Mora Türkleri tarihten silindiler
Ege Denizi, Ege Adaları ve Türk-Yunan iliÅŸkileri üzerinde çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Ali Fuat Örenç`ten ilginç tespitler.

Kitabınızdan aldığımız bilgilere göre Mora`nın Türk tarihi açısından çok önemli yeri var? Bu önem neden kaynaklanıyor? Osmanlıların Balkanlarla ve Mora`yla bu kadar ilgilenmelerinin sebebi nedir?

ALİ FUAT ÖRENÇ: Gerçekten Mora Yarımadası veya günümüz Yunanistan`ının anakarası olarak tarif edilen topraklar, tarih boyunca Balkan coÄŸrafyasında stratejik önemini hep korumuÅŸtur. Türkler, Rumeli`ye geçtikten yaklaşık bir asır sonra ancak Mora Yarımadası ve Yunanistan`ın kalanı ile alâkadar olabilme gücüne eriÅŸebilmiÅŸlerdi. Zira Türk fethinden önce Mora`da Bizans despotları, Attika Yarımadası`nda ise Latin Dukaları hâkimiyet kurmuÅŸ durumdaydılar. Bölge, bizzat Fatih Sultan Mehmed`in katıldığı seferler ve çok çetin mücadeleler sonucu 1460 yılında Türk hâkimiyetine girdi. Osmanlıların bölgedeki egemenlikleri, daha sonraki yıllarda Avusturya ve Rusya`nın çok kısa süreli saldırı ve iÅŸgalleri dışında 1830 yılında bağımsız bir Yunanistan devleti kurulana kadar aralıksız devam etti. Buralara Anadolu`dan yüzbinlerce Müslüman-Türk ahali yerleÅŸti. Bu Müslüman aileler bölgeyi vatan edinip imar ettiler. Bölgedeki asırlık Türk hâkimiyeti döneminde, Müslim ve Gayrimüslimlere ayırım yapmadan hizmet vermek amacıyla, bir çoÄŸu vakıf sisteminde teÅŸkilatlanmış binlerce hayır eseri inÅŸa edildi. Mora`da yüzyıllarca hizmet veren bu muhteÅŸem eserler, bağımsız bir Yunan Devleti kuruluÅŸu sürecinde bölge Türkleri ile birlikte yok edilmek suretiyle tarihin karanlık sayfaları arasında unutulup gittiler.

- 1821 Rum isyanının günümüz Türk-Yunan iliÅŸkilerindeki etkisi nedir?

ALİ FUAT ÖRENÇ: Öncelikle ÅŸu hususun altını çizmek gerekir ki, Osmanlı İmparatorluÄŸu`ndan bağımsız bir Yunanistan Devleti`nin kurulması, çok sancılı ve onulmaz acılarla dolu bir süreç sonrasında gerçekleÅŸti. 1821`de baÅŸlayan isyan yaklaşık 10 yıl ÅŸiddetini sürdürdü. Dönemin Avrupalı büyük devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya`nın Rumlar lehine diplomatik ve askerî müdahaleleri ve asileri açıktan desteklemeleri, Osmanlı Devleti`nin isyanı bastırmasını adeta imkânsız hale getirdi. Mesela 1827 yılında bahsi geçen üç devlete ait gemilerin, ortada hiçbir geçerli sebep yok iken Osmanlı Donanmasını Navarin Limanı`nda anî bir baskınla yok etmeleriyle bağımsız Yunan Devleti`nin önündeki en büyük engel bertaraf edilmiÅŸ oluyordu. İsyan döneminde ve sonrasında bölge Türklerinin yaÅŸadığı çok dramatik hadiseler ise hiç ÅŸüphesiz iki ülkenin gelecekteki sorunlu iliÅŸkilerinin ÅŸekillenmesinde önemli derecede belirleyici etki bıraktı. Zira Avrupalı müelliflerin de kabul ettiÄŸi gibi, 1821 isyanı çok kısa bir sürede acımasız bir din ve ırk savaşı haline gelmiÅŸti. Bu süreçte, genel tanımlamasıyla Mora Türkleri ve bölgedeki Yahudiler sistematik bir ÅŸekilde yok edildiler. Bu nedenle Türk-Yunan iliÅŸkilerindeki tartışmaları sadece bugünün hukukî, politik, ekonomik, askerî ve stratejik geliÅŸmelerini dikkate alarak anlamak mümkün görünmemektedir. Zira, bazen üzerinden yüzlerce yıl geçmiÅŸ travmalar ve acılar ile zaferlere dair imgeler, algılar, düÅŸünceler ve duygular, bunlarla ilgili ruhsal etkiler, kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa aktarılmaktadır.

- Yunanistan kuruluÅŸu sürecinde ve sonrasında asırlarca bölgeyi vatan edinen Müslümanların akıbeti hususunda biraz daha ayrıntı verebilir misiniz?

ALİ FUAT ÖRENÇ: Biraz önce belirttiÄŸim gibi, geçmiÅŸin derinliklerinde unuttuÄŸumuz Mora Türkleri, asırlar boyunca Rumlarla birlikte yaÅŸadıktan sonra ayaklanma sürecinde, olaylara bizzat ÅŸahit olan, insaf sahibi bazı Avrupalı müellifleri bile isyan ettirecek vahÅŸet görüntüleri eÅŸliÄŸinde tarih sahnesinden silindiler. Ortodoks din adamlarının öncülüÄŸündeki Rum âsiler, isyanın ilk günlerinde kendilerine tam destek veren Avrupa kamuoyuna hitaben, mutlak hedeflerinin tam bağımsızlık ve Mora`da bir tek Türk kalmayana kadar savaÅŸmak olduÄŸunu açıkça ilan etmiÅŸlerdi. İsyan baÅŸladığında Yunan topraklarında en az tahminle 90 binin üzerinde Müslüman nüfusun yaÅŸadığı bilinmekteydi. Bağımsızlık ilan edilince bu rakamdan eser kalmadı. Mora Türkleri isyan süresince canlarından, saÄŸ kalabilenler ise Yunanistan`ın bağımsızlığı sonrasında mallarından oldular. Canlarını kurtarma imkânı bulup Osmanlı`nın çeÅŸitli mahallerine dağılan ve bütün mal varlıklarını yitiren bu ilk Yunanistan göçmenleri yıllarca ekonomik sıkıntılarla boÄŸuÅŸmak zorunda kaldılar.

- Günümüzde Yunanistan ile iliÅŸkilerde bilhassa Ege Adaları meselesi ön plana çıkıyor. 1830`da Yunan Devleti kurulurken ve 1832`de Avrupalıların Osmanlıya baskıları sonucu sınırları geniÅŸletilirken Ege`de statü nasıl belirlendi. Adaların tamamı Yunanistan`a mı verildi?

ALİ FUAT ÖRENÇ: Öncelikle önemli bir hususun daha altını çizmek gerekir. Acaba Osmanlı Türkleri Ege Adaları`nın hangi devletten fethettiler? Bu konunun bilinmesi önemli. Osmanlılar, kuruluÅŸ ve yükselme yıllarında Bizans İmparatorluÄŸu`nun denizlerdeki egemenliÄŸinin çöküÅŸü sonrasında bilhassa Anadolu kıtasına yakın Ege Adaları gruplarından BoÄŸazönü(Limni, Bozcaada, Gökçeada ve TaÅŸoz gibi ada ve adacıklar) ve Saruhan Adaları (Midilli, Sakız ve Sisam gibi adalar) bölgede egemenlik kurmuÅŸ olan denizci İtalyan devletlerinden Venedik ve Cenevizlilerin kontrolündeydi. DoÄŸu Akdeniz`in stratejik adalarından olan ve MenteÅŸe Adaları grubuna dahil olan Rodos ve Onki Ada ile etraftaki küçük adalar ise Akka`nın Müslümanlar eline geçiÅŸi sonrası Kudüs`ten kaçıp Akdeniz`i mesken tutan Saint Jean Åžövalyeleri tarikatı mensuplarınca elde tutuluyordu. Dolayısı ile Ege adalarının Türklerden önceki sahipleri, bugünkü Yunanlıların kendilerini varisleri olarak gördükleri Bizanslılar deÄŸildi. Osmanlılar adaları bu denizci İtalyan devletlerinden ve Rodos Åžövalyeleri`nden, üstelik dönemin PadiÅŸahlarının da bizzat katıldığı çok kanlı mücadeleler sonrası fethettiler. Bu stratejik fetihler ardından 1571`de Kıbrıs ve 1669`da da Girit Adası alınarak Akdeniz`de Türk egemenliÄŸi tam manasıyla saÄŸlanmış oldu.

Osmanlılar Mora`da olduÄŸu gibi adalarda da asırlık egemenlikleri döneminde vakıfları bulunan birçok hayır müessesi meydana getirdiler. Yunanlılar bugün bu Osmanlı eserlerinin bir çoÄŸunu ya yok ettiler yada amacı dışında kullanmaya baÅŸladılar. DiÄŸer taraftan Osmanlılar, adaların idaresine verdikleri önemi gösterilmek için sadece bölgenin idaresine mahsus bir eyalet birimi oluÅŸturdular. O günün dünyasında beklide bir ilk olan bu uygulamaya Türk denizcisi Barbaros Hayreddin PaÅŸa`nın 1533`de Osmanlı hizmetine giriÅŸi sonrasında 1534`de Cezayir-i Bahri Sefid BeylerbeyiliÄŸi`nin onun uhdesine verilmesiyle daha da güç kazandı. Bu eyaletin esas nüvesini adalar oluÅŸturuyordu. Osmanlı döneminde meskun olmayan bir çok adaya ahali yerleÅŸtirilerek ÅŸenlendirildi ve imar edildi. Adaların önemli kısmı vakıf sistemi içine alındı.

Osmanlı İmparatorluÄŸu`nun Ege`deki asırlık mutlak hakimiyetini sarsan en önemli geliÅŸme ise yukarıda deÄŸindiÄŸimiz, bağımsız Yunan Devleti`nin kuruluÅŸu oldu. Üç Avrupa Devleti`nin baskıları sonucu Åžubat 1830`da ilan edilen Londra Protokolü ile bağımsız bir Yunan Krallığı oluÅŸturuluyordu. Osmanlı Devleti bütün itirazlarına raÄŸmen Yunanistan`ı himaye eden Avrupalı büyük devletlerinin tehdit ve baskılarına dayanamadı ve yeni krallığı 24 Nisan 1830 tarihi itibariyle tanıdı. 1832 yılında yine üç devletin baskıları ile Yunanistan`ın kara sınırları, çok büyük haksızlıklar yapılarak, Rumeli yönünde geniÅŸletildi. Bahsi geçen anlaÅŸmalarda Yunanistan`ın deniz sınırları da tespit edilmiÅŸti. Buna göre Mora ana karası için stratejik önemi bulunan EÄŸriboz Adası ile Sporad ve Kiklad adaları gruplarında yer alan adalar anlaÅŸmada isimleri zikredilmek suretiyle Yunanistan`a terk edilmiÅŸ oldu. Bu yeni düzenlemeye göre Ege`de 39 derece kuzey enleminin kuzeyindeki adalar ile 26 derece doÄŸu boylamının doÄŸusunda kalanların bütün adalarda mutlak Osmanlı hâkimiyeti devam etmekteydi. Yani eskiden olduÄŸu gibi BoÄŸazönü, Saruhan, MenteÅŸe ada guruplarındaki mutlak Türk hâkimiyeti sürmekteydi. 1830 sonrası Ege`deki bu paylaşım esasta mantıklıydı. Anakaraya yakın ve stratejik önemi bulunan adalar, ilgili devlete bırakılarak bir denge oluÅŸturulmuÅŸtu. Bu denge 1911 Trablusgarp ve 1912-13 Balkan SavaÅŸlarını kadar sürdü.

Sizin Ege adaları hakkında da çalışmalarınız bulunuyor. Bilhassa son günlerde Yunan DışiÅŸleri Bakanı ve Kıbrıs Rum yönetimi liderinin Türkiye`yi suçlayıcı açıklamaları ışığında günümüzde çok tartışılan 12 Ada, Ege`deki adacıklar meselesi ve egemenliÄŸi devredilmemiÅŸ adalar hususunda ne gibi tarihî ve güncel geliÅŸmelerden bahsedebiliriz? Bu konuda Türkiye`yi neler bekliyor?

ALİ FUAT ÖRENÇ: Bu sorunuza cevap vermeden önce bazı rakamlara deÄŸinmekte yarar görüyorum. Meselenin altında yatan ve iki ülkeyi savaÅŸ aÅŸamasına kadar getirebilen gerçekleri anlamamız için elimizde bir takım ciddi tarihî ve güncel veriler olması gerekiyor. Günümüzde Türkiye`nin ithalat ve ihracat ulaşımının yaklaşık % 95`i deniz yoluyla gerçekleÅŸmektedir. Yani Türkiye dış dünya ile büyük ölçüde denizler yolu ile baÄŸ kurmaktadır. Ülkemizin bu deniz ulaşımı önemli derecede Akdeniz baÄŸlantılı olarak Ege Denizi yoluyla gerçekleÅŸmektedir. Mesela, sadece petrol ithalatının % 75`i Ege geçiÅŸlidir. Türk sanayisi bu güzergâha mutlak derecede muhtaçtır.

Kısaca; Ege Denizinden geçen deniz ulaÅŸtırması Türkiye`nin can damarıdır ve Yunanistan`ın Ege`nin tümüne sahiplenme giriÅŸimleri ile bölgede tek taraflı Türkiye aleyhine statüko deÄŸiÅŸimlerinin önlenmesi bu noktadan bakıldığında son derece güncel ve hayati önem taşımaktadır. Ayrıca Türkiye`nin Ege bölgesinde Yunanistan`ın toplam nüfusunun iki katı kadar insanı yaÅŸamaktadır. Ege Denizi, keÅŸfedilen petrol rezervi, turizm, denizcilik ve balıkçılık faaliyetleri açısından da büyük öneme sahiptir. Sadece bu veriler bakıldığında bile Yunanistan`ın Ege`yi tek taraflı olarak bir Yunan gölü haline getirme gayretleri karşısında asla kayıtsız kalınamayacağı aÅŸikardır. Türkiye yaÅŸamsal menfaatlerini görmezlikten gelemez. Nitekim, 1995 yılında Kardak`ta meydana gelen gerginlik, Yunanistan`ın Avrupa BirliÄŸini de arkasına alarak uzun süredir yürüttüÄŸü Ege`de tek hâkim olma politikaların Türkiye açısından kabul edilemez aÅŸamaya gelmesinden kaynaklanmıştır. 1995 Kardak krizi ile birlikte yüzyıllardan itibaren Osmanlı/Türk hâkimiyetinde olup her hangi bir uluslararası anlaÅŸma ile bir baÅŸka devlete devredilmeyen coÄŸrafi formasyonlar (ada, adacık ve kayalıklar) üzerindeki egemenlik sorunu da gün yüzüne çıkmış oldu. Yani Ege`de bir ihtilaflı ada olgusu meydan çıktı. Åžu hususu da burada ayrıca vurgulamak gerekir ki, Ege Denizinde sayıları 1800`ü geçen adalardan sadece 24 adedinin yüzölçümü 100 km2 den büyüktür. Adalardan ancak 100 kadarı meskûndur. Kalanlar insan yaÅŸamına uygun olmayan yapıdadır. Yukarıda bahsettiÄŸimiz her hangi bir anlaÅŸma ile egemenliÄŸi devredilmeyen adalar ise Ege`nin % 5`i gibi önemli bir alanını oluÅŸturmaktadır. Bu adacıklar bölgede kıta sahanlığı, karasuları ve FIR hattı gibi egemenlik alanlarının belirlenmesinde büyük öneme sahiptirler. Bu egemenliÄŸi belirlenmemiÅŸ adaların en önemli kısmı Rodos ve Oniki ada çevresinde yer almaktadır. BilindiÄŸi gibi bu adalar önce 1912 yılında İtalyanlar tarafından iÅŸgal edilmiÅŸ ve UÅŸi AndlaÅŸması ile bu ülkeye bırakılmıştı. Ege`de geriye kalan adaların çoÄŸunluÄŸu Yunanistan tarafından iÅŸgal edilmiÅŸti. I. Dünya Savaşı sonrasında ve ardından 1923 Lozan AndlaÅŸması ile Yunan iÅŸgalindeki adaların, isimleri zikredilerek, bu ülkeye devri kabul edildi. İtalyan iÅŸgalindeki adalar ise 1947 yılında Paris AnlaÅŸması ile Yunanistan`a verildi. Bu son anlaÅŸmada da Yunanistan`a verilecek adalar ismen zikredildi. Bahsi geçen anlaÅŸmalarda isimleri zikredilmemiÅŸ ada, adacık ve kayalıkların statüsünün belirlenmesi husus bugünün en önemli tartışmasını oluÅŸturmaktadır. Yunanistan anlaÅŸmalarla kendisine verilmeyen ve Anadolu için stratejik önemi bulunan bu adacıkları tek taraflı olarak sahiplenmek istemektedir. Kara suları ve kıta sahanlığı hususunda tek taraflı kararlar alıp uygulama gayreti içine girmektedir. Bu teÅŸebbüsler tamamen Türkiye`nin menfaatlerine aykırıdır. Nitekim Türkiye, Ege`deki bu statü deÄŸiÅŸikliÄŸi giriÅŸimlerini casus belli, yani savaÅŸ sebebi olarak ilan etmiÅŸtir. Bugünün en önemli ve aşılması gereken sorunlarından bir diÄŸeri ise Yunanistan`ın Türkiye ile tarihi ve güncel olan meselelerini Avrupa BirliÄŸi çerçevesinde çözme yönündeki adımlarıdır. Bu noktadan bakıldığında Ege meselesi Türkiye ile Avrupa BirliÄŸini oluÅŸturan ülkeler arasındaki bir sorun haline gelme durumu ile karşı karşıyadır. Dolayısıyla Kıbrıs meselesinde olduÄŸu gibi Ege`de de Türkiye`yi bir takım oldubittiler ve daha çetin müzakereler beklediÄŸi ön görüsünde bulunmak yanlış olmayacaktır.

- Kitabınızın önemi hakkında birkaç cümle söyler misiniz?

ALİ FUAT ÖRENÇ: Kitabımızda, yukarıda çok az bir kısmına deÄŸindiÄŸimiz Mora Türkleri ve muhacirlerinin yaÅŸadıkları korkunç mezalime deÄŸinilmesi dışında, Avrupa büyük devletlerinin güçsüz durumda yakaladıkları Osmanlı Devleti`ne Yunan bağımsızlığı için dayattıkları ağır ÅŸartları ve cereyan eden diplomatik skandalların gün yüzüne çıkarılması bakımından ibret verici bilgilere de yer verdik. Gerçekten, bilhassa 1832 yılında Yunanistan`ın sınırlarının geniÅŸletilmesi esnasında Rumeli`deki özbeöz Türk topraklarının adeta gasp edilerek Yunanistan`a verilmesi esnasında oynanan oyunlar, tarihte her halde pek az rastlanır türdendir. Mısır Valisi Mehmed Ali PaÅŸa`nın yardımı ile Mora`daki isyanı bastırma aÅŸamasına gelmiÅŸ bulunan Osmanlı Devleti, 1826`da Yeniçeri askerini laÄŸvetmek zorunda kalmış, bu karmaşık dönemde 1827`deki baskınla donanması yanı sıra en seçkin deniz askerlerini de kaybetmiÅŸ, ardından 1828-29 Rus savaşında ağır bir yenilgi alarak her türlü saldırıya ve dayatmaya açık hale gelmiÅŸti. 1830`da Yunan sınırı belirlenmiÅŸken ertesi yıl Mısır Valisi Mehmed Ali PaÅŸa devlete isyan edince, bu yeni durumdan da yararlanan üç devlet, 1832 anlaÅŸması ile Yunan sınırlarını daha da geniÅŸlettiler. Bu haksız toprak kayıplarının ÅŸokunu yaÅŸayan Osmanlı Devleti, Rumeli`de 1832`de terk ettiÄŸi İzdin ve Bardacık gibi yerlerdeki Müslümanlara bu terk kararını iletme cesaretini gösterememiÅŸ, buradaki Müslümanlar gerçeÄŸi kapılarına dayanan Yunan askerlerinden öÄŸrenme felaketini de yaÅŸamışlardı. Ayrıca kitabımızda, tamamen orijinal arÅŸiv belgeleri rehberliÄŸinde olmak üzere, Yunanistan`a terk edilen yerlerdeki Türk emlaki ile vakıf eserlerinin tasfiyesi sürecinde yaÅŸanan ve iki ülkeyi zaman zaman savaÅŸ aÅŸamasına getiren sorunlara da deÄŸinerek, günümüzdeki problemlerin derinliklerine ışık tutmaya gayret etmiÅŸ olduk.

Son olarak ÅŸu hususu da belirtmek isterim ki, Avrupalıların Helen hayranlığı ile sınırsız desteÄŸini gören Yunanistan, kurulduÄŸu tarihten 1947 yılında Rodos ve Oniki Ada`nın kendisine bahÅŸedildiÄŸi güne kadar Osmanlı Devleti aleyhine topraklarını yaklaşık % 300 büyütebilmeyi baÅŸarmıştır. 1830`da 47.516 km2 olan yunan toprakları 1947`de 132562 km2 olmuÅŸtur. Üstelik bu toprak kazanımlarının hemen hemen tamamını, Osmanlıya karşı kaybettiÄŸi savaÅŸlar ardından Avrupa diplomasisinin destekleriyle, yapılan anlaÅŸmalarda, yani masa başında edinmiÅŸtir. Böylece Yunanlıların megali idea olarak tarif ettikleri emellerinin büyük kısmı hayatiyet kazanmış, kalanın gerçekleÅŸmesi için ise faaliyetlere bilhassa Ege`de 1995`ten sonra hız verilmiÅŸtir.

{mosgoogle}

http://www.haber7.com

Tags:
 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile