi olmadıklarını söylemek istiyoruz. Bu tarikatlara Alevi denilmesinin sebebi, pirlerinin yani en büyük üstatlarının Hz. Ali olmasından dolayıdır. Yani bu, kelime anlamı itibariyle `Hz. Ali`ye intisaplı` anlamındaki bir `Alevilik`tir. Bu tarikatların mensuplarının tamamı Ehl-i Sünnet olup, tarih boyunca da Hanefi veya Åžafi baÅŸta olmak üzere Ehl-i Sünnet mezheplerine göre amel etmiÅŸleridir. Zira bu zatların kitapları ÅŸu an ellerimizdedir ve içindeki fıkhî bilgilerin de bu minvalde olduÄŸu açıktır. Faraza Abdulkadir Geylani`nin `Fütuhu`l Gayb` ve `Gunyetüt`talibin` adlı kitaplarında Ehl-i Sünnet mezheplerinden Hanbeli mezhebinin öÄŸretileri açıklanmıştır. Buradaki verdiÄŸim bilgileri Zeybek`in bildiÄŸinden eminim, fakat -kendisi dikkat çekmeye çalışan bir genç de olmadığına göre- acaba paragrafın başında naklettiÄŸimiz cümleyi söylemesinin mantığı nedir?

Hacı BektaÅŸi Veli`nin                      itikadî görüÅŸleri 

Hacı BektaÅŸi Veli`nin Ahmet Yesevi`nin bir takipçisi olduÄŸu bilinmektedir. İkisi arasında Lokman-ı Parende ismi ile bilinen bir zat bulunmakta olup, BektaÅŸi Veli`nin Yesevi ile olan bağı bu zat vesilesiyledir. İtikadî görüÅŸleri de ayni eksen üzerindedir. Çünkü iki zatın eserlerinin birbirine çok benzediÄŸi görüÅŸü yaygın bir görüÅŸtür. Bu konuda Prof. Esad CoÅŸan Hoca ÅŸöyle der: `Ahmed-i Yesevî Hazretleri`nin kaleminden çıkmış Fahrnâme var... Fahrnâme ile `ki, bu neÅŸredildi` bizim üzerinde çalıştığımız Hacı BektâÅŸ-ı Velî Hazretleri`nin Makalâtı, muhteva bakımından birbirinin aynı... Orda kırk makamdan bahsediliyor, burada da o kırk makam var... Neden? Aynı terbiyeyi almış, aynı bilgiyi, aynı an`aneyi devam ettiriyor. Demek ki, Ahmed-i Yesevî`nin yolundan...`

BektaÅŸilik`ten bahseden ilk eser olan TaÅŸköprülüzâde Ahmet Efendi`nin (1495-1561) yazdığı `Åžakayık-ı Numaniye`de ise Hacı BektaÅŸi Veli için kullanılan bir ifade oldukça dikkat çekicidir: `Zamanımızda, bazı mülhitler yalancı bir nispetle kendilerini ona nispet ettiler, ama o mutlaka bunlardan berîdir.` Buna göre ondan iki-üç asır sonra onu, bazı kimseler farklı algılamak istemiÅŸlerdir. Kalenderîler, Haydarîler, Abdallar ve Hurufîler`in BektaÅŸîlik içerisine sonradan girdiÄŸi yönünde de iddialar vardır.

Hacı BektaÅŸ Veli`ye piri Hz Ali`ye intisabından dolayı mecazen `alevi` denilebileceÄŸini söylesek bile, kendi kitaplarında onun Sünni anlayışları olduÄŸunu belgeleyen birçok fetvası ve görüÅŸü bulunmaktadır. Ki bunları görmezden gelmemiz ilmî bir yöntem olmaz. Hünkâr`ın günlük beÅŸ vakit namaz kıldığı, bazen sabahlara kadar namaza devam ettiÄŸi, BedahÅŸan`i aldıktan sonra oradaki insanlara namaz kılmayı ve Kur`an okumayı öÄŸrettiÄŸi kendi eserinde belirtilmiÅŸtir. (Vilayetname-i Hacı BektaÅŸi Veli, Abdülbaki Gölpınarlı, s.13) BeÅŸ vakit namazın Alevilikte de olabileceÄŸini düÅŸünürsek, belki bu tek başına bir ispat olamaz, fakat onun `sehabilerle` ilgili görüÅŸlerini de aktardığımızda durum biraz daha netlik kazanacaktır:  

Prof. Dr. Esad CoÅŸan`ın                  Hacı BektaÅŸi Veli araÅŸtırmaları

Doçentlik tezini BektaÅŸi Veli`nin Makalat`ı üzerine yapan Prof Dr. Esad CoÅŸan`ın bu konudaki araÅŸtırmalarına dikkat çekmekte fayda vardır: Esad CoÅŸan Hoca diyor ki: `Eserine bakıyoruz; eserinde Sahâbe-i Kirâm`ın hepsine hürmet var, ayırım yok... Namaz var, oruç var, zekât var, hac var... Helâli helâl biliyor, haramı haram biliyor. Åžeriatin emirlerine baÄŸlı olduÄŸunu açıkça ifade ediyor. Bunlardan birisi eksik olursa, insan Allah`a ulaÅŸamaz! diye açıkça söylüyor.` Bu sözlerden sonra Esad Hoca, Hacı BektaÅŸi Veli`nin Makalat`ındaki kendi cümlelerini naklederek konuya açıklık getiriyor:

`Meselâ:` diyor, açıklıyor: (biregü) KiÅŸi, birey demek ÅŸimdiki tabiriyle... (diliyile iman getürse ve gönlüyile inanmasa veyâhud öÅŸrü zekâtı tamam virmese veyâhud hacca varurken yoldan giru dönse veyâhud Tanrı Taâlâ hükümlerinden birin bâtıl dutsa) Allah`ın farzlarından birisini bâtıldır diye inanmasa, gitti gümbürtüye! diyor, Basit anlatmak gerekirse... (veyâhud Muhammed-i Mustaf`ya inkârla baksa veyâhud Muhammed`ün sahabelerinün birin nâhak bilse) Buyurun, en önemli ÅŸey!.. Benim hazırladığım baskıda 32. sayfa... (veyâhud Muhammed`ün sahabelerinün birin nâhak bilse) Ne tevellâ-teberrâ var, ne Ebûbekr-i Sıddîk ve Ömer`ül Fâruk Efendimiz`e sövmek var, ne ötekilere... (dükeli iÅŸledügi amelleri hebâen mensûrâ olur.) İşe yaramaz diyor. Bu önemli bir nokta...(Pes imdi azîz-i men! Bu kırk makamun birisi eksük gerekmez; zira kim bu kırk makamdan hiç nesne eksük yokdur.) Bu kırk makam çok önemlidir, bunlar eksik olursa olmaz! diyor Hacı BektâÅŸ-ı Velî Efendimiz Hazretleri...`

Benzer bir anlayış `Ömer-ü Osman Ali, / Mustafa yâranleri. / Bu dördünün ulusı, / Ebû Bekr-i Sıddîk`dur` diyen Yunus Emre`de de vardır. Zira Hacı BektaÅŸ Veli`yi ziyaret etmiÅŸ olan Yunus Emre de onun çizgisinde giden veli zatlardan bir tanesidir. Yunus Emre`nin düÅŸüncelerinde de ÅŸeriata sımsıkı baÄŸlılık esası vardır. Nitekim ÅŸiirlerinden bazılarında ÅŸöyle söyler: `Her kim bu sözden almadı / BeÅŸ vakit namaz kılmadı / Bilin Müslüman olmadı / Ol tamuya girsek gerek...` BaÅŸka bir ÅŸiiri ÅŸöyledir: `Namaz kılmayana sen Müslümandır demegil / Hergiz Müslüman olmaz, baÄŸrı dönmüÅŸtür taÅŸa.`

Sonuç

Osmanlı padiÅŸahlarının ve Osmanlı halkının tamamen Alevi olduÄŸu ve sonradan SünniliÄŸe geçtiÄŸini belgeleyen hiçbir belge yoktur. Bu konudaki görüÅŸlerin temelinde `bilgi` deÄŸil, bazı yorumlar yatmaktadır. Fakat ÅŸu vardır ki, tasavvufi anlamda Hz. Ali`ye silsile yoluyla intisaplı olan zatlar için `Ali`ye intisaplı` manasında mecazen `Alevi` denilebilir. İran`da ise `Alevi` kelimesi seyitler için kullanılmıştır. Esasında bugünkü Alevilerin köklerinin nereye dayandığı ve ilk defa `alevi` kelimesinin ne zaman kullanıldığı hakkında çok farklı görüÅŸler olmakla beraber bu konu oldukça da karmaşıktır. Konuyu merak edenlerin bu yönde yapılan ilmi araÅŸtırmaları okumalarında fayda vardır.

`Yavuz`a kadar Osmanlı hükümdarları Alevi`ydi` diyen Namık Kemal Zeybek`e ve onun görüÅŸlerini benimseyen Güneri CivaoÄŸlu`na bir soru ile yazımızı bitirmek istiyorum. Osman Bey`den Yavuz Sultan Selim`e kadar herhangi bir Osmanlı padiÅŸahının `Ben Aleviyim`  ÅŸeklindeki bir beyanı veya bu konuda imalı bir sözü olmuÅŸ mudur? OlmuÅŸsa açıklayın. Olmamışsa bu iÅŸ yorumlarla olur mu? Bana bunu izah edin. Fatih Sultan Mehmet bile Molla Hüsrev`i `Zamanımızın Ebu Hanife`sidir` diyerek överken, bu iddialar neyin nesidir?

Bir temenni

Alevilik konusuna dolaylı olarak temas ettiÄŸimiz bu yazı vesilesiyle; tüm Alevi din kardeÅŸlerimizin güncel sorunlarının çözülmesi yönünde yeni bir siyasi açılımın ÅŸart olduÄŸunu düÅŸündüÄŸümü ifade etmek isterim. `Açılım` derken sahih Alevilik araÅŸtırmalarının yapılabileceÄŸi ciddi eÄŸitim kurumları açmayı ilk etapta önerebiliriz. Yoksa`açılım` derken, bundan Sivas gibi bir ÅŸehrin ortasına `Madımak Müzesi` açarak, o ÅŸehri adeta `katil` mührüyle damgalamayı kastetmiyoruz. Meydanın orta yerindeki o müzeyi gören hiçbir kimse bundan mutlu olmayacaktır. Zihinlerde hep kötü çaÄŸrışımlar yapacaktır. Ben orada yapılan insanlık ayıbını asla tasvip etmiyorum. Sivaslılar da öyle düÅŸünüyorlar. AteÅŸi yakan provokatörlere asla sahip çıkmıyorlar. Buna raÄŸmen neden Sivas`ın ortasına bu mühür basılıyor? Kimseyi rencide etmeden bir açılım yapmak mümkün deÄŸil mi? İlla Sivas`ı Madımak`la mı hatırlanmasını istiyorsunuz? Neden?

 http://www.tumgazeteler.com

 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile