| NEDEN MİLLET OLAMADIK |
|
Üstat Tarık Buğra`nın Küçük Ağa şaheserinde beni en etkileyen bölüm, girişiydi. Millî Mücadele`nin bu olağanüstü romanında iki başkahraman, Küçük Ağa`yla Çolak Salih, Ankara`da, bir cumhuriyet bayramı günü birlikte yürümektedir. Yanılmıyorsam Çolak, uzaktan duyulan marş sesi üzerine arkadaşına, `Bu marşlar, bizim zamanımızdakilere benzemiyor` der. Bu giriş, ilk baskıda vardı. Daha sonrakilerden kaldırıldı. Rahmetli üstada bunun sebebini sorduğumda, yayınevi editörünün müdahalesiyle böyle olduğunu söylemişti. Kahramanların romanın sonunda sağ çıkacaklarının ta başta okuyucuya açıklamanın heyecanı düşüreceği gerekçesiyle çıkarılmış. `Bu marşlar bizim zamanımızdakilere benzemiyor...` Bir asırdır yaşadığımız maceranın, gerilimin, popüler adıyla `kimlik krizi`nin çekirdeği bu cümlede saklı. Yalnız musiki değil güfte de benzemiyor. Muhteva da benzemiyor. Ruh da benzemiyor. O kadar benzemiyor ki, o benzemezlik içinde yetişen gençlerin, `güfte ne; muhteva ne?` diye sorduklarını duyar gibiyim. Çünkü dil de benzemiyor. Sonra omuz silkip, `böyle tuhaf yazı okunmaz` dediklerini de duyar gibiyim. Babil`in Gücü kitabında dilci John McWhorter, Saramakan dilinin ne kadar çabuk değiştiğini anlatıyor: `Bunları yazdığım sırada, orta masamda, Amerikan başkanları hakkında, `Kabiliyetim Elverdiği Ölçüde` adlı hoş bir kitap duruyor. Kitabın ekinde, bütün başkanların seçildikten sonraki ilk nutukları var. Bunlar tarih itibariyle, Saramakan dilinin anlattığım hızlı değişme dönemiyle örtüşüyor. Çarpıcı buluğum gerçek, George Washington`un 1789`daki ilk nutku, Bill Clinton`un 1997 yılındaki ikinci konuşmasıyla aynı dilde. Bizlerin Washington`un konuştuğu sırada gidip onu dinlememiz hiçbir özel hazırlık gerektirmeyecekti ama Saramakan`lı bir çocuğu zaman makinesine koyup 1789 yılına, o zamanki reislerinin nutkunu dinlemeye götürseydik, çocuk sıkılacak ve durmadan annesine, adamın niçin böyle tuhaf konuştuğunu soracaktı.` McWhorter, bu örneği Maori ve Saramakan gibi son demlerini yaşayan etnik dillerle, İngilizce gibi `Berlitz dilleri`nin, farkını göstermek için kullanıyor. Şimdi bir durup düşünelim lütfen. Türkçenin son yüz yıldaki hikâyesi İngilizceye mi yoksa Maorice ve Saramakancaya mı daha yakın? Düşünün ki devletimizin kurucusunun 1927`deki nutku, evet, `Büyük Nutuk`, bir değil, iki değil, belki on defa `sadeleştirildi`. Galiba ismi de artık Nutuk değil. Gidip kitapçılarda veya daha da zengin koleksiyonlara sahip İnternet kitapçılarında arayın bakalım; aslını bulmakta zorlanacaksınız. Bulsanız da ilk cümleleri okuduktan sonra içinizden etrafınızdakilere şu soruyu sormak gelecek: `Bu adam niçin böyle tuhaf konuşuyor?`. Mesele dille bitmiyor. Kültürü kültür yapan, başka bir açıdan milleti millet yapan bütün temellere uzanıyor. Melih Cevdet Anday`ın, `bizim klasiklerimiz yoktur` vecizesi burada bir işaret taşı; millî kültür açısından da belki bir mezar taşı! Hemen şu soruyu davet ediyor, Melih Bey, o zaman, şu `biz` dediğiniz kimdir? Klasikleriniz yoksa `siz` kimsiniz? Klasiklerimiz yoksa `biz` nedir, biz kimiz? İşte size dört başı mamur bir kimlik krizi. Bu acayip insanlar, bu dünyadan, geçmişten ve emin olun gelecekten habersiz insanlar, bu on yıllarımıza hâkim olup bizi bugünkü kimliksizliğe sürükleyen insanlar, `biz`i, yani Türk Milleti`ni çok seviyorlardı. Çok seviyorlardı ama bu çok sevdikleri milletin: Dilinin reforme edilmesi lâzımdı. Hatta Nurullah Ataç gibi bazıları, Türkçe yerine Latincenin ikamesinin daha hayırlı olacağını düşünüyordu. Dini son derece mahzurluydu. Millet bu dinden mümkün mertebe uzaklaştırılmalı, hiç olmazsa dini `reforme` edilmeliydi. (Bazıları Hıristiyanlıktaki`reform`un, dinin ılımlılaştırılması olduğunu sanıyordu. Bazıları da Osmanlı`nın teokrasi olduğunu.) Tarihi seçilip, ayıklanıp öyle sunulmalıydı. Osmanlı ümitsiz vakaydı. Buyurun 1937`de basılan bir Lise Edebiyat kitabından alıntı: `(Tanzimat anlatılıyor) O aralık Abdülmecid tahta geçmişti. Bu, her Osmanlı padişahı gibi gaafil ve biçare bir adamdı.` Selçuklu zaten sarayda Farsça konuşurdu. Göktürklere falan giderseniz maazallah `ırkçılık- Turancılık` tehlikesi vardı. Tek çare kalıyordu, ondan da geriye gitmek ve prototürkleri keşfetmek! Prototürkleri kimse bilmediği için de onları canımızın istediği gibi ve gerektiğince şekillendirebilirdik. Bu Türk aşkını anlamak kolay değildir. Olsa olsa Nasrettin Hoca`nın leylek aşkına benzetilebilir. Hoca leyleği kuşa benzetememiş. Önce hayvancağızın gereksiz uzunlukta bulduğu gagasını, sonra da yine fazlalık diye düşündüğü bacaklarını kesmiş ve `hah, işte şimdi kuşa benzedin` demiş. Galiba bu fıkradan `kuşa benzetmek` diye flu bir şey kaldı kültürümüzde. Çok sevilen Türk Milleti`nin de dilinin, dininin, tarihinin bir iyice kesilip biçilmesi gerekiyordu. Ancak ondan sonra `hah işte şimdi Türk`e benzedin` diyebilirdik. Hoca`nın leyleği misali Maalesef gençlerimiz Nasrettin Hoca`dan da habersiz. Onun hikâyelerindeki kelimeleri de kaybetmişler. Meselâ `Bundan zımnen istiskal çıkar.` diye biten fıkrasını artık kimselere anlatmam mümkün değil. Bir dersimde, İngilizce `implicit` kelimesinin tam karşılığı olan `zımnen`i telaffuz ettim. Baktım sınıfta anlayan yok. Diğer bir sınıfımda denedim, yine aynı sonuç. Toplam 150 civarında öğrenciden bilen tek kişi yoktur. Bölümün akademik kurulunda bu durumu dile getirdim. `Biz de bilmiyoruz` cevabını aldım. `İstanbul`un surlarını kim yıktı?` fıkrasının belki de gerçek olduğunu düşünmeye başladım. Ortak yüksek kültür yoksunluğu öyle bir hale gelmiştir ki bugünkü nesiller-buna birçok akademisyen de dâhildir- artık bilmediklerini fark edecek kadar bile bilmemektedirler. Bana öyle geliyor ki bir sürü aklı evvelin son zamanlardaki moda ifadeleriyle, `bir millet yaratma projesi` yoktu. Proje şuurlu bir plan, bir program demektir. Yapılan şuurlu değildi ama ona illâ proje diyeceksek, olsa olsa bir `bir milleti tahrip projesi`yle karşı karşıyayız. Kötülük yapmak niyetinde olduklarını da sanmıyorum. Belki öfkeliydiler. Fakat cahil cesaretleri zımni değil aşikârdır. O projenin `bilim adamı` gibi olanları, dünyadaki bilim adamlarından, `fikir adamı` gibi olanları dünyadaki fikir adamlarından çok daha devrimci ve çok daha cesurdular. Mümtaz Turhan`ın ifadesiyle, o, `inandıklarını hakikat, kırık dökük ve irtibatsız müşahedelerini de, realite san≠maktadır. Onda ne ilim adamının müsamahası, ne de hakikat karşısında teslim olmaya hazır olma uy≠sallığı vardır.` Dünyadaki bilim ve fikir adamları dillerini ele aldıkları zaman sordukları soru şudur: `Bizim dilimiz nasıldır? Nereden gelmiştir, nereye gitmektedir? Klasikleri nelerdir?`. Bizimkilerin sordukları ise çok farklıdır: `Bizim dilimiz nasıl olmalıdır? Nasıl değiştirilmelidir? Acaba bunun yerine bir başkasını mı koysak?` Sorular bu kadar devrimci olunca da klasikler falan, bu cesur projeye düşman şeylerdir. Dünyada dini inceleyenler şu soruları sorarlar: Bu halkın dini nedir? Kaynaklara göre nedir? Yaşanan inançlara göre nedir? Kültüründeki tezahürleri nedir? Bizimkiler yine yaratıcıdır. Cevabını aradıkları soru şudur: Bu halkın dini nasıl olmalıdır? Dünyada tarihçiler, bizimkilere göre çok basit bir işle uğraşırlar: Tarihimizde ne olmuştur? Nasıl olmuştur? Niçin öyle olmuştur? Bizimkilerin programı daha atılgandır: Bu milletin tarihi nasıl olmalıdır? Nasıl olursa maksada uygundur? Sonra iş, o tarihi keşfetmeye gelir. Öyle bir tarih mutlaka vardır. İyi bakın, bir yerlerde saklanmıştır; onu bulup çıkaralım... Ortak yüksek kültür Klasikler de gerçek tarih de din de bu atılgan tavrın önünde engeldir. Değil nesilden nesile aktarılması, unutturulması gerekir. Hemen unutturulamıyorsa belki Ertuğrul Günay`ın Teşkilâtı Mahsusa`sı gibi bir müddet müzeye konulabilir. Bu, şu kelimeyi değil de bu kelimeyi kullanalım, tarihin şurasına değil de burasına ağırlık verelim meselesi değildir. Bu millet olmaktan bir etnisite olmaya doğru bozulmaktır, gerilemektir; dakik kavramla, tereddidir. Ziya Gökalp de biliyordu ama ondan on yıllar sonra sosyologlar daha da açık gördüler ve anlattılar. Millet, bir ortak yüksek kültürün, devlet eliyle teşkilatlandırılan bir eğitim sistemi vasıtasıyla aktarılmasıdır. Bu aktarma, halkınızın yaşadığı coğrafyada, mekân üzerinde yayma şeklinde olur. Aynı zamanda bu aktarma, nesilden nesile, yani zaman içinde de işler. İşte millet budur. Bu ortak, yüksek ve çekirdeği standart kültürdür. Mekân ve zaman içindeki bu aktarma sayesindedir ki George Washington`un söylediğini Bill Clinton`un nesli anlayabilir. Bu aktarma sayesindedir ki, ABD`de `Amerikanlar, İngilizler, Almanlar, Kızıl Derililer, Afrikalılar` değil, sadece Amerikanlar vardır. Ama onlar Alman Amerikan, Yerli Amerikan, Afrikalı Amerikan veya Hispanik Amerikan olabilirler veya bunların bir karışımı veya hiçbiri... Ama mutlaka Amerikan`dırlar. Çünkü iki asırdır bu millet, standart bir İngilizceyi, bizimkinden çok daha kısa ve sakin de olsa övünülen bir tarihi ve herkesin yaşayan dini neyse o dini, mekân üzerinde bir okyanustan diğerine, zaman içinde de nesilden nesile aktardı. Böylece etnik grupların üstünde ve ötesinde bir Amerikan milleti oluştu. O bugün dünyanın en güçlü milleti. Bu ortak yüksek kültürü sağlayamazsanız ne olur? Daha doğrusu, mevcut ortak yüksek kültürü tahrip için elinizden geleni yaparsanız ne olur? Artık millet olamazsınız. Ancak etnisite olabilirsiniz. Hoş geldiniz Maoriler, Saramakanlar ve yirmibirinci asrın Türkleri! İlkel bağlılıklar Siyasi ümmetçiler, topluma baktıklarında, ideolojileri milleti görmelerini engelliyor. Sadece ırklar, kavimler, etnisiteler görüyorlar. Laikçi diyebileceğim diğer kesim de milleti millet yapan kültür unsurlarını tıraşlaya tıraşlaya öyle bir noktaya geldiler ki, onların `ulus` dediği şey de artık ırktan, kavimden ve etnisiteden ibarettir. Toplumu millet yapan ortak yüksek kültür kaybedilince millet öncesi alt kimlikler çırılçıplak ortaya çıkmaktadır. Etnisite, cemaat, aşiret bu alt kimliklerin bir kısmıdır ve Türkiye şimdi bu ölümcül problemlerle karşı karşıyadır. Türkiye`nin kimlik sorununu yaratmak için Güneydoğu aşiretlerinin aşiretten etnisiteye geçmesi yetmezdi. Aşiretler aşiretliği bırakırken yukarıda yükselip tutunabilecekleri bir millet olsaydı ona intisap ederlerdi. Bu krizi yaratmak için millet seviyesine erişmiş toplumun da milletlikten çıkıp etnisite-ve ırk düzeyine gerilemesi gerekirdi. Öyle olmalıydı ki birleştirici millet bağı zayıflasın; ırk, etnisite gibi ilkel bağlılıklar çırılçıplak öne çıksın. Bunun bazı gizli güçler veya dış mihraklar tarafından şuurlu olarak yapıldığını mı iddia ediyorum? Katiyen. Tam bir şuursuzlukla bunu kendi kendimize yaptık. `Dış mihraklar` olsa olsa yardımcı oldular. Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir http://www.stargazete.com  |


