Müslümana nasıl saldırmalı?

Halkımız `tüfek icad oldu mertlik bozuldu` sözünü, efsanevi kahraman Köroğlu`na layık görmüş. Oysa tarih boyunca mertlik bozacak o kadar çok şey icad olunmuş ki saymakla bitmez.

Örneğin, bugün mafya çatısı altında kemerindeki silahı okşayarak kendisini Köroğlu gibi pazarlayanların bu cümleyi kullanması mertliği bozan son icad değil mi? 

Köroğlu gerçekten iddia edildiği kadar masum ve `zoraki` eşkiya mıydı bunu bilme şansımız yok. Ancak Ruşen Ali`nin bu cümlesindeki serzeniş ruhunun benzerini, onun yaşadığı kabul edilen 16. yüzyılın henüz başlarında Memlük Ordusu komutanlarından Kurt Bey`in Osmanlıya sitemini dile getiren cümlesinde  görmek de mümkün: `Yazıklar olsun size! Müslümana karşı ateşli silah kullanmaya nasıl cesaret edebiliyorsunuz?`

Memlük tarihçisi İbni Zebul bu sözü paralı Türk askerlerin komutanı Kurt Bey`in söylediğini kaydediyor.  Fatih`in `bilim cenneti` hayallerinin canına okumuş olsa da değişime ayak uydurma ruhunu henüz kaybetmemiş Osmanlı Devleti`nin 1517 yılında kazandığı Ridaniye Savaşı sonrası bu serzeniş. 

Hatırlanacağı gibi  tarihte ilk kez yivli top kullanan Osmanlı Ordusu, yakın dövüşte kendilerine üstünlük sağlayan Memlük saflarındaki Türk paralı askerlerini ateşli silahlarla perişan ederek kazanmıştı savaşı. Oysa, Kurt Bey`in bozkır töresine vurgu yaptığı gibi Türk dediğin mertçe, elinde kılıç kalkanla, at sırtında savaşırdı!

Her ne kadar Kurt Bey Müslümanlara karşı ateşli silah kullanılmasını namertlik olarak yorumlasa da aslında savaşın başında Memlük Ordusu da toplarıyla Osmanlı Ordusunu perişan etmeyi planlıyordu. Fakat onların toplarının sabit olması ve bir savaş dahisi olan Yavuz`un yorgun da olsa ordusunu aksi yönden taaruuz ettirmesi planları boşa çıkartmıştı. 

Tersi olsa ve Memlükler savaşı kazansa, Osmanlı tarihçileri, Yavuz Sultan Selim`in `Mısır`ı aldık ama Sinan`ı kaybettik` sözü yerine acaba hangi cümlesini kayda geçeceklerdi? Bu cevabı meçhul bir soru. Ama teknolojik ve sosyal gelişmeleri takip edip kendilerini değiştirmeyi başaranların tarihte her zaman olduğu gibi bu savaşta da kazanan taraf olduğunu tartışılmaz gerçek. 

` Müslümana karşı ateşli silah kullanmaya utanmıyor musunuz?` şeklinde suçlandığı savaşlardan sonra Osmanlı sultanlarının Hilafet hakkını ele geçirip Müslümanların en saygın devleti haline gelmesi, tarihin garip rastlantılarından. Ancak Yavuz`un Mısır Seferi sonrası Hilafet`i de savaş ganimeti olarak İstanbul`a getirmesinden sonra Osmanlının değişim ruhunu kaybetmesi de gözden kaçmayacak kadar büyük rastlantı.  

O güne dek, dünya imparatorluğu hayalleri kuran Fatih Sultan Mehmed de dahil, İslam Halifesi`ne saygılarını ileten Osmanlı hükümdarları, o tarihten sonra, diğer Müslüman hükümdarlarının saygılarını kabul etmekle gün geçiriyorlar. 

Halifelik kurumunun Osmanlı`ya bunun dışında ne kazandırdığı kadar, pek çok tarihçinin Osmanlı`nın duraklama ve gerileme tarihini bu noktadan başlatmak gerektiğini savunması da tartışmaya açık. II. Abdulhamid`e gelinceye değin Halifeliği koz olarak kullanan sultan olmadığı ise meydanda. 

Abdülhamid zamanı ve sonrasında ise henüz milliyetçilik virüsü sirayet etmemiş bazı Afrika toplumları hariç Müslüman toplumların Halife`nin iradesini çok da iplemediği meydanda. Nitekim o şartlar altında siyasi bir kurum olarak artık işe yaramayan Halifeliğin emperyalist ellerde koza dönüşmemesi için tüm yetkilerinin TBMM`ye devredilerek lağv edilmesi son çare olarak görülüyor...

Osmanlı padişahları ile övünme konusunda ölçüyü kaçırıp işi onları kutsallaştırıp, günahlardan arınmış görenlerin pek hoşuna gitmese de sanıldığı gibi dini değil siyasi bir makam olan Hilafet`i ele geçirme şımarıklığının Osmanlı`nın teknolojik ve sosyolojik değişim fırsatlarını tepmesinde önemli rol oynamış olabileceğini düşünüyorum.

Halife ünvanı taşıyan ama dini işler söz konusu olduğunda Şeyhülislam`a danışmadan adım atamayan Osmanlı Devleti Sultanlarının`küçük dağları ben yarattım` edasıyla dünyaya caka satıp, değişimleri gözden kaçırdığı günlerde silkelenen ve kendine gelerek, Papa`ya, `hele biraz geri çekil` diyen Avrupalılar, teknolojik ve sosyolojik değişimi ıskalayan Osmanlı`ya kök söktürmeye başladı.

Sonrası malum...

Kendini değiştirmemekte direnen toplum, genetik kodları ile oynanarak değiştirildi.... Değiştirilmekle değişmek arasındaki farkı fark edemenler `ısmarlama değişimle` geldiği noktayla övünecek kadar zıvanadan çıktı!

Gelinen nokta şu: Hakimiyet değişmeyi düşünmemek kaydıyla, kayıtsız şartsız milletindir! 

Değişimin yönünü saptamak bir yana değişim yaşandığını bile fark edemeyecek kadar beyni iğdiş edilmiş kitleler tarih yazamayacağı gibi, yazılmakta olan tarinin altında ezilmeye mahkum.  Ruhlarına Fatiha okumanın dışında bir çare göremiyorum.

Peki değişim olsun diyenlerin hayal edebildiği değişim nedir, bir de ona bakalım: Ya Osmanlı Devletini diriltmek ya da Halifelik yetkilerini TBMM`den alıp, `muhterem bir zata` devretmek! Değişim adına, değişimin tersi yönünde atılmak istenen iki dev adım!

`Yavuz Sultan Selim`in bile yanlarında devrimci kaldığı cehalet ordusu kendisini değiştirebilir mi?` diye soracağım ama 16. yüzyıl başlarında kopartılmış `Yazıklar olsun sana! Müslümana ateşli sorularla saldırmaya nasıl cesaret edebiliyorsun?` feryadı dışında cevap alabilir miyim, emin değilim! 

Yaşar İliksiz- Haber 7

 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile