| OSMANLI NÜKTELERİ |
Yemin EdeceÄŸim Koca Ragıp PaÅŸa sadrazam iken bir gün ahbaplarına hitaben "Rüşvet almadığınıza yemin edebilir misiniz?" dedikten sonra, oradakiler yemini billah ederek rüşvet almadıklarını söylerler. Mecliste meÅŸhur HaÅŸmet de vardı ve bir köşeye çekilmiÅŸ sessizce duruyordu. Ragıp PaÅŸa, - HaÅŸmet, Rumeli de hayli mansıplarda bulundun. Sessizce durup yemin edemediÄŸine bakılırsa bir hayli rüşvet almışa benzersin" deyince, HaÅŸmet - Sultanım, Müslümanlarda, yalan yere yemin edenler çatlar diye bir itikat vardır. Åžimdi ben efendilere bakıyorum. EÄŸer çatlamazlarsa ben de yemin edeceÄŸim" demiÅŸ. SaÄŸlam Devlet Bir ecnebi mahfilde Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun hala saÄŸlam olduÄŸundan bahsediliyordu. Fuat PaÅŸa şöyle teyit etti: - Evet, muhakkak ki saÄŸlamdır. Çünkü siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz da gene dayanıyor. Size Naklediyor muyum? Abdülaziz Paris'te iken, III. Napolyon bir gün Fuat PaÅŸa'ya, Abdülaziz ile ilgili bazı latifeler yapar ve PaÅŸa'ya da sıkı sıkı tembihte bulunarak: - Sakın bunları padiÅŸah hazretlerine söyleme! Der. PaÅŸa da ÅŸu latife ile teminat verir: - Bu pek tabiidir haÅŸmetmeap. PadiÅŸahımızın sizin hakkınızda söylediklerini de size naklediyor muyum? UÄŸursuzluk Avcı Sultan Mehmet bir gün adamlarıyla beraber akÅŸama kadar bir keklik bile vuramaz. Bunun sebebini de, sabahleyin gördüğü bir derviÅŸin uÄŸursuzluÄŸuna baÄŸlar. Solaklara seslenir. Saraydan çıkarken, ÅŸu ÅŸu tipte, sivri külahlı, sırtı kambur birinin önünden geçtiÄŸini söyler ve hemen bu adamı bulmaları emrini verir. Tarife göre BektaÅŸi babalarından ayyaÅŸ Hamza Babayı yaka paça huzura getirirler. Sultan: - Bre uÄŸursuz, nabekar! Bugün sabahleyin karşıma çıktın. Bu yüzden akÅŸama kadar bir ava rastlayamadım. Bu ne uÄŸursuzluktur. Vurun kellesini... BektaÅŸi bakar ki kelle elden gidiyor. Son bir dileÄŸini açıklamak için söz alır: - A devletlim siz beni gördünüz bir keklik vuramadınız. Ama insaf ediniz, benim de bugün ilk gördüğüm sizdiniz ve kellemi kaybediyorum. Söyleyin, uÄŸursuzluk hangimizde!" DoÄŸrusu bu ateÅŸ bin altına deÄŸer Kanuni Sultan Süleyman, Halkalı yakınlarında avlanırken çıkan bir fırtınada yaÄŸmurdan ıslanmışlar. Bir eve sığınmışlar. Sultan, ateÅŸin karşısına geçip şöyle demiÅŸ: "DoÄŸrusu bu ateÅŸ bin altına deÄŸer." Bir müddet sonra konakladıkları evden ayrılırken padiÅŸah ev sahibine borcunun ne kadar olduÄŸunu sorar. Köylü şöyle cevap verir: "Bin bir altın efendim." Bu cevaba çok ÅŸaşıran padiÅŸah, bu kadar fazla ücreti istemesinin sebebini sorar. Köylü buna da şöyle cevap verir. "Efendimiz, ateÅŸ için bin altınlık deÄŸeri siz söylemiÅŸtiniz. Bir altın da konak ücretidir." Aklıma Gelmedi Vaktiyle reayadan haraç alındığı malum; haraç tahsildarları ÅŸurayı burayı teftiÅŸ ederlerken bir meyhanede başı açık ve hangi milletten olduÄŸu belli olmayacak bir kılıkta oturan Bekri Mustafa'yı görünce haraç kağıdı sormuÅŸlar. Bekri keyif haliyle onları terslemiÅŸ, onlar da yanlarındaki zabıta kuvveti ile alelacele ve yaka paça kaldırıp yola düzülmüşler. Yolda giderken bir tanıdık rastlamış, sormuÅŸ ve iÅŸi anladıktan sonra Bekri'ye: - Müslüman olduÄŸunu niçin söylemedin? deyince: - Sus be kardeÅŸ aklıma gelmedi, demiÅŸ. EÅŸekler neyin nesi? Çevresindekilerce gizliden gizliye "Öküz" olarak adlandırılmış olan Mehmet PaÅŸa'nın komuta ettiÄŸi ve İran'a karşı düzenlenen bir seferde, ordu komuta heyeti kışlak çadırında toplanmış taarruz planlarını gözden geçirirlerken, birliklerin iaÅŸesi ve taşıma iÅŸleri için getirilmiÅŸ öküzlerden biri çadırın aralığından kafasını uzatıp gözlerini Öküz Mehmet PaÅŸa'ya dikmiÅŸ. Çevresindekiler gülmemek için kendilerini zor tutmuÅŸlar, biraz tebessüm ederlerken, öküz gitmiÅŸ. Ancak bir süre sonra tekrar gelip, başını yine içeri uzatmış ve yine uzun uzun Öküz Mehmet PaÅŸa'yı süzmüş. Bu sefer çevresindekiler artık kendilerini tutamayıp kahkahaları basmışlar. Herkes gülmekten kırılırken, Öküz Mehmet PaÅŸa, "Bu hayvan bana ne diyor biliyor musunuz?" diye sormuÅŸ. "'Hadi senin kim olduÄŸunu anladım da, bu yanındaki eÅŸekler neyin nesi?' diye soruyor." Ancak ondan anlar II. Abdülhamit zamanında Enderun'da Tıfli lakabı ile meÅŸhur bir zat vardı. Bir gece körkütük sarhoÅŸ olmuÅŸ ve Karacaahmet mezarlığına giderek, ölen arkadaşının başında nara atmış ve kahkahalarla gülmeye baÅŸlamıştı. Ancak bölgenin güvenliÄŸinden sorumlu subaşı kendisini yakalayıp karakola götürür. Komiser Tıfli'yi şöyle bir süzdükten sonra sordu: "Gece yarısı mezarlıkta ne iÅŸin vardı?" "Arkadaşıma üç ihlas, bir fatiha okuyordum, komiserim" dedi. Bu duruma öfkelenen komiser: "Ulan, atarak ve kahkahayla fatiha okunduÄŸu nerde görülmüştür?" deyince Tıfli ÅŸu cevabı verdi: "Komiserim sen bilmezsin, orada yatan ancak bundan anlar." Atla Ne KonuÅŸtu? Asıl adı Mustafa olan İncili ÇavuÅŸ, Nasrettin Hoca'dan sonra en büyük Türk fıkra kahramanlarından biridir. İncili ÇavuÅŸ unvanını, PadiÅŸah IV. Murat'ın baÅŸlığına taktırdığı inciden almıştır. Åžakacılığı ve hazır cevaplığıyla tanınmış olan İncili ÇavuÅŸ, İran'a elçi olarak gönderilmiÅŸti Hediyelerle ve bir heyetle birlikte İran Åžahı'nı ziyaret edip gerekli görüşmelerde bulunarak İran'daki programı tamamlamıştı. Artık İstanbul'a dönülecekti. İran Åžahı, Türk elçilik heyetine görkemli bir uÄŸurlama töreni hazırlatmış, ileri gelenleri ve halkı toplatmıştı. İncili ÇavuÅŸ'a bir at hediye etmiÅŸ ve: "Bu küheylan benim sana hediyemdir. Yolculuk esnasında binersin." demiÅŸti. Ama bu hu öyle bir attı ki; uyuz mu uyuz, cılız mı cılız, zayıf mı zayıf. Üf desen yıkılacak. Ayakta zor duracak kadar yaÅŸlı. İncili ÇavuÅŸ adeta kendisiyle  alay edilircesine böyle bir at hediye edilmesi karşısında bozulmuÅŸ, ama bozuntuya vermeden aÄŸzını atın kulaklarına götürerek bir ÅŸeyler söylemiÅŸ. Sonra da kulaklarını atın aÄŸzına götürerek bir süre dinlemiÅŸ ve basmış kahkahayı. BaÅŸta Åžah olmak üzere vezirler ve halk, ÅŸaÅŸkın ÅŸaÅŸkın bu manzarayı izledikten sonra Åžah sormuÅŸ: "Atla ne konuÅŸtun? Sen ata ne dedin? At sana ne söyledi ki, böyle kahkahayla gülersin?" İncili ÇavuÅŸ şöyle demiÅŸ: "Ben ata sordum: Ey ruhumun ruhu! Tanır mısın Hz. Nuh'u?" Åžah: "Eee! At ne dedi?" deyince, İncili ÇavuÅŸ: "Valla, at bana şöyle dedi: Nuh da ne ki be gardaÅŸ Sırrımı kimseye etme faÅŸ Ben Hz. Adem'e taÅŸ taşımışam, taÅŸ." Bana Burada iÅŸ Yok Osmanlıların yirmi ikinci padiÅŸahı olan Sultan II. Mustafa 1695-1703 yılları arasında hüküm sürmüştür. Bu devirde İran Åžahı bir nezaket eseri olarak Osmanlı sarayına, iyi yetiÅŸmiÅŸ ve mesleÄŸinde uzman olan bir doktor göndermiÅŸti. Osmanlı sarayına gelen hekim, sarayın sosyal yaÅŸamını soruyor. Deniyor ki: "Burada acıkmadan sofraya oturulmaz ve tam doymadan sofradan kalkılır." Bunu öğrenen hekim: "Öyle ise bana burada iÅŸ yok, boÅŸuna gelmiÅŸim." diyerek memleketine dönüyor. AteÅŸten Bir Yer Talebi  Uzun müddet açıkta kalan bir kadı, Emir Buhari Hazretlerine müracaat ederek bir makama tayini için kazasker efendiye bir tavsiyename yazmasını rica eder. Hazret-i Emir: "Peki!" deyip derhal ÅŸu mealde bir tezkire yazar: "Duacınızın mektubunu getiren, Cehennem'den bir hasır serecek kadar yer talebinde bulunduÄŸundan, mes'ulüne müsaade buyurulması rica olunur." Size de Yemin Ettirdi mi? Sultan Üçüncü Mustafa Han, nükteleriyle meÅŸhur Åžair HaÅŸmet'i merak edip görmek istemiÅŸ ve bu arzusunu Koca Ragıp PaÅŸa'ya söylemiÅŸti. PaÅŸa da "Efendim, HaÅŸmet hakikaten nüktedan bir adamdır ve nedim olmaya layıktır. Ancak kendisi pek arsız ve aç gözlüdür. Korkarım ki, ihsanınıza kanmayarak sizi rahatsız eder. İstirham ederim, kendisine bir ÅŸey ihsan buyurmayınız!"dedi. Ertesi gün HaÅŸmet'e arsızlık etmemesini, bir ÅŸey istememesini sıkı tenbih ettikten ve bir de yemin ettirdikten sonra onu saraya göndermiÅŸ. HaÅŸmet huzura çıktı ve pek çok nüktedanlık yaptı. Sarayda üç gün kaldı, fakat hiç ihsan görmedi. Üçüncü günün sonunda tekrar huzura çıktı ve veda etti. Yine ihsan görmedi. Saraydakilerle vedalaÅŸtı, yine ihsan yok. Belki çıkışta verirler ümidiyle kapıya vardı, yine ihsan yok. AÄŸalara göründü, ihsan yok.. Geri döndü, huzura çıkmak için izin istedi. PadiÅŸah onu kabul etti: "Hayrola, hani gidiyordun, niye geldin? diye sordu. Åžair HaÅŸmet yer öptü, sonra pek müteessir bir halde:  "Efendimiz", dedi. Ragıp PaÅŸa beni·, buraya gönderirken bir ÅŸey istemememi tenbihle yemin ettirdi. Ben (le bir ÅŸey istemedim. Fakat giderken de bir ihsan çıkmayınca merak ettim, acaba size de, HaÅŸmet'e ihsanda bulunmayın diye yemin ettirdi mi?"HaÅŸmet'in bu sözünden memnun olan padiÅŸah ona umduÄŸundan da fazla ihsanda bulundu. Kuyumcu Ustasından Bin Sopa Yiyen Åžehzade Kanuni Sultan Süleyman, ÅŸehzadeliÄŸinde kuyumculuÄŸu öğrenmesi için babası tarafından İstanbul'un en meÅŸhur kuyumcu ustası olan Kostantin'in yanına çırak olarak verilmiÅŸti. Belli saatlerde ustasının yanına gider ve çıraklık ya pardı. Henüz tecrübesiz olduÄŸu ilk günlerinde ustasını kızdırmış ve Kostantin Usta yemin ederek Åžehzade Süleyman'a: "EÄŸer ÅŸu iÅŸleri iyi çıkarmazsan sana bin deÄŸnek vuracağım" diyerek yemin etmiÅŸti. Åžehzade Süleyman da bunu annesi Hafsa Sultan'a anlatmıştı. Validesi, Kostantin Usta’yı çağırarak, oÄŸlunu affetmesini rica edip kendisine ihsanda bulunmuÅŸtu. Kostantin Usta ise, aldığı altınları, Åžehzade Süleyman'a vererek: "Al bunları, eritip beÅŸ yüz tel çubuk haline getir!" dedi. Åžehzade Süleyman söylenileni yaptı ve ustasına verdi. Kostantin usta onu dövmek için yemin etmiÅŸti ve bunu bir ÅŸekilde yerine getirmek istiyordu. Åžehzade Süleyman'ı falakaya yatırdı ve elindeki beÅŸyüz altın çubukla ayaklarına iki sefer vurdu. Bu suretle yeminini iki sefer vurduÄŸu beÅŸ yüz çubukla yerine getirmiÅŸ oldu. Geri Verilen Yemin!. Yıldırım Bayezid üzerine gelen Haçlı ordusunda en mükemmel cinsten on bin Fransız süvarisi vardı ve bunlara Burgondiya dukasının henüz yirmi iki yaşındaki oÄŸlu, gayet maÄŸrur Prens Korkusuz Jean kumanda ediyordu. Fransızlar: "Gök düşecek olsa mızraklarımızın ucunda tutarız!" diyorlardı. Korkusuz Jean da Yıldırım Bayezid'i esir edeceÄŸini söylüyor; ona neler yapacağı hakkında yüksekten atıp tutuyordu. NiÄŸbolu Muharebesi Türk ordusunun zaferiyle bitti. 1. Korkusuz Jean ve daha birçokları esir düştüler. Yıldırım, onlara iyi davrandı. Memleketlerine gönderirken bir daha kendisine karşı silah kullanmayacakları hakkında yemin ettirdi. Bununla beraber Korkusuz Jean'a dedi ki: "Bu yemini sana geri veriyorum. EÄŸer ÅŸerefli bir adamsan silahını yeniden ve mümkün olduÄŸu kadar çabuk eline al; benimle harp için bütün hükümdarlarla birleÅŸ. Bu hoÅŸuma gider, zira bana parlak bir zafer daha kazanmak fırsatını vermiÅŸ olursun." Ayrılık ÇeÅŸmesi Devletin içine düştüğü müthiÅŸ para buhranına çare aranır ve saraydaki altın eÅŸyanın paraya çevrilmesi düşünülürken Abdülaziz'e bunu Fuat PaÅŸa söylemiÅŸ ve Abdülaziz'in: - Demek ki saraylıların su içtikleri altın tasları fazla görüyorsunuz? Demesi üzerine PaÅŸa ÅŸu cevabı vermek cesaretini göstermiÅŸtir: - PadiÅŸahım, yarın maazallah bu memlekete düşman girince bizler efendimizin rikabına sarılarak Konya ovalarını tuttuÄŸumuz zaman hanım sultanlar bu altın taslarla ayrılık çeÅŸmesinde mi su içecekler? Masrafsız Hayat Abdülaziz Fuat PaÅŸa ile beraber Paris'e gittiÄŸi zaman eski Åžehremini muavini Ömer Faiz Efendi de maiyetindekilerle berabermiÅŸ. Hazret latifeci, nüktedan birisi imiÅŸ. Fuat PaÅŸa Paris Åžehreminine iadei ziyarete giderken Faiz Efendi'yi de belediyeci olmak münasebeti ile yanına almış. Laf arasında Paris Emini, İstanbul'un nasıl sulandığını ve masrafının ne kadar tuttuÄŸunu sormuÅŸ. O zaman İstanbul sokakları sulanmazmış. Ömer Efendi Fuat PaÅŸa'ya: - PaÅŸam, masraf yoktur; kahveci, berber, bakkal ve aşçıların himmetiyle sulanır. Bunların nargile suyu, çirkefi varken masrafa ne gerek var diyelim mi? demiÅŸ. Okuryazar MeÅŸhur Hattat Yesarizade Mustafa İzzet Efendi'nin şöhretine güzel yazıdaki büyük mahareti kadar basit ilmi ve yalan derecesindeki mübalaÄŸaları da yardım etmiÅŸti. Kendisi Keçecizade İzzet Molla ile pek sıkı fıkı ahbap idi. Bir gün II. Mahmut, İzzet Molla'ya bu sıkı fıkılığın sebebini sordu ve ÅŸu cevabı aldı: - Ben biraz okurum, fakat yazım fenadır. Onun da okuması kıt, fakat yazısı güzeldir. İkimiz bir araya gelince bir adam oluyoruz. Ben bir kasabayı alana kadar dünyanın zorluÄŸunu çekiyorum Kanunı Sultan Süleyman Han, bir gün bir ÅŸehirde gezerken tanınmış bir ÅŸairi son derece pejmürde bir kılık ile görmüş. Her ÅŸair gibi bu ÅŸairin de sevgilisine ÅŸiirlerinde bol keseden beldeler ve ÅŸehirler bağışlamış olduÄŸunu hatırlayan PadiÅŸah ÅŸaire şöyle der: "Eeee, Åžair efendi, sevgilinin bir benine Semerkand ile Buhara'yı verecek kadar hovardalık edenin sonu iÅŸte budur. Ben bir kasabayı alıncaya kadar dünyanın zorluÄŸunu çekiyorum. Sen her mısranda beÅŸini-onunu birden harcıyorsun- " Ellisinide Ona Vurun Sultan Üçüncü Murad Han'ın müsahiplerinden biri huzurdan ayrılırken bahÅŸiÅŸ verileceÄŸi sırada padiÅŸaha şöyle der: "PadiÅŸahım, bu gün altın istemem. Onun yerine bana yüz deÄŸnek vurulsun." PadiÅŸah yüz deÄŸnek vurulmasını emretmiÅŸ. Dayağın elli sopası vurulunca müsahip şöyle demiÅŸ: . "Durun, bir ortağım var, ellisini de ona vurun." PadiÅŸah ortağın kim olduÄŸunu sorar: "Her gün beni davet eden Bostancı, seni ben çağırdım diyerek verilen bahÅŸiÅŸin yarısını elimden alıyor. Bugün bana vurulan sopaların yarısı onun olsun. PadiÅŸah bu sözden çok hoÅŸlanmış ve geri kalan elli sopayı da Bostancı'ya vurdurmuÅŸ. Emniyetli Bir Kimsesin Koca Ragıp PaÅŸa, bir gün ansızın, yaptırdığı kütüphaneye gitti. Etrsfı ve kitapları toz toprak içinde görünce kütüphane memurunu çağırdı ve ona: Aferin Hâfız-ı Kütüb! DoÄŸrusu pek emniyetli bir kimsesin. Sana teslim edilen eÅŸyaya hiç el sürmüyorsun, dedi. İki Haklı Olursa Bir kadıya sormuÅŸlar: - Davayı nasıl halledersiniz? - Haklıyı haklı, haksızı haksız çıkararak, demiÅŸ. - Ya ikisi de haklı olursa ne yaparsınız? Kadı bu soruya ÅŸu cevabı vermiÅŸ: - Vallah,, ben bunca yıldır kadılık ederim, daha iki haklının mahkeme kapısından içeri girdiÄŸini görmedim. Fransızlar korkak adamlardır 19. yüzyılda Almanya’nın Mülhaym ÅŸehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu. Fransızlar, her sene nehrin Almanlar'daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, birliÄŸini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar. Mektupta şöyle denmektedir: "Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluÄŸun sultanı, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi ÅŸu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı saÄŸlayın." Çöküş faslına girildiÄŸi bir zamana denk gelen yardım isteÄŸini inceleyen padiÅŸah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. ÅžaÅŸkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar: "Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaÅŸtırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir." BaÄŸ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaÅŸmaya baÅŸlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar'ın sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur: "Osmanlılar'dan imdat geldiÄŸini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terkederek iç kısımlara doÄŸru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiÅŸtir." Bu olay, Mülhaymli'lerin gönüllerin de taht kurmuÅŸtur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym'a baÄŸlı Karlsruher Müzesi'ne koyup ziyarete açarlar. Åžehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de ÅŸehirde bir karnaval düzenleyip, hadiseyi temsilen kutlarlar. 505 KuruÅŸ ÇengeloÄŸlu Tahir PaÅŸa, cesur vatan evlatlarındandı. GençliÄŸinde korsanlık etmiÅŸ, sonra donanmaya katılmıştı. MesleÄŸinde süratle ilerleyen Tahir PaÅŸa, bir süre sonra Kaptan PaÅŸa oldu. Akdeniz'deki adalardan bir kısmının idaresi ona verildi. PaÅŸa, adaların birindeki bir konsolostan memnun deÄŸildi. Onu uzaklaÅŸtırmak için nazikane telkinlerde bulundu. Adam oralı olmayınca, hiddetlendi, bir gün konsolosa: - Beni, 505 kuruÅŸtan çıkaracaksın, dedi. 500 kuruÅŸa bir köle alıp seni öldürtecek, 5 kuruÅŸluk iple de herifi astıracağım. Ertesi gün konsolos adayı terk etti. Geri kalanları da say, vereyim! Bir gün birisi, Fatih Sultan Mehmed Han'ın yoluna çıkıp: -Yüz yirmi dört bin peygamberin her birinin hakkı için bana bir akçe ihsan eyle, demiÅŸ. Sultan: - Yüz yirmi dört bin peygamberi, bana birer birer say, her biri için deÄŸil birer, onar akçe vereyim, diye cevap vermiÅŸ. Bu kiÅŸi, ancak on beÅŸ kadar peygamber ismi sayabildi. Sultan kendisine, bunların her biri için onar akçe verdi ve: - Geri kalanları da say, onlar için de vereyim, demiÅŸ. Senin Karlarını UludaÄŸ'a Toplattım Ahmed Vefik PaÅŸa vali olduÄŸu sırada Bursa'da çok ağır bir kış olmuÅŸ ve her taraf karla dolmuÅŸ. Vali o zamanlar fermanlı olarak UludaÄŸ'ın karlarını toplayıp satmak hakkına sahip olan buzcubaşıya emir salmış: - Çabuk ÅŸehirden karları toplat, demiÅŸ. Buzcubaşı ise: - Pekela, sabah olsun toplarım, cevabını vermiÅŸ. Fakat o gece bir lodos esmiÅŸ ve bütün karları eritmiÅŸ. Ertesi sabah buzcubaşı valiye gitmiÅŸ ve: - Vali paÅŸamız, hani benim karlarım? Onları sizden isterim, çünkü toplatmasaydım bana ceza verecektiniz. Åžimdi zararımı ödeyin, ben onları toplatıp kuyulara dolduracaktım, yarın da satıp para kazanacaktım, demiÅŸ. Ahmed Vefik PaÅŸa'da ona: - Senin karlarını UludaÄŸ'a toplattım. Git oradan al, demiÅŸ. Herkes yediÄŸinden ikram eder Yavuz Sultan Selim han zamanında, İran ÅŸahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor. Sandık açılıyor. İçinden çeÅŸit çeÅŸit deÄŸerli taÅŸlar, kıymetli atlas, kadife kumaÅŸlar çıkıyor. Fakat bir de pis bir koku yayılıyor. DehÅŸet bir koku, herkes burnunu tıkıyor. Neyse en alttaki bohçadan insan pisliÄŸi çıkıyooooor.. Yani Osmanlıya acayip bir hakaret! Cihan padiÅŸahı emir veriyor, herkes düşünsün, buna ince bir ÅŸekilde cevap vermemiz gerekir. Ve cihan padiÅŸahı yine çözümü kendisi buluyor.Aynı ÅŸekilde deÄŸerli mücevher ve kumaÅŸlarla süslü bir sandık hazırlatıyor. İçine o zamanın imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı. Gönderiyor. Åžah sandığı açıyor. Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum. Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor. Kutunun içindeki pusulayı Åžah okuyor: "Herkes yediÄŸinden ikram eder!!! Gece Yarısı DoÄŸurmasın! Mora isyanı sırasında İstanbul'un bozulan asayiÅŸini düzeltmek maksadıyla maruf ÇengeloÄŸlu Tahir PaÅŸa İstanbul inzibatına baÅŸ tayin edildi. PaÅŸa, pek ziyade ÅŸiddet gösteriyor, fakat, İstanbul'da o zamana kadar görülmemiÅŸ bir huzur temin ediyordu. Bir gece emir hilafına sokaÄŸa çıkan bir adam yakalandı, ertesi günü huzuruna çıkarıldı. PaÅŸa sordu: - Sen geceleri sokaÄŸa çıkmanın yasak olduÄŸunu bilmiyor musun? - PaÅŸam biliyorum biliyorum ama, bizim hanım doÄŸuracaktı da ebe aramaya çıktım. - Hadi bu sefer affediyorum. Fakat karına söyle bir daha gece yarısı doÄŸurmaya kalkmasın. Gelin Alayı Kanuni’den sonra yerine geçen II. Selim (Sarı Selim) ilk defa, ordunun başında sefere gitme adetini bozmuÅŸ ve eÄŸlenceye baÅŸlamıştı. Böylece her alandaki bozulmanın temelini de atmış oluyordu. Zira mükemmel olan ilk on Osmanlı padiÅŸahından sonra, Sarı Selim'in çapı çoook çok düşüktü. İran Åžahı, Sarı Selim'in padiÅŸahlığını tebrik etmek üzere Edirne'ye Åžah Kulu adında bir elçi gönderir. PadiÅŸahın emriyle Åžemsi PaÅŸa da tertipli ve güzel giyinmiÅŸ küçük bir ordu ile, hediye kervanını uzak mesafeden karşılamaya çıkmıştı. Åžah Kulu, Osmanlı askerindeki bu gösteriÅŸini çekememiÅŸ ve alaylı bir ÅŸekil:de "Uzaktan askerinizi gelin alayına benzettim." deyince, Åžemsi PaÅŸa derhal elçinin aÄŸzının payını ÅŸu sözleriyle vermiÅŸtir: "Evet haklısınız. Çaldıran'da da gelin almaya gelen bu askerdi." BilindiÄŸi üzere, 1514 Çaldıran Savaşı'nda Åžah İsmail'in tacı, tahtı ve hazinesiyle birlikte hanımı da ele geçirilmiÅŸ ve İstanbul'a getirtilerek Tacızade Cafer Çelebi'yle evlendirilmiÅŸti. Viyana'ya Soralım Sinan PaÅŸa, Avusturya'nın, vergilerini geç ödemesine kızar. Elçiyi çağırıp sebebini sorunca, elçi: "Viyana'ya soralım." der. Bunun üzerine, kızan Sinan PaÅŸa: "Sizin gibi adi bir yazıcıyı elçi yapmak iktidarını Viyana kralına kim vermiÅŸtir?" diye gürler. Ama elçi de kızmış ve her ÅŸeyi göze alarak şöyle demiÅŸtir: "PadiÅŸah senin gibi bir domuzu vezir yaptığına göre, beni niçin elçi yapmasınlar?" Sinan paÅŸa gülümseyerek: "Vay kafir! Benim verdiÄŸim parayı, o cinsten akçe ile ödedin" diye durumu kurtarmıştır. Kimin abdesti var ki? Fuat PaÅŸa bir gün Beyazıt Camii'ne namaz kılmaya gitmiÅŸti. Namaza dururken arkasındaki yardımcılarına da namaz kılmalarını söyleyince, "kılamayız efendim," cevabını almıştır. Sebebini sorunca da: "Abdestimiz yok." dediler. Bunun üzerine Fuat PaÅŸa: "Kimin abdesti var ki ... " dedi. Kapı gıcırtısı!.. Fuat PaÅŸa, bu yüksek görevlerinden dolayı Avrupalı devlet adamları, politikacı ve diplomatlarla devamlı münasebet halinde olmuÅŸ, bu itibarla aralarında geçen birçok nükteli olay günümüze kadar gelmiÅŸtir. Fuat PaÅŸa'nın nükteleri çok duyulmuÅŸ olsa da her konuÅŸulduÄŸunda zevk verecek kadar zariftir... Fuat PaÅŸa, Batılı diplomatlarla görüşme yaptığı bir sırada, bulundukları yerde açılıp kapanan kapı gıcırtı yapar. Batılı bir diplomat bu gıcırtıdan hareketle Osmanlı Devletinin yönetim yeri olan Bâb-ı Ali'yi (Yüce Kapı) kastederek: - Kapı gıcırdıyor (imparatorluk sallanıyor), der. "Grese ihtiyaç var!" Fuat PaÅŸa bu, durur mu? Anında cevabı yapıştırır: - Gres'e (Greece) (hem makine yağı hem de Yunanistan'ın Batı dillerindeki adı, bir anlamda yaÄŸlanmaya, bir anlamda Yunanistan'ın yeniden bize baÄŸlanmasına) ihtiyacı var!.. Git Åžu PaÅŸa'ya sor! Ahmet Vefik PaÅŸa Paris Büyükelçisi iken İmparator III. Napolyon'un yeni yaptırdığı bir opera binasının açılış törenine davet edilir. Tören sırasında Ahmet Vefik PaÅŸa, Napolyon'a en yakın locaya kurulmuÅŸ, tavır ve davranışlarıyla imparatora hiç aldırmayan bir izlenim verir. Bu umursamazlığa içerleyen Napolyon, Ahmet Vefik PaÅŸa'ya bir adamını göndererek: - Git ÅŸu Osmanlı PaÅŸasına sor, kendini hâlâ Kanuni devrinde mi sanıyor, der. Adam gelir ve Napolyon'un dediklerini aynen aktarır. Ahmet Vefik PaÅŸa bu soruya aynı umursamazlıkla ÅŸu cevabı verir: - İmparator hazretlerine hatırlatırım ki Osmanlı tahtında Kanuni olsaydı, kendileri orada olmaz, yerlerinde ben olurdum. Devlet adamı ikiyüzlü olmaz! Yusuf Kamil PaÅŸa ve davetliler önceden bildirilen mükellef yemekleri iÅŸtahla yedikten sonra, meyve faslına geçilir. Masaya buzlu çilekler gelir. İlk olarak uzanan Yusuf Kamil PaÅŸa, çatalını sapladığı iri bir çileÄŸi aÄŸzına götürürken kazara masadaki tuzluÄŸun içine düşürür. Ama ziyan olmasın diye tuza bulaÅŸmış çileÄŸi alıp yer. Berbat bir tat verdiÄŸi halde bozuntuya vermez ve masada bulunanlara: - ArkadaÅŸlar, tuzlu çilek hiç de fena olmuyormuÅŸ, isteyen deneyebilir, diye tavsiyede bulunur. Bunun üzerine birkaç kiÅŸi dener. Bunlar: - PaÅŸam gerçekten nefis oluyor... - Bundan sonra çileÄŸi hep tuzlu yemek isterim. - Tuzlu çileÄŸin lezzetini keÅŸfetmekte geç bile kalmışız, gibi asılsız, PaÅŸa'ya yaranma hedefi güden ÅŸeyler söylerler. Kamil PaÅŸa, o esnada masada bulunan, yardımcılarından, yeri geldiÄŸinde sözünü esirgememekle tanınan, Minas Efendiye de: - ArkadaÅŸların görüşleri için sen ne dersin Minas Efendi, diye fikrini sorar. Minas Efendi kendisinden beklendiÄŸi ÅŸekilde cevap verir: - PaÅŸam, bu adamlar özel hayatlarında bu düşüncelerini söyleseler üzerinde durulmaya deÄŸmezdi. Fakat devlet hayatında da böyle ikiyüzlü davrandıkları için, memlekette iÅŸler bu yüzden kötüye gidiyor!.. Siz Henüz Kutunun Zarfını Açtınız Estergon kalesi ile alakalı anlaÅŸma müzakeresi için Osmanlı ve Nemçe (Avusturya) elçileri bir Macar generalinin mezarı yanında buluÅŸmuÅŸlardı. Avusturya murahhaslarından Palffi, teÅŸbihlerle konuÅŸmayı bir adamdı. Türk elçilerinden tarihçi Peçevı İbrahim Efendi de hazırcevaptı. Palfibir aralık: "Biz, Müslümanları bizden öncekilerin açmaya cüret edemedikleri bir kutuya benzetiriz. Onlar: "Bunun içinde ne vardır?" diyenlere "bu içi dopdolu yılan, çıyan, akreptir. EÄŸer bu kutu açılırsa bunlar memleketimize yayılır, halkı sokar ve öldürürler" cevabını verirlerdi. Hepsi biribirinden iÅŸiterek buna inanmışlardı. Bu kutu açılmasın, alem benim zamanımda harap olmaÂsın, diye her imparatorumuz bir kilit daha vururdu. Åžimdi lazım oldu, kutuyu açtık. MeÄŸer bomboÅŸmuÅŸ. Yazık o itikatIa geçen ömrümüze! Peçevı İbrahim Efendi de ona sordu: "Ya ÅŸimdi o görüşte misiniz ki sizden öncekiler bunu bilmemiÅŸler ve hata etmiÅŸler!" Palfi: "Evet" cevabını verince İbrahim Efendi: "Sizden öncekiler yanılmamışlar, yanılan sizlersiniz. Zira siz henüz kutunun üzerindeki zarfı açtınız. Kutunun kapağını açmadınız. Bundan sonra açılırsa o korkunç mahlukun zararını görürsünüz!" cevabını verdi. Ve çok geçmeden Osmanlı ordusu EÄŸri zaferini kazandı. Üçünüzü de Öldürsün de Bizi Kurtarsın Sultan Ahmed Hanım imamı ve hocası Mustafa Efendi'nin "Hocazade" namıyla maruf oÄŸlu Mesut Efendi ilmiye sınıfına girdiÄŸi sıralarda rütbesinin yükseltilmesi için kardeÅŸiyle beraber Åžeyhülislamı rahatsız eder ve saray adamlarına da devamlı surette ÅŸefaat ettirirdi. Bunların baskılarına tahammülü tükenen Åžeyhülislam Yahya Efendi bızar olduÄŸundan: "Allah hoca efendiye rahmet eylesin ki bu çelebileri okutmamış. Bu halleriyle bizi aciz bıraktılar. Ya tahsil etselerdi bunlara kim cevap verirdi?" dedi. Hocazade Mesut Efendi bir aralık kendisinden büyük bir rütbeye nail olunca haset eden kardeÅŸi Ali Efendi, biraderini öldüreceÄŸini annesine söyler. Kadın bu sözden ürkerek Åžeyhülislam Yahya Efendiye müracaatla: "Aman efendim, Ali'ye de biraderine verilen rütbeden ihsan buyurun, Mesut'u öldürecek!" der. Yahya Efendi birkaç kere: "Korkma, öldürmez." derse de hanımı kandıramaz. Söz uzayınca: "Ah, kadın, nasıl öldürebilir? Öldürürse onu da öldürürler. Onlar ölünce sen de kederinden ölürsün. Fakat hanginiz o kadar ÅŸanslı, üçünüz de ölün de, biz elinizden kurtulalım! Hep Bir Ağızdan KonuÅŸmayın Sultan Dördüncü Murad Han'ın, BaÄŸdat seferi sırasında kurduÄŸu divanda müzakereler devam ediyordu. Herkes düşüncesini söylemekte iken bu sırada dışarıda ahırların birindeki eÅŸekler de anırmaya baÅŸlamış. Bunun üzerine padiÅŸah şöyle demiÅŸ: "Hep bir ağızdan konuÅŸmayın, zira dışarıda zırlayanla içeride dırlayanı fark edemiyoruz." Benimle PadiÅŸahımın Arasına Kimse Giremez Sultan Dördüncü Murat Han'ın sadrazamlarından KemankeÅŸ Kara Mustafa PaÅŸa, yazılarını padiÅŸaha doÄŸrudan yazarmış ve hiç kimseye itimat etmezmiÅŸ. PadiÅŸahın musahibi Silahtar Mustafa PaÅŸa, sadrazamın kendisini adam yerine koymayarak yazılarını kendisine gönÂdermediÄŸinden ÅŸikayet etmiÅŸ ve bunun üzerine padiÅŸah sadrazama, yazılarını musahibe de yazmasını emretmiÅŸ. Sadrazam bu emre ÅŸu cevabı vermiÅŸ: "PadiÅŸahım, önce bu kuluna bildir; Silahtar kulunun senin saltanatında ortaklığı var mıdır, yok mudur? EÄŸer varsa emir padiÅŸahımın, her emri ona da yazmak lazım gelir. Yok ise padiÅŸahım yalnız sizi padiÅŸah bilirim, ancak size yazarım. Böyle olunca benimle padiÅŸahımın arasına kimse giremez." Bunun üzerine padiÅŸah emrini geri almış. Benim Düğünüm Gibi Bir Düğün Åžimdiye Kadar Yapılmamıştır PadiÅŸah Kanuni Sultan Süleyman'ın kızkardeÅŸi Hatice Sultan ile Sadrazam İbrahim PaÅŸa'nın parlak düğünlerinden altı sene sonra ÅŸehzadelere sünnet düğünü yapılmıştı. PadiÅŸah, sadrazama hangi düğünün daha parlak olduÄŸunu sorunca Sadrazam şöyle cevap vermiÅŸti: "Sultanım, benim düğünüm gibi bir düğün ÅŸimdiye kadar yapılmamıştır ve yapılmayacaktır." PadiÅŸah: "Bu nasıl olur" diye sadrazama sormuÅŸ. Sadrazam da: "Çünkü hünkarım, sizin düğününüzde benim gibi bir vezir, benim düğünümde ise sizin gibi bir Sultan bulunmuÅŸtur da ondan ... " cevabını vermiÅŸ.  Alıntı    |


