Cumhuriyet ve İslam
 Arnold Toynbee, 19. yüzyılın ilk yarısındaki batının varoluÅŸ savaşında çaÄŸdaÅŸlarını, özellikle İslâm dünyasını ekonomik, politik ve askeri açıdan yendiÄŸini, kendi aÄŸları içerisine hapsettiÄŸini

Arnold Toynbee, 19. yüzyılın ilk yarısındaki batının varoluÅŸ savaşında çaÄŸdaÅŸlarını, özellikle İslâm dünyasını ekonomik, politik ve askeri açıdan yendiÄŸini, kendi aÄŸları içerisine hapsettiÄŸini; ancak bütün gücüne raÄŸmen İslâm dünyasını kendisine has kültüründen koparamadığını, Müslümanların çok zor durumda olmalarına raÄŸmen ruhlarını korumayı sürdürdüklerini söyler. Jacques-Benigne Bossuet`in ifadesiyle `Hıristiyan Avrupa`nın dünya üzerindeki egemenliÄŸini kurmasında tek engel` olan Türkiye Türklerin ne yapılacağına dair sualin Careil`deki karşılığı ÅŸu ÅŸekildeydi: `Türklerin tamamen ortadan kaldırılması ve Osmanlı denen rezil güce bir son verilmesi.`

Niccolo Machiavelli`nin `zor ele geçirilirler, ama bir kere ele geçirildiler mi elde tutulurlar` dediÄŸi Türkler, Birinci Cihan Harbi`nde ele geçirilemedi. Ancak elbette bu savaşın bittiÄŸi anlamına gelmiyordu. Aksine savaşın bir baÅŸka adımına; Arnold Toynbe`nin tabiriyle `ideolojik savaÅŸa` geçildiÄŸi anlamına gelmekteydi. Batılıların bu yeni savaÅŸta ilk hedefleri, genelde Müslümanların ve özelde Türklerin, kendilerine has kültürlerinde ve ruhlarında derin yaralar açmak, din/İslâm konusunu tartışmalı bir alan haline getirmekti. Öyle zannediyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti`nin yakın tarihi boyunca gündemini iÅŸgal eden din/İslâm eksenli; Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı, tarikat ve cemaat tartışmaları bu ideolojik savaşın tatbikine dair net ve yeterli bir örnektir.

Türkiye`de en çok konuÅŸulan ve tartışılan bu konular üzerine tespit ve tekliflerini istikrarlı bir ÅŸekilde yıllardır seslendiren Prof. Dr İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi`nde Bir Mesele Olarak İslâm isimli eserinde konuya dair tespit ve tekliflerine bir yenisini daha ekledi. Haziran 2008`de, Dergâh Yayınları`ndan çıkan kitabın ilk cildinde; Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı`nı, Türkiye`deki tarikat ve cemaatlerin yapısını, İslâmcı söylemin gerçeklik deÄŸerini; bir akademisyen saygınlığında ve yapıcılığında yeniden tartışmaya açılıyor.

İsmail Kara, herkesin eteÄŸindeki taşı dökmesini istediÄŸi, bu konuların son bir asırdır Türkiye gündemine demir atmış olmasını tarafların yetersizliÄŸine baÄŸlıyor. Bu düÅŸüncesini; `Türk usulü laikliÄŸi temellendirmek ve savunmak konusunda nasıl büyük mütefekkirler ve akademisyenler çıkmadıysa, onların karşısında yer alan grupta da -Nurettin Topçu, Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi istisnalar hariç- büyük yorumcular ve sanatkârlar yoktur` sözleriyle ifade ediyor. (Sayfa 18)

Cumhuriyet modernleÅŸmesi ve geleneksel anlayışın kapsamlı bir deÄŸerlendirmesini yapan kitabın ele aldığı konuların, yayınlanış tarihi itibariyle, din-devlet iliÅŸkileri açısından Türkiye`nin hassas bir dönemine rastladığı düÅŸünülse de, son birkaç asırlık dönem içerisinde Türkiye`nin bu hassas dönemden ne zaman çıktığı ayrıca cevap bekleyen bir sualdir.

Kitabın sayfaları arasında ilerlerken ilk göze çarpan; İsmail Kara`nın konuları gazete, dergi ve kitap alıntıları, resim ve fotoÄŸraflar eÅŸliÄŸinde daha zengin bir ÅŸekilde okuyucuya sunmuÅŸ olması. Bu durum, kitabın hacmine raÄŸmen, okuyucunun ilgisini son sayfaya kadar canlı ve taze tutmayı saÄŸlıyor.

Okuyucuyu genellikle son sayfalarda karşılayan beylik cümlesi, İsmail Kara`nın bu eserinde mukaddime bölümünde kendisine yer buluyor: `Dinin/İslâm`ın Türk toplumu için kurucu ve yaÅŸatıcı/devam ettirici dayanıklı (mukavvim) bir unsur olduÄŸunun altı çizilmelidir.` (Sayfa 16) Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye isimli eserinin 220`nci sayfasında, aynı hakikati `İslâm dinin, milletimizin kuruluÅŸunda en büyük rolü oynadığını biliyoruz` cümlesiyle ifade ediyor.

Cumhuriyet Türkiye`sinde yaÅŸayan insanların kahir ekseriyetinin ÅŸu veya bu ÅŸekilde bir cemaat, tarikat ya da benzeri dini bir yapılanma içerisinde bulunması; her tartışmalı konuda `resmi` (Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı) ya da `gayri resmi` (tarikat veya cemaatler) dini yapılanmaların önderlerinden görüÅŸ alınması; Görevleri başındayken hayatını yitiren asker ve polislerimizin `ÅŸehitlik` makamının verilmesi; Askeri eÄŸitim kitaplarında tek erin `Allah, Allah, Allah` diyerek hücuma kalkması gerektiÄŸinin tanımlanması; Vergi Dairelerinin duvarlarına `VergilendirilmiÅŸ kazanç kutsaldır` yazılması; her ekonomik kriz ortamında `İsraf haramdır` vurgusu yapması bu düÅŸüncenin haklılığını tasdik etmektedir.

Her ne kadar beylik cümlesi eserin mukaddime bölümünde kendisine yer bulsa da, İsmail Kara`nın amacı daha kitabın baÅŸlangıcında karar cümlesini sunmak deÄŸildir. İsmail Kara, `iyi bir soru insanı baÅŸka iyi sorulara götürür` sözünü doÄŸrularcasına, iyi ve kuvvetli bir soruyla yola çıkıyor: `Cumhuriyet ideolojisinin ve aydınlarının tehlike olarak gördükleri ÅŸey İslâm ve halkın Müslümanlığı mı yoksa aktif ve `örgütlü` dini hareketler, moda deyimiyle `siyasal İslâm` mıdır?` (Sayfa 17) Ardından tüm kitap boyunca, aslında her biri bir cevap niteliÄŸinde olan, iki yüze yakın soru iÅŸareti okuyucuyu karşılıyor. Bu sorgulayıcı yaklaşım Kara`nın, okuyucuyu yönlendirmekten öte, meseleler üzerine düÅŸündürmeye yönelik bir niyet sahibi olduÄŸunun en net ifadesi.

Cumhuriyet modernleÅŸmesi

Rahmetli Aliya İzzetbegoviç; `Hatırlama, ilerlemiÅŸ medeni haklar ile geri kalmış ilkel halkları birbirinden ayıran ölçüttür` diyor. Kim olduÄŸumuzu, nereden geldiÄŸimizi, nerede durduÄŸumuzu bilmeden; nereye ve nasıl gideceÄŸimizi bilmemiz mümkün deÄŸil.

Hiçbir ÅŸey birden bire ortaya çıkmadığı gibi, Cumhuriyet modernleÅŸmesi de birden bire ortaya çıkmadı. Osmanlı batılılaÅŸmasının bakiyesi olarak varlığını sürdürdü. Cumhuriyet modernleÅŸmesi ile Osmanlı batılılaÅŸması arasında bir mesafe olup olmadığını görmek için her iki devirin; siyasi, idari, hukuki, sosyal ve kültürel müesseselerini karşılıklı mütalaa etmek yeterlidir. İsmail Kara`nın yaptığı deÄŸerlendirmeler neticesinde ulaÅŸtığı hakikat gösteriyor ki; `sadece düÅŸünce ve tartışmalar deÄŸil meclis, adalet, ordu ve eÄŸitim kurumları baÅŸta olmak üzere Cumhuriyeti bugüne taşıyan müesseseler ve kurucu kiÅŸiler de Osmanlı bakiyesidir. Bu sebeple Cumhuriyet modernleÅŸmesinin Osmanlı batılılaÅŸmasının bir tür uzantısı olduÄŸu rahatlıkla söylenebilir.` (Sayfa 25)

Elbette Cumhuriyet modernleÅŸmesi ile Osmanlı batılılaÅŸmasının birebir aynı özelliklere sahip olduÄŸunu söylemek mümkün deÄŸil. Osmanlı modernleÅŸmesinin mimarları, hem niyet hem de netice olarak Müslüman kalarak, İslâm âleminin de mesul bir devleti olduklarının tamamen farkında olarak nasıl modernleÅŸebileceklerinin yol haritalarını hazırlıyorlardı. Buna karşılık Cumhuriyet ideolojisi, dini yok sayma / yok etme ile dini modernleÅŸmenin bir aracı olarak kullanma arasında sıkışıp kalmışlardı. Bu sebeple iki duruÅŸ arasındaki en önemli fark: Cumhuriyet modernleÅŸmesinin yaÅŸadığı med-cezirler ve bu durumun doÄŸal sonucu olarak ortaya çıkan birbirinden farklı söylem ve uygulamalar diyebiliriz.

Cumhuriyet`in ideolojisinin, Osmanlı batılılaÅŸmasının din öncelikli tercihinden vazgeçtiÄŸi tarih halifeliÄŸin kaldırıldığı 3 Mart 1924`tür. Lozan müzakerelerine kadar akıllara bile gelmeyen bu büyük kırılmayı; medrese ve tekkelerin kaldırılması, Arapça ve Farsça eÄŸitiminin yasaklanması ve alfabe deÄŸiÅŸikliÄŸi gibi artçılar takip etti. Bütün bunların ardından; Türkiye, `Müslüman kalarak modernleÅŸme` adına elinde kalan son mevzilerden de çekilmiÅŸ oldu diyebiliriz. Ancak Ankara`nın `Halifelik Meclis fikrinde vardır` sözleri; medreselerin kanun yerine, Maarif Vekâleti ile kapatılması; 1934 yılında müze haline getirilen Ayasofya`nın imam kadrosunun halen devam ediyor olması -ister istemez- `acaba halifeliÄŸe dönüÅŸ kapısı açık mı bırakılmak isteniyordu` sorusunu sorduran vakıalardır.

Kafaları karıştıran örnek vakıalardan biri de, Hamdullah Suphi Tanrıöver`in, Mustafa Kemal PaÅŸa ile arasında geçen tartışmadır. `Hamdullah Suphi Tanrıöver, tekkelerle birlikte türbeleri de kapatan meÅŸhur kanunun görüÅŸüldüÄŸü bir Bakanlar Kurulu toplantısında Mustafa Kemal PaÅŸa ile türbelerin kapatılması meselesini tartıştığında, sözün nereye varacağını anlayan PaÅŸa ÅŸu karşılığı verir: `Hamdullah Bey, on beÅŸ sene sonra gelin, hangi türbenin türbedarlığını istiyorsanız ben onu size vereceÄŸim. Orada entari giyin, oturun, türbedar olun` (Sayfa 252). Acaba burada müstehzi bir ifade mi var bilemiyoruz. Ancak bildiÄŸimiz ÅŸey var ki, İkinci Cihan Harbi sonrası, İnönü`nün siyaset üslubu ile mesele kesin ve geri dönüÅŸü gayri mümkün bir hal kazanmış oldu.

Cumhuriyet ideolojisi, din ile yaÅŸadığı yoÄŸun ve problemli iliÅŸkiye raÄŸmen, hiçbir zaman `Devletin dini yoktur` cümlesini seslendirmemiÅŸ, dinden mutlak bir kopuÅŸu göze almamıştır. Bir yıldız kadar uzak ama bir soluk kadar yakın olmayı tercih etmiÅŸtir. Hâkim düÅŸüncenin aksine, Cumhuriyet ideolojisi, batılı anlamda bir din-devlet ayrılığını arzu etmediÄŸi gibi bunu tehlikeli bir husus olarak algılamaktadır. Bu sebeple olsa gerek; Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu, Kızılay Cemiyeti gibi devlet kurumları, devlet okullarında, devletin memurları eliyle fitre ve zekât toplamışlar ve kurban derisine talip olmuÅŸ, ancak baÅŸörtüsüne geçit vermemiÅŸtir!

İsmail Kara`nın `Müslümanların iÅŸlerine deÄŸil, `devletin iÅŸlerine bakar` dediÄŸi Diyanet`in bir devlet kurumu olması; özel imam hatip okulu ve özel üniversitelere baÄŸlı ilahiyat fakültesi açılamaması; Oxford ve Harvard gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinden alınmış da olsa ilahiyat diploması denkliÄŸinin olmaması, Türkiye`deki, din-devlet iliÅŸkisinin boyutlarını görmek adına oldukça önemlidir.

Din ile arasındaki irtibatı tamamen koparmak istikametinde bir irade ortaya koymayan Cumhuriyet modernleÅŸmesi, Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı üzerinden, din ve dini kurumlarını kontrol etme imkânı saÄŸlayan `düzeyli bir beraberlik` arzusunda olmuÅŸtur. Ahmet Hamdi BaÅŸar`ın `dini cemiyetin dışına atmak deÄŸil, bilakis inkılâbın emrine vererek yaÅŸatmak lazımdır` ifadesi bu niyetin dil ile ikrarıdır. (Sayfa 49) Aynı ÅŸekilde İsmail Kara`nın kitapta yer verdiÄŸi `Varol İnönü` mahya yazılı fotoÄŸraf, Cumhuriyet idaresi ve Diyanet`in, camilerin ve dini hassasiyetin siyasi bir mahiyete doÄŸru çekilmesi için baÅŸvurduÄŸu yolları gösteren önemli bir misaldir. (Sayfa 83)

Önceleri Åžeyhulislâmlık ve vekâlet, daha sonra vekâlet bünyesinde bir reislik (baÅŸkanlık) haline getirilen Diyanet İşleri, gönüllü ya da gönülsüz, cumhuriyet rejiminin modernist söylemleri ile uyumlu olan bir İslâm anlayışının temsilcisi görünümündedir. Gerek Diyanet, gerek ise İlahiyat fakülteleri bünyesindeki bir takım hocaların Kur`an İslâm`ı veya Gerçek İslâm gibi adlar altında inÅŸa ettikleri yeni din yorumları Müslüman çoÄŸunluk tarafından din ile mücadele olarak algılanmaktadır. Bu sebeple, modern bir kurum olan Diyanet`in, Anadolu`daki Müslümanlar nezdinde pek bir ederi olmamıştır. Buna raÄŸmen Müslüman çoÄŸunluk, her zaman soru iÅŸaretleriyle baktığı, Diyanet İşleri`ni aynı zamanda imdat freni olarak görmüÅŸtür. İlk bakışta birbiriyle çeliÅŸen bu iki yaklaşım, aslında, Cumhuriyet ideolojisinin dine yaklaşımının halk üzerindeki tezahüründen baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.

Özellikle 80`li yıllardan itibaren Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı ve laiklik bahsi ile birlikte gündeme getirilen iki tartışma konusu var: `Diyanet`in cemaatlere devri` ve `Alevilerin Diyanet`te temsili` tartışmalarıdır. Bu tartışmalar yapılırken gözden kaçırılan `cemaat` kavramın taşıdığı hukuki anlamı İsmail Kara ÅŸu ÅŸekilde izah ediyor: `Cemaat, Türkiye`de sadece Lozan AntlaÅŸması`yla hakları uluslararası hukukun garantisi altına alınan gayrimüslim azınlıklar, yani Hıristiyanlar ve Yahudiler için kullanılır. Bunun dışında hukuken hak ve yetkileri tarif edilebilecek bir `Müslüman cemaat` yoktur.` (Sayfa 96)

Dönem dönem ülke gündemine getirilen Alevilik tartışmalarında yapılan en büyük hata konunun yanlış kavramlar üzerine inÅŸa edilerek, tekke ve zaviyeleri kapatan kanun ekseninde tarikat ve cemaatler yerine, `cami-cemevi`, `imam-dede`  zıtlaÅŸmasında ele alınmasıdır. Alevilik`in, İslâm dışında bir mezhep olduÄŸunu iddia etmeyen biri için kabul edilebilir olan budur. `AleviliÄŸi bütünüyle ayrı bir din, İslâm dışında / ondan bağımsız ayrı bir mezhep olarak mütalaa etme düÅŸüncesinin yerli bir düÅŸünce olmaktan ziyade Almanya ve Fransa merkezli bir siyasi baskı unsuru olarak Türkiye`nin önüne gelmiÅŸ olması kuvvetle muhtemeldir.` (Sayfa 106)

Tekke, tarikat ve cemaatler

Kendini ister İslâmcı, isterse liberal ya da muhafazakâr olarak tanımlasın Türkiye`deki halkın genel yapısına baktığımızda gördüÄŸümüz ortak ÅŸey hafızasında ya da kültürel dünyasında sekülerliÄŸe yer olmadığıdır. Cumhuriyet Türkiye`sinde yaÅŸayan insanların kahir ekseriyetinin ÅŸu veya bu ÅŸekilde bir cemaat, tarikat ya da benzeri dini bir yapılanma içerisinde bulunmasının temel sebebi `tarikatlar ve cemaatlerin toplumu taşıyan unsurlar` olmasındandır.

Sanırım bu noktada sorulması gereken sorular ÅŸunlardır: Toplumu taşıyan unsurlar olan Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla ilgili kanunun, toplumda ne gibi bir etki yapmıştır? Çokça söylendiÄŸi gibi bir infial olmuÅŸ mudur? Resmi tarihin tezlerinde geçtiÄŸi gibi birçok ÅŸeyh isyan etmiÅŸ, çevresindekileri de isyana teÅŸvik etmiÅŸ midir?

İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi`nde Bir Mesele Olarak İslâm isimli eserinde, tüm bu sorulara ezber bozan cevaplar veriyor. GümüÅŸhanevi Dergâhı ÅŸeyhi TekirdaÄŸlı Mustafa Feyzi, KaÅŸgari Tekkesi son ÅŸeyhi Abdülaziz Bekine, Abdülhakim Arvasi, Kenan Rifai ve Veled Çelebi, Mehmet Zahit Kotku gibi dönemin önde gelen tarikat liderlerinin söyledikleri dikkatleri çekiyor. Bunlar içerisinde mevcut kanundan duyulan memnuniyeti belirtmesi hasebiyle en dikkat çekici olan Abdülaziz Bekine`nin `Bu tekkeler kapanmayı hak etmiÅŸti. Çünkü bu tekkelerin içinde İslâm`ı muhafaza eden tekke fevkalade azalmıştı. Onun için Allah kapattırdı` sözleridir. (sayfa 260)

Dışarıdan bakıldığında benimsenmiÅŸ görünen yasaklara karşı doÄŸrudan bir muhalefeti olmamış gibi görünüyor. Ancak bu durumu hiç bir zaman tasdik etmediklerini gösteren örneklerde mevcuttur. Mesela Elmalılı Hamdi Efendi halifeliÄŸin kaldırılmasından sonra camiye gitmek dışında evinden çıkmamış, vefat edene kadar hayatını gül yetiÅŸtirmeye adamıştır.

Yasakların tarikat ve cemaat mensupları üzerinde meydana getirdiÄŸi etkiler ise kimi zaman travma boyutuna ulaÅŸmıştır. Uzun bir süre AKP`nin iki numaralı ismi olarak göreve yapan Dengir Mir Mehmet Fırat`ın, `Türk toplumuna travma yaÅŸatıldı. Bir gecede kıyafetlerini ve dillerini deÄŸiÅŸtirmeleri söylendi. Dinsel yolları dağıtıldı` (New York Times) sözleri, sanki Konya Mevlana Dergâhı`nın son postniÅŸini Abdülhalim Çelebi`yi (1874-1925) tarif ediyor. Abdülhalim Çelebi, İstiklal Harbi`nde önemli görevler üstlenmiÅŸ, Birinci Meclis`e Konya milletvekili olarak katılmış, Meclis`te BaÅŸkan yardımcılığı (ikinci baÅŸkanlık) yapmış, Konya DelibaÅŸ İsyanı`nın bastırılmasında büyük roller üstlenmiÅŸti. Devrin ÅŸahitlerinden mutasavvıf Hüseyin Vassaf Efendi, Abdülhalim Çelebi`nin yaÅŸadığı elim hadiseyi ÅŸöyle aktarıyor: `Tekkelerin seddi, ÅŸeyhlik müritliÄŸi ilgası, Celâliye Vakfı`nın Maliyeye devri gibi mukarrerat, Abdülhalim Çelebi`yi meyus ederek muhtellu`ÅŸ-ÅŸuur oldular [ÅŸuurları bozuldu]. Sakal ve bıyıklarını, Sultan-ı Divâni gibi tıraÅŸ ettiler. İstanbul`da sakin bulundukları otelin penceresinden kendilerini attılar. [Kaldırıldığı] hastanede vefat ettiler.(Sayfa 266-267)

Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar varlıklarını devam ettiren tekkelerin, muhafazakâr muhalefet ve hatta iktidarın oluÅŸumunda büyük etkileri olduÄŸunu da mutlaka not düÅŸmek durumundayız. Beklide bu durumun bir tezahürü olarak Türkiye`deki tüm cemaat ve tarikatların bugün artık `siyasi talepleri` vardır. Çok partili döneme geçilmesinden itibaren, bu taleplerin karşılanması noktasında, Türkiye`deki cemaat ve tarikatların siyasi partiler içerisinde; gerek belediye baÅŸkanı ve milletvekili, gerek ise parti yöneticisi olarak temsilcileri olmuÅŸtur. Bu, Demokrat Parti`den Adalet ve Kalkınma Partisi`ne kadar gelen süreçte devam eden bir vakıadır. Demokrat Parti, Adalet Partisi ve ANAP döneminde durum böyleydi. AKP döneminde de böyle. Aksi bir iddianın sahibi olanlar ÅŸu soruyu samimiyetle cevaplamak zorundadırlar: `NurculuÄŸun, Süleymancılığın, Fethullahcılığın, NakÅŸîliÄŸin veya Işıkçılığın siyasi hareketler içerisinde yer almadığını, siyasi taleplerde bulunmadığını söylemek mümkün müdür?`

Ahlâklı adam,   ahlâklı siyaset...

Osmanlı ve Türkiye dönemin din ve dini kurumlarına dair bunca deÄŸerlendirmenin ardından günümüz İslâmcı söylemine ve siyasi hareketlerine bir göz atmakta fayda var. Görünen o ki, bugün hâkim İslâmcı söylemi, Müslüman anlayışın kanaat ve itaat anlayışının aksine mevcut modernist anlayışa muhalefet ve direniÅŸ ekseni üzerine inÅŸa edilmiÅŸtir. Neye ve nasıl direneceÄŸini net bir ÅŸekilde ifade etmeden; batılı enstrümanlar ile Müslüman bir söylem inÅŸa etmek mümkün deÄŸildir. `İslâm akıl ve mantık dinidir` veya `Anayasamız Kur`an`dır` ifadeleri söylemin en önde gelen cümleleridir. Ancak bu ve benzeri ifadeler dini unsurlar taşısa da seküler ve pozitivist unsurları daha baskındır.

İslâmcı siyasi hareketlerin giderek daha fazla siyaset öncelikli içerik kazanmaları dini yorumlarım da bu eksene oturmasına sebep olmaktadır. İktidar ve güç arayışı zaman zaman ahlâkın öncelik sırasını daha gerilere itmektedir. Ancak ahlâk ile siyaset arasına mesafe koyan, bu kavramların bir bütün olduÄŸunu kabul etmeyen anlayışın saÄŸlıklı olabileceÄŸini söylemek mümkün deÄŸildir. Bize öncelikli lazım olan Nurettin Topçu`nun tarifindeki `ahlâklı adam`lardır.

Nurettin Topçu, ahlâklı adamı ne kadar fedakâr nefisli ne kadar kendinden geçmiÅŸ engin ruhlu olursa olsun, hareketlerinin hangi gaye için ve kim için olduÄŸunu bilen insandır diye tarif ediyor ve `biz; ne için ve kim için çalıştığını bilen insan istiyoruz` diyor. (Yarınki Türkiye, YaÄŸmur Yayınları, Sayfa 109-110) Bu tarif ve talebe tüm kalbimle iÅŸtirak ediyorum.

Sonuç olarak ÅŸunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Din konusu, batılılaÅŸmanın temellerinin atıldığı dönemden beri bu topraklara çokça konuÅŸuldu ve tartışıldı. Halen konuÅŸulmaya, tartışılmaya devam ediyor. Herkes bulunduÄŸu zaviyeden konuya dair bir ÅŸeyler söylüyor ve yazıyor. Artık iyiden iyiye yorgunluk ve bıkkınlık hissi uyandıran bu konuÅŸmalar, yazılar ve tartışmalar cevap niteliÄŸi taşımaktan çok uzaktalar.

İşte tam da böyle bir ortamda İslâm, Diyanet ve cemaatler meselesine içerden bakan; iÄŸneler ve çuvaldızlarla uÄŸraÅŸmak yerine hakikati iÅŸaret etmeyi tercih eden, Prof. Dr İsmail Kara`nın, Cumhuriyet Türkiyesi`nde Bir Mesele Olarak İslâm isimli eseri amaçladığı tartışmayı baÅŸlatacaktır kanaatindeyim. İmam-Hatipler baÅŸta olmak üzere Türkiye`deki din eÄŸitimi ve kurumları konusuyla devam edecek olan bu çalışmanın ikinci cildini merakla bekliyorum.

http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=21464

 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile