ISLAHAT FERMANI

http://www.barbaros.biz/index_dosyalar/SULTAN_ABDULMECID.jpgOrd. Prof. ENVER ZİYA KARAL

ISLAHAT FERMANI (28 ÅžUBAT 1856)

 

 

Islahat Fermanı, Kırım harbinin son yıllarında hazırlanarak Paris antlaşmasının imzalanmasından altı hafta önce Bâb-ı âlî'de bütün bakanlar, yüksek memurlar ve şeyhülislam, patrikler, hahambaşı ve cemaatlerin ileri gelenleri önünde okunarak ilân edildikten sonra, Paris antlaşmasını hazırlamakta olan devletlere bildirildi.

Islahat Fermanı, Gülhane hatt-ı hümâyunu gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda yapılması kararlaştırılan yeni bir düzenin prensiplerini ve genel hatlarıyla programını içine alır; Tanzimat devrinin bir merhalesi olarak kabul edilirse de, hazırlanış şekli, yapısı ve tesirleri itibarıyla ondan birçok noktalarda ayrılır.

Gülhane hattının başlattığı Tanzimat düzeni, Osmanlı devlet adamlarının teşebbüsü ile ve ön plânda siyasî düşünceler olmaksızın sadece imparatorluğun müesseselerini yenileştirmek maksadıyla tertiplenmişti. Ordunun yeni bir düzene sokulması, imparatorluğun mülkî idaresinde standart bir eyalet taksimatının kabul edilmesi, devlet şûrasının ve vilâyet meclislerinin kurulması, ceza kanununun hazırlanması, medresenin yanında Avrupa örneğinde okullar açılması, karma mahkemelerin kurulması, ticaret kanununun kabulü gibi büyük çapta işler, Tanzimatın başarıları idi. Bu başarılar, imparatorluğu tam manasıyla modern bir kılığa koymaktan uzaktı. Fakat Tanzimat'tan önceki durumuna göre, Osmanlı müesseseleri bu kılığa yakınlaşmış bulunuyorlardı. Avrupa devletleri ve en çok Rusya, Tanzimatı imparatorluğun tebaası için yetersiz görüyorlardı. Rus köylüsünün Osmanlı köylüsünden daha çok hak sahibi ve refahlı olmamasına rağmen, Rus Çarı, politika maksatları ile, Osmanlı Ortodokslarının hâmisi rolünü kendisine pek yakıştırmakta idi. İngilizlerle Fransızlar da, idealizm arkasında saklanan özel düşünceleri Hristiyan tebaa için yeni haklar verilmesinde Rusya'nın düşüncesine ortak çıkıyorlardı. Kırım harbi ilk bakıma göre, Ruslarla Fransızların Katolikler ve Ortodokslar için ayrı ayrı istikametten aynı amaca yöneltilen çıkarları sağlamak için yaptıkları çalışmalardan doğmuştu.

Kırım harbinin sonlarına doğru, barış ihtimalleri belirince, müttefik devletler, barış konferansında Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hristiyan tebaa çıkarına diye, siyasî manevralar çevirerek, Avrupa'nın Hristiyan kamuoyundan para toplamasını önlemeyi düşündüler; 1 Şubat 1855'te Viyana'da, Avusturya, İngiltere ve Fransa arasında, gelecek barış görüşmelerine temel ödevini görecek prensipler görüşüldü; bunlar arasına Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hristiyan tebaanın hak ve imtiyazlarının açıklanmasını isteyen bir madde kondu. Bu maddenin programlaştırılması yolunda, müttefik devletler arasında yapılan tartışmalar neticesine şu tezler ortaya atıldı:

Türk tezi: Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hristiyan tebaaya verilen hak ve imtiyazlar, Fatih Sultan Mehmet devrinde başlar. Bu hak ve imtiyazlar iki bölümdür. Birinci bölüm, din yönünden olanlarını içine alır. Bunlar vicdan hürlüğü ile ilgili olduğundan, Bâb-ı âlî yenilemeye daima hazırdır. İkinci bölüm ise medenî haklarla adalet ve muhtariyet hususundaki imtiyazları ihtiva eder. Osmanlı hükûmeti, Gülhane hatt-ı hümâyunu ile İslâm ve Hristiyan tebaası arasında eşitlik prensibini kabul etmiş olduğu için, artık böyle imtiyazlar tanıyamaz.

Rus tezi: Paris antlaşmasına eklenecek bir madde ile Osmanlı Hristiyanlarının hak ve menfaatleri, Avrupa devletlerinin toplu garantisi altına alınmalıdır.

İngiliz tezi: Tam ölçüde bir din serbestliği ve hukuk eşitliği sağlanmalıdır.

Fransız tezi: İslâm tebaa ile Hristiyan tebaa arasında, cemiyet, haklar, vergiler, askerlik, eğitim ve devlet memurluklarına geçme bakımından sürüp gelen farklar, bir ferman ile kaldırılarak, Gülhane hattında işaret edilmiş olan tebaa eşitliği tam manasıyla geliştirilmelidir.

Bâb-ı âlî ne Rusya'nın, ne de İngiltere'nin tezini kabul edemezdi. Çünkü birincisi, devletin haklarına dokunmakta, ikincisi ise devletin temeli demek olan İslâm dinini küçültmekte idi. Fransız tezine gelince, din ve devlete açıktan açığa dokunur bir tarafı görülmediği için, akla yakın olarak kabul edildi. İngiltere ile Avusturya bu ciheti kabul ettiklerinden, Fransız tezi bir ferman şekline konularak, ilânı Bâb-ı âlî'ye bırakıldı.

Bütün bu açıklamadan da anlaşılıyor ki, ''Islahat Fermanı'' yabancı devletlerin hazırladığı ve Bâb-ı âlî'nin kabul etmek zorunda kaldığı bir ıslahat programıdır. Osmanlı Devleti, bu fermanı kendiliğinden ilân ettiğini dünyaya açıklamakla, hükümranlık haklarını yalnız şekil yönünden kurtarmış oluyordu. Gerçekte ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun Hristiyan tebaasının refahını düşünmek ve bu hususta gereken kararları almak Avrupa büyük devletlerinin eline geçmiş idi.

Gülhane hattındaki prensipleri yeniledikten başka, onlara yenilerini de ekleyen Islahat Fermanı şu yirmi maddeden kurulmuştur:

''Tebaanın can ve mal, ırz ve namus masunluğu; kanun önünde eşitlik; şahsın ve topluluğun tasarruf hukuklarına saygı; devlet hizmetlerine ve askerlik ödevine bütün tebaanın kabulü; bazı sınırlar içinde mezhep ve eğitim hürriyeti; vergiler hususunda eşitlik, iltizam usulünün kaldırılarak verginin doğrudan doğruya alınması; mahkemelerde şahitlik hususunda eşitlik, tebaanın mahkemeler huzurunda hüküm giymesinden sonra idam veya af hususunun, padişahın hakları cümlesinden olduğu; mahkemelerin açık olması ve ilâmların yayımlanması; suçlu mülklerinin müsaderesi usulünün kaldırılması; işkencenin kaldırılması; hapishane usul ve nizamlarının insanlık kaidelerine daha uygun bir şekilde tutulması; karma ticaret, ceza ve cinayet davaları için karma mahkemeler kurulması, bu mahkemelerde yürütülecek haklar ve ceza kanunlarıyla mahkeme usullerinin düzenlenmesi; Müslüman olmayan toplulukların din yönünden olan imtiyazları muhfaza edilerek, diğer imtiyazlarının incelenmesi ve değiştirilmesi; patrikhanelerin veya Müslüman olmayan meclislerin, bazı hallerde, hukuk davalarında sahip olacakları salâhiyetlerin teyidi; adı geçen meclisler tarafından vilâyet ve nahiye meclisleriyle Ahkâm-ı Adliye meclisinde aza bulundurulması; resmî yazılarda Hristiyanlar için hakaret manası taşıyan tabirlerin kullanılmaması; rüşvetin kaldırılması, irtikâp ve ihtilâsın kaldırılması için kanunun şiddetle yürütülmesi.''

Islahat Fermanı'nın bu maddeleri, Gülhane hattına göre daha gerekli ve daha geniş idi. Gülhane hattında da olduğu gibi, Islahat Fermanı'nda da başlıca düşünce, tebaayı ırk ve din farkı gözetmeksizin kaynaştırmak ve imparatorluğun mukadderatı ile ilgili bir Osmanlı topluluğu yaratmaktı. Islahat Fermanı, bu amaca varılması için İslâmlarla Hristiyanları ayıran hususların kaldırılmasını göz önünde tutuyordu. İslâmlarla Hristiyanlar arasında mevcut farklar, din, vergi, askerlik, devlet memurluklarına geçme ve eğitim alanında göze çarpmakta idi. Hristiyanlar, din bakımından hürlüğe sahiptiler. Fakat inanç sistemleri, İslâmlar nazarında küfürdü. Bu itibarla Hristiyanlar da kâfir sayılırlardı. İmparatorluğun temeli İslâmlık olduğu için, Hristiyan umumî efkârını üzen bazı kanunlar da çıkarılmıştı. Bunlar içinden ikisi İslâm umumî efkârında kuvvetli birer hüküm hâlini de almış bulunuyordu. İslâmlığı kendi isteğiyle kabul eden bir Hristiyan veya Yahudi, tekrar kendi dinine döndüğü takdirde, ölüm cezasına çarptırılması kanundu. Keza Müslüman bir kadınla münasebette bulunan bir Hristiyanın, İslâmlığı kabul etmediği takdirde, ölüme mahkûm edilmesi de kanundu. Böyle kanunlar mevcut oldukça, Hristiyan cemiyeti ile Müslüman cemiyeti arasında bir kaynaşma sağlanamayacağı belli idi. Islahat Fermanı, içine aldığı maddelerle, kişiler arasında eşitliği temin etmek istediği kadar din sistemleri arasında mevcut eşitsizliği de şekil bakımından olsun kaldırmak istiyordu.

İslâmlarla Hristiyanlar arasında vergi ve askerlik hizmeti bakımından olan eşitsizlik ise oldukça önemli idi. Tanzimata kadar Hristiyan tebaa askere alınmazdı. Bu muafiyetine karşılık olarak da devlete haraç ismini taşıyan bir vergi verirdi. Bu durum, tebaanın kanun önünde eşitliği prensibini çok zayıflatmakta idi. Tanzimatta haraç kaldırılarak askerlik ödevi Hristiyanlar için de mecburî olmuştu. 1847'de ilk defa olarak Rum gemicileri Osmanlı bahriyesine alınmıştı. 1850'de Devlet şûrasının kabul ettiği bir kanun projesiyle, bütün Hristiyan tebaanın askerlik problemi ele alındı. Fakat bir taraftan Hristiyanların orduda ilerlemeleri kararlaştırılamadığından, diğer taraftan Hristiyanlar askerliği benimseyemediklerinden, kanun projesi yürütülemedi. Bu örneğe rağmen Islahat Fermanı'nda Hristiyanların askerliği yeniden prensip olarak ortaya kondu. Askerlik ödevini yapmak istemeyen İslâm ve Hristiyan tebaa için ''bedel-i nakdî'' formülü kabul edildi. Bu, bir derece, haraç vergisinin devamı demekti. Fakat İslâmların da bedel-i nakdî vermek hakkına sahip olmaları ile Hristiyan ve İslâm tebaa arasında askerlik alanında eşitlik sağlanmış oldu. İslâmla Hristiyan tebaa arasında bir eşitsizlik de devlet memurluklarına geçmede göze çarpmakta idi. Hristiyanların bazı hallerde, Rumlar müstesna, devlet memurluklarına geçmeye hakları yoktu. Hristiyanların siyaset haklarından mahrumluğunu anlatan bu durum, Hristiyan devletlerin gözüne çarpmakta idi. Devlet memurluğu eğitim ile yakından ilgili olduğundan, Islahat Fermanı'nda Hristiyanların hem Osmanlı eğitiminden faydalanabilmeleri, hem de devlet memurluklarına geçebilmeleri prensibi konulmuştu.

Islahat fermanında, tebaayı kaynaştırmayı amaç tutan maddelerin yanında, türlü alanda devlet idaresini denkleştirmek için de birtakım maddeler vardı.

Bütün bu maddelerin yürütülmesi, Tanzimatın ikinci merhalesi olan ve 1856'dan 1875'e kadar uzanan devirde olmuştur.

 

 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile