| Arap Kaynaklarında Timur |
Araş. Gör. Musa Şamil YÜKSELEge Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Timur ile ilgili kaynakların çoğunluğu Farsça olmakla birlikte, dönemin Arapça kaynaklarında da kendisi hakkında önemli bilgiler verilmektedir. Bu çalışmada, sadece Arap tarihçilerinin eserlerine dayanılarak Timur’un bir tasviri çizilmiştir. Doğumundan ölümüne, dış görünüşünden kişiliğine, günlük hayatından hâkimiyet anlayışına kadar birçok özelliğini daha iyi ortaya koyabilmek için, Timur’la bizzat görüşen veya kendisiyle aynı dönemde yaşayan Arap tarihçilerinin eserlerinden faydalanılmıştır. Giriş 1336 yılında Mâverâünnehr’de doğan Timur, 1360 yılındaki siyasî faaliyetleriyle tarih sahnesinde ilk olarak görünmeye başlar. Timur’un tarihte önemli bir yer edinmeye başlaması, onun 1371’de Semerkand’a hâkim olmasından sonradır. Kısa sürede İdil nehrinden, Ganj nehrine, Tanrı dağlarından İzmir ve Şam’a kadar büyük bir coğrafya üzerinde büyük bir devlet kurmuştur. Yaptığı savaşlarda hiç yenilgi yüzü görmeyen ve “Sâhip-Kırân” lakabı alan bu büyük Türk hükümdârı ve onun devleti hakkında bilgi veren kaynakların çoğunluğu şüphesiz Farsça kaleme alınmıştır. Bununla birlikte Arapça kaynaklarda da onun hakkında çeşitli kayıtlar bulunmaktadır. Yerli ve yabancı araştırmacılar dönemin Farsça kaynaklarının çoğunu ve Arapça kaynakların bir bölümünü inceleyip değerlendirerek, Timur ve devleti hakkında çeşitli eserler ortaya koymuşlardır.1 Fakat sadece Arap kaynaklarına dayanılarak Timur üzerine yapılmış çalışmalar sınırlı seviyededir.2 Bu nedenle, çalışmamızda Timur ile bizzât görüşen, Timur ile aynı dönemde yaşayan ve Timur’un ölümünden kısa bir süre sonra eser kaleme alan Arap tarihçilerinin eserlerini inceleyerek, sadece Arap tarihçilerinin gözüyle Timur’un nasıl birisi olduğunu ortaya koymaya çalıştık. Çalışmamızda yararlandığımız Arapça kaynaklarda, Timur’un doğum tarihi, kendisinin veya rakiplerinin ordusundaki asker sayısı ve savaşlarda ölenlerin sayısı gibi, bazı bilgilerin şimdiye kadar kabul edilenlerden farklı olduğu görülecektir. Bu bilgileri, doğruluğunu sorgulamadan kullanmamız, çalışmamızda Timur’u sadece Arap kaynaklarına dayanarak tasvir etmek istememizden kaynaklanmaktadır. Bu farklılıklar üzerinde ayrıntılı olarak durulmamış, bazıları metin içerisinde veya açıklamalar kısmında gösterilmiştir. Timur’un Dünya’ya Gelişi ve Soyu Arap kaynaklarına göre 728 (1327–1328)3 yılında Mâverâünnehr’in Keş şehrine bağlı Hoca Ilgar köyünde dünyaya gelen Timur, Barlas kabilesine mensup olan Turagay’ın oğlu idi (İbn Arabşah, 1986: 39, 47; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 254-255; İbn Hacer, 1998, I: 17; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 428-429). Timur’un soyu ile ilgili olarak kaynaklarda iki farklı görüş hakimdir: Bu görüşlerden birincisine göre Timur asil bir soya mensuptu; yani babası Herat sultanı Hüseyin’in emirlerinden ve devlet erkanından birisiydi, annesi ise Cengiz Han soyundan gelmekteydi (İbn Arabşah, 1986: 45; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 255; İbn Hacer, 1998, I: 17; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 429). İkinci görüşe göre, Timur’un babası, Sultan Hüseyin’in emirlerinden biri olmadığı gibi, aksine ayak takımından birisiydi4 ve dolayısıyla Timur da soylu bir kişi değildi (İbn Arabşah, 1986: 45; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 255; İbn Hacer, 1998, I: 17). İbn Haldûn da Timur’un Cengiz Han soyundan geldiğini söylemekle birlikte, soyunun Cengiz Han’a nasıl ulaştığını bilmediğini ifade etmektedir (İbn Haldûn, 1999, V/5: 470, 493, 515). Timur gerçekten Cengiz Han soyundan gelmiş olsaydı, Timur’un idareyi nasıl ele geçirdiği anlatılırken de ifade edileceği üzere, tahta Cengiz Han soyundan birisini oturtmak ve ülkeyi onun adına yönetmek ihtiyacı hissetmezdi. Timur’un Cengiz Han ile aynı soydan geldiğini göstermek amacıyla sahte bir soy kütüğü düzenlendiği de araştırmacılar tarafından ortaya konulmuştur (Barthold, 1997: 14-15; Aka, 1991:4; 1994: 5-6). Ayrıca, Timur’un “Han” unvanı kullanmayıp Mâverâünnehr bölgesine hâkim olduktan bir süre sonra Moğol hükümdârının kızı ile evlenmesi5 ve bundan dolayı “Gürgân” (Han Güveyisi) lâkabını alması da onun Cengiz Han Soyundan gelmediğinin bir diğer delilidir (İbn Arabşah, 1986: 46; İbn Hacer, 1998, I: 19; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 429). Timur’un İdareyi Ele Geçirmesi Timur’un idareyi ele geçirmesi ile ilgili olarak Arap kaynaklarında geçen ifadeler başlıca iki görüş altında toplanabilir. İbn Arabşah, İbn Tagrîbirdî ve İbn Hacer’in cümlelerini birinci görüş olarak şu şekilde ifade etmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz: Timur 771 (1370) yılında Sultan Hüseyin’i Semerkand’la öldürerek Cengiz Han soyundan gelen Suyurgatmış (Surgatmış)’ı tahta oturttu ve kendisi de “el-Emir el-Kebir” lakabını alarak idareyi ele aldı6 (İbn Arabşah, 1986: 56; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 257–258; İbn Hacer, 1998, I: 19). İbn Haldûn ve es-Sehavî ise, Timur’un Cengiz Han soyundan gelen Mahmud isimli bir çocuğun annesi ile evlenerek, bu çocuğu tahta oturttuğunu ve onun adına ülkeye hâkim olduğunu belirtmektedirler (İbn Haldûn, 1999, V/5: 515, 521; 1979: 403-405; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 46). Bu iki görüşten birincisi, Timur’un tahta çıkmasını daha doğru ifade etmektedir. Ama buradan ikincisinin yanlış olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Bize göre, ikinci görüşün çıkış noktası Timur’un Suyurgatmış’tan sonra Han olarak ilân ettiği Çağatay soyundan gelen, kendisinin Suriye ile Anadolu seferi sırasında yanında bulunan ve Anadolu seferinden dönerken ölen Mahmud Han’dır (elMakrîzî, 1997, VI: 52; İbn Hacer, 1994, II: 226; es-Seyrafî, 1970, I: 457); Timur’un bir kukla han adına ülkeye hakim olduğunu bilen İbn Haldûn ve esSehavî, belki de Suyurgatmış’tan habersiz olarak, Timur’un o anda tahta oturmakta olan Mahmud Han’ın annesi ile evlendikten sonra ülkeye hakim olduğunu ifade etmişlerdir. Timur’un Mahmud Han’ın annesi ile evlenip evlenmediği ya da onu haremine alıp almadığı ayrı bir tartışma konusudur. Timur’un Dış Görünüşü Timur’un dış görünüşü hakkında Arap kaynaklarında doyurucu bilgiler mevcuttur. Bu bilgilere göre, Timur’un boyu uzun, vücudu heybetliydi. Omuzları geniş, başı büyük ve alnı genişti. Elleri ve ayakları iri, kol ve bacakları ise oldukça uzun ve kalındı. Görünüşü acayip ve ürkütücü olan Timur’un, suratı oldukça asık, sağ eli felçli ve sağ ayağı da topaldı (İbn Arabşah, 1986: 126, 450–451; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 162; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 438; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; İbn İyâs, 1983, I/2: 618–19, 709; el-Kalkaşandî, 1987, VII, 330). Gençliğinde yol kesip, suç işlediği günlerden birinde, koyun çalarken bir çoban tarafından omzundan ve kalçasından vurularak topal kaldığı için “Lenk” (Topal) lakabını almıştı (İbn Arabşah, 1986: 42, 44; İbn Tagrîbirdî, 1956: XII, 255; İbn Hacer, 1998, I: 17; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 429). İbn Haldûn ise, Timur’un kendisine söylediğine göre, topal olmasına sebep olan bu ok yarasını gençliğinde yapmış olduğu bir baskın sırasında aldığını ifade etmektedir (İbn Haldûn, 1979: 428). Bu nedenle kendisine Farsça “Timurlenk”, Türkçe “Aksak Timur” denilmekteydi (el-Kalkaşandî, 1987, VII: 330). Kırmızıya çalan beyaz bir teni, parlayan gözleri, uzun ve düz bir sakalı olan Timur’un sesi de oldukça gürdü (İbn Arabşah, 1986: 451; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 438; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 162). İbn İyâs’ın “yuvarlak ve ak düşmüş bir sakala sahipti” ifadesine dayanılarak (İbn İyâs, 1983, I/2: 619) kendisinin ilerleyen yaşlarda sakalının kesim şeklini değiştirdiğini söylemek mümkündür. Seksen yaşlarına gelmiş olmasına rağmen gücü kuvveti yerinde ve oldukça çevik olan, oturup kalkarken hiçbir yere dayanma ihtiyacı hissetmeyen ve hatta namazlarını ayakta kılan Timur (İbn Arabşah, 1986: 216, 451; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49–50; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 162; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 437; İbn Şıhne, 1873: 218–219) gerçek yaşını hiç göstermezdi. Nitekim 11 Rebî‘-ül-evvel 803 (30 Ekim 1400) tarihinde Halep’i aldığı zaman, âlimlere yaptırdığı tartışma sırasında İbn Şıhne’ye “Bugün 75 yaşıma bastım” demiş (İbn Şıhne, 1873: 218) ve Halep’ten hemen sonra fethettiği Dımaşk’ta görüşmüş olduğu İbn Haldûn ise kendisi için “60 ile 70 arası bir yaşta” ifadesini kullanmıştır (İbn Haldûn, 1979: 428). Sağ bacağının topal olması nedeniyle kısa mesafelere bacağını sürükleyerek yürüyen ve uzun mesafelere adamları tarafından taşınan Timur, atına binmek istediği zaman, yine adamlarının omuzlarına alınmak suretiyle atına bindirilirdi (İbn Haldûn, 1979: 428; İbn İyâs, 1983, I/2: 619, 709). Timur’un Kişiliği ve Askerî Yönü Kendine zararı dokunsa bile doğruluktan asla vazgeçmeyen, yalandan ve yalan söyleyenden nefret eden Timur’un, sürekli olarak parmağında taşıdığı yüzüğüne “rastî, rustî” (kurtuluş doğruluktadır) ibaresini nakşetmiş olması (İbn Arabşah, 1986: 451; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 163) ve yazdığı mektupların sonuna da aynı ibareyi içeren damgasını vurması (el-Kalkaşandî, 1987, VII, 330), doğruluğa ne kadar çok önem verdiğinin bir göstergesiydi. Aynı zamanda ciddî, kararlı, sert ve otoriter bir şahsiyete sâhip olan bu hükümdar, kafasına koyduğu bir işi mutlaka yapar ve emirlerinin kesinlikle yerine getirilmesini isterdi. Emrine en ufak muhalefette bulunanın kanını mubah görür ve hiçbir şey onu kararından vazgeçiremezdi. Böylelikle şahsiyetinin zedelenmesine asla izin vermezdi (İbn Arabşah, 1986: 452; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 163; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 429, 438; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49). İbn Arabşah’ın onun hakkında yazmış olduğu şu cümleler, kendisinin bu özelliğini çok daha iyi anlatmaktadır: “Azminin derecesiyle, hedeflediği şeye karşı gösterdiği kararlılık ile plânladığı şeyler hususunda kendisine ters düşen ve muhalefet edenlere karşı tavrıyla ilgili olarak anlatılır ki: Ordusuyla Hindistan’a yöneldiği zaman, karşısına bir kale çıktı. Bu kale, o kadar yüksek ve o kadar muhkemdi ki, güneş tam tepedeyken sanki onu alnından öpüyor, bulutlardan yağan yağmur sanki onun pınarlarından akıyor ve Keyvan Yıldızı gece yolculuğunda bu kaledekilere hizmet ediyordu. İçinde ise küçük ama cesur bir Hintli topluluk vardı. Bunlar ailelerini ve endişe duydukları değerli mallarını ulaşılması güç yerlere taşımışlar ve yanlarında işe yarayacak hiçbir şey bırakmamışlardı. Bu kaleye giden ne bir yol ne de etrafında gece gündüz kalınabilecek herhangi bir yer vardı. Kale öyle bir tepedeydi ki, kendisine doğru gelenlere tamamen hâkimdi ve onlara hiç zorlanmadan karşı koyabiliyordu. Timur, bu kaleyi kuşatmadan ve onu etkisiz hale getirmeden geçip gitmeyi kabul etmedi. ‘Zâten akıllı ve tecrübeli insan arkasında düşmanına sığınabileceği bir yer bırakmayan kimsedir’. Böylece Timur’un adamları uzaktan kaledekilerle çatışmaya başladılar. Kaledekiler rahatlıkla karşı koyuyorlar ve kaleden kolaylıkla her türlü silahla ateş ederek Timur’un askerlerinden her gün birçok adam öldürüyorlardı. Bu kuşatma günlerinden birinde yağmur yağdı ve bu durumda adamlarının ne yaptıklarını merak ederek atına binen Timur, onların çamur içindeki hallerini hiç beğenmedi. Hemen emirlerini çağırtarak kendilerine küfür edip azarladı ve şöyle dedi: ‘Ey nankörler, ey haram yiyenler! Benim çeşit çeşit nimetlerimden istifade ediyor ve düşmanlarıma karşı gevşeklik gösteriyorsunuz! Allah size verdiğim nimetleri haram kılsın ve yaptığınız nankörlüğün cezasını versin! Ey işinin hakkını vermeyen, nimetlere nankörlük eden ve cezayı hak eden himmetsizler! Sizler, sultanların boyunlarına benim ayaklarımla basmadınız mı? Benim iyiliklerim ve ihsanlarımın kanatlarıyla dünyanın ufuklarına uçmadınız mı? Birçok memlekette benim devletimin koruması altında hâkimiyet sürülerinizi otlatmadınız mı? Size sağ elimle hayrı sererken sol elimle üzerinizden şerri defetmedim mi?’ Timur bunları söylerken emirleri başlarını öne eğmişler ve hiçbir cevap verememişlerdi. Bunun üzerine iyice sinirlenen Timur, az kalsın sinirinden ölüyordu. Kılıcını çekti, beride bulunan esirlerin tepesinde sallamaya başladı. Emirlerinin başları eğilmiş, zelil ve perişan bir haldeydiler. Sonra kendine hâkim olmaya çalıştı ve oynamak için satrancını istedi. Bu sırada yanında Muhammed Kavcin adında çok özel konuma sahip birisi vardı ki, bu zat bütün vezirlerden önde gelmekteydi ve tüm emirlerden daha üstündü. Mübarek bir mizacı olan bu kişinin sözü dinlenir ve görüşü kabul edilirdi. Emirler kendisinden araya girerek ricacı olmasını ve bu problemi çözmesini istediler. Muhammed Kavcin de bu istekleri kabul edip, krizi bizzat çözeceğine dair söz verdi ve fırsat kollamaya başladı. Bu arada Timur kaleyle ilgili düşüncelerini söylüyor ve çevresindekilerin fikirlerini almaya çalışıyordu. Ancak herkes Timur’un ileri sürdüğü düşünceyi kabul edip onunkine benzer fikirler ileri sürmeye çabalıyordu. Derken Muhammed Kavcin konuşmaya başlayıp: ‘Allah efendimiz Emir’in ömrünü uzatsın ve kendisine, görüşleri ve bayrağı altında her türlü kaleyi fethetmeyi nasip etsin. Farz etsin ki, bu kaleyi aldık. Ancak bu fetih, bizden birçok güçlü ve kuvvetli insanın ölümüne mal olursa buna değer mi? Bu menfaat bu zahmeti karşılar mı?’ dedi. Timur onun konuşmasına hiç aldırmadan ve cevap vermeden Merkedârilerden Herimelik adında birisini çağırttı. Zebellah gibi olan bu adam çok çirkin, aynı zamanda da oldukça pis ve iğrenç idi. Öyle ki, katran bile onun içtiği çorbaya nazaran süt gibi tertemizdi. Timur’un emriyle Muhammed Kavcin’in elbiseleri bu adama, onun elbiseleri de Muhammed Kavcin’e giydirildi ve ardından Timur, Muhammed Kavcin’in defterlerini ve mübaşirlerini isteyerek, canlı cansız ve mülk-akar tüm mallarını, bahçelerini, köylerini, vakıf mallarını, atlarını, develerini, katırlarını, hizmetçilerini, cariyelerini ve hatta eşlerini de alıp bu pis adama verdi. Ardından da ‘Allah’a ve ayetlerine, sözlerine ve sıfatına, arz ve semasına, bütün peygamberlere ve mucizelerine, tüm velilere ve kerâmetlerine ve kendi başıma yemin ederim ki, herhangi bir kimse Muhammed Kavcin ile yer içer, onunla yürür ve arkadaşlık eder, ona gider ya da onu yanına alır veya kendisiyle ilgili mazeret bildirir ve bana aracı olarak gelirse o kişiyi de onun gibi yaparım’ dedi ve Muhammed Kavcin’i huzurundan kovdu. Tüm nimetleri ile malları elinden alınmış ve onları insanların en zelilinin üzerinde görmüş olan Muhammed Kavcin bu halde ömrünü devam ettirdi. Artık ölüm bile ona böyle bir hayattan daha tatlı, yaşadığı her an bin kılıç darbesinden daha acı geliyordu” (İbn Arabşah, 1986: 459–462). Kendisine muhalefet eden ve emrini yerine getirmeyenlere karşı tavrı böylesine sert ve acımasız olan Timur, her sözünün bir emir olarak algılanmasından hoşlanır ve verdiği emirlerin derhal yerine getirilmesini isterdi. Bu özelliği ile ilgili olarak İbn Arabşah’tan nakledeceğimiz şu cümleleri oldukça ilginçtir: “Çıkmış olduğu bir sefer esnasında, uykusuzluk ve uzun sefer yorgunluğundan dolayı boynu yana doğru bükülmüş ve uyuklar halde olan, ama kendisine kızmak bir yana söz bile söylenemeyecek durumdaki bir askerini uzaktan gören Timur öylesine ‘Ya, bunun kellesini vuracak kimse yok mu?’ dedi ve başka bir şey söylemedi. Bu sırada huzurunda bulunan ‘Allah’ın azap elbisesi giydirdiği ve merhamet koklatmadığı’ Devlet Timur adındaki meşhur emiri hemen yerinden kalkarak o askerin boynunu uçurdu ve Timur’un önüne koydu. Bunun üzerine Timur ‘Yazıklar olsun sana, bu ne feci bir durumdur! Bu kelle de nedir?’ dedi. Emir de ‘Senin uçurulmasını buyurduğun kelledir’ diye cevap verince, bu ifade Timur’un çok hoşuna gitmiş ve emrinin en ufak bir işaretle yerine getirildiğine çok sevinmişti” (İbn Arabşah, 1986: 479). Emirlerinin uygulanması konusunda böylesine hassas olan Timur için, âlimlerle yaptığı tartışmaları anlatılırken de bahsedileceği üzere Halep’teki tartışma meclisinin başkahramanı olan, İbn Şıhne’nin şu ifadesi de oldukça dikkat çekicidir: “Timur, Halep’e tayin ettiği emirlerine ben [İbn Şıhne] ve Kadı Şerafeddin için ‘Bu iki adamı kendinizden bilin. Onlara iyilikte bulunun, ihtiyaçlarını karşılayıp ulûfe bağlayın ve arkadaşlarına da eziyet etmeyin. Bu ikisini kalede bırakmayın ve Sultaniye medresesine yerleştirin’ dedi. Dediklerinin hepsi yerine getirildi ama bizi kaleden indirmediler ve Halep’teki hüküm sâhibi Emir Musa b. Hacı Togay bu durumu, ‘Sizin adınıza endişe duyuyorum, çünkü Timur bir kötülük emrettiği zaman hiç unutmaz, peşini takip eder ve hemen bu emri yerine getirilir; ama bir iyilik emredince peşini takip etmez ve emrettiği kimsenin inisiyatifine kalır’ diyerek açıkladı” (İbn Şıhne, 1873: 222–224). Bu cümleleri İbn Arabşah da eserinde aynen nakletmektedir (İbn Arabşah, 1986: 219). Disiplinsizliğe hiç tahammülü olmayan ve en ufak bir hatayı affetmeyen Timur, şakadan hoşlanmaz ve uzak yakın herkese karşı ciddiyetini korurdu. Bu özelliği ile ilgili olarak verilebilecek en iyi örnek, “On dördündeki dolunay ve batışından önceki güneş kadar güzel” olan eşi Çolpan hakkında bir söylenti duyduğu zaman buna kulak kapatmaması, aksine onu hemen öldürmesidir. Çünkü Timur için burada önemli olan duyduğunun gerçek dışı olup olmadığı değil, o sözün bir kere söylenmiş olmasıydı (es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; İbn Arabşah, 1986: 178, 451, 454, 466; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 162–163). Müthiş bir sezgi gücüne, derin bir sağduyuya sâhip olan Timur’un bu özelliklerine bir de doğru mantık yürütme özelliği eklendiği için asla yanılmaz ve görüşlerinde devamlı isabet ederdi. Bir liderde bulunması gereken bu özelliğinden dolayı insanlar kendisine güven duyar ve onu sürekli takip ederlerdi (İbn Arabşah, 1986: 361, 451–452, 457; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 162–163; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 429, 438). Çok iyi tahkim edilmiş olan Sivas önlerine geldiği zaman, askerlerine “Bana, bu kaleyi 18 günde fethetmemizi sağlayacak hileyi söyleyin” demesi ve gerçekten tam 18. gün şehri ele geçirmesi (İbn Arabşah, 1986: 457; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 429, 433) yukarıda da saydığımız özelliklere sahip olduğunun bir göstergesidir. Böylesine büyük bir ileri görüşe sahip olan Timur’un, aynı zamanda kıvrak bir zekası ve hazır cevap bir kişiliği vardı. Bir bakışta idrak eder, işaretleri hemen anlar; doğru ile yanlışı, gerçek fikrini söyleyenle dalkavukluk yapanı anında ayırt ederdi (İbn Arabşah, 1986: 451–452; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 163; İbn Hacer, 1998, I: 17). Bu nedenle de hayatında sadece iki kez aldatılmıştır. Bunlardan ilki 797 (1394–1395) yılında Emir İdigu (Edigey) tarafından Deşt-i Kıpçak’ta gerçekleştirilmiş ve Timur aldatıldığını fark edince öfkesinden zapt edilemez hale gelmiş ve sinirden ellerini ısırıp, bir daha dönmemek üzere Deşt-i Kıpçak’ı hemen terk ederek Semerkand’a dönmüştür (İbn Arabşah, 1986: 147. Emir İdigu’nun Timur’u nasıl kandırdığı için bk. İbn Arabşah, 1986: 145-146). İkinci kez ise Cemâziyelâhir 803 (Ocak 1401)’de Dımaşk’ı aldığı zaman İbn Haldûn tarafından kandırılmıştır (İbn Haldûn, 1979: 412-416. Bu konu için ayrıca bk. Yüksel, 2001:100-102). Böylesine hırslı olan bu büyük hükümdâr asla pişmanlık duymaz ve hayata daima iyimser bakardı. Mutluluğunu gayet ağırbaşlı bir şekilde yaşar, duygularını asla dışarı vurmazdı. Sözgelimi, görünüşte bir işten kaçınır gibi davranır, fakat içinden o işin olmasını ister ve bunu da kimseye hissettirmezdi (İbn Arabşah, 1986: 128, 451, 457; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 163). Timur’un bu özelliğiyle ilgili verilecek en güzel örnek, Şiraz’da Şah Mansur ile yaptığı savaşta hareminin içine saklanarak bu cesur savaşçıdan kurtulan Timur’un, bu mücadelenin sonunda galip gelmesi ve Şah Mansur’u öldürülenler arasında bulamayınca da çok sinirlenmesi, fakat az sonra bir adamı Şah Mansur’u yakalayıp kafasını keserek ve kendisine getirince, Şah Mansur’un kafasını gören Timur’un, sevindiği halde üzülür gibi görünerek, Mansur’un kellesini getiren askerin boynunu vurdurmasıdır (İbn Hacer, 1998, I: 320; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 261). Sebatkâr olması, karşılaştığı problemleri hemen çözmesi kişiliğini daha da derinleştiriyordu. Askerî yönü anlatılırken de ifade edileceği üzere İbn Arabşah’ın deyimi ile “Kaplan tabiatlı ve aslan duruşlu” olan Timur, cesur ve kahraman insanları bir anda aslan gibi parçalar ve kendisine kibir gösterene haddini bildirmeden, karşısında dikleneneni ise rezil etmeden duramazdı (İbn Arabşah, 1986: 382, 451, 456; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 163). Ankara savaşında Yıldırım Bâyezid’i esir aldıktan sonra kendisine yaptığı muamele güzel bir örnektir: Savaştan sonra huzuruna getirilen Bâyezid’i azarlamış, haremi, maiyeti ve hizmetçilerini tutuklayıp onlara el uzatmıştı. Ayrıca her gün Bâyezid’i huzuruna getirterek onunla eğlenip onu lâf ile kızdırmış ve düzenlediği içki âlemlerine Bâyezid’i zincire vurulmuş halde getirterek, Bâyezid’in kadınları, kızları ve cariyelerine bu âlemde hizmet ettirip şarap dağıttırmış, bunu gören Bâyezid’in dünyası kararmıştır (İbn Arabşah, 1986: 337–340; İbn Hacer, 1994, II: 228; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 293, 435; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 268). Timur’un bu hareketleri yapmasındaki amaç, daha önce Bâyezid’e göndermiş olduğu mektuba karşılık aldığı cevap mektubunun sonunda “... Biliyorum ki, bu söz seni ülkeme getirir, eğer gelmezsen zevcelerin 3 talakla boş olsun, şayet gelir de ben seninle savaşmaz ve senden kaçarsam kendi eşlerim 3 talakla boş olsun” diye yemin eden Bâyezid’e bu sözlerini hatırlatmaktı. Çünkü İbn Arabşah'ın ifadesine göre, kadın adı anmak ve kadın üzerine yemin etmek Türk ve Çağatay boylarının törelerine göre çok büyük bir Ayıp sayılmaktaydı (İbn Arabşah, 1986: 313, 340). Bu büyük fatihin askerî yönü ve dehası incelenmeden kişiliğinin tam olarak ortaya konulamayacağı bir gerçektir. Çünkü onun hayatı hep askerî mücadeleler ve savaşlarla geçmiştir ve o kendisini seferlerine adamıştır. 80 yaşlarına gelmiş olmasına rağmen 807 (1405) yılında Çin’e sefere çıkmış ve bu sefer sırasında da vefat etmiştir. Eşi ve benzeri görülmeyen bir cesaret ve azme sahip olan Timur, cesur ve kahraman kimseleri severdi. Heybetli bir kahraman ve büyük bir savaşçıydı. Ölümden asla korkmaz ve daima ordusunun önünde giderdi. Ansızın bir saldırıya uğradığı zaman, sanki böyle bir saldırıyı bekliyormuş gibi derhal karşı koyardı (İbn Arabşah, 1986: 77, 200, 451, 457; İbn Hacer, 1998, I: 17; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 256; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 429, 438; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49). Daha önce de belirttiğimiz gibi, kurnazlıkta eline kimsenin su dökemeyeceği Timur, harp hilelerini herkesten iyi bilir, düşmanları bu yüzden kendisinden çok çekinirlerdi. Bu özelliği sayesinde en muhkem kale ve şehirleri hemen fetheder, en güçlü orduları kolaylıkla mağlup ederdi (İbn Arabşah, 1986: 85, 126, 160, 200, 320, 351, 361, 456; İbn Hacer, 1994, II: 225; el-Makrîzî, 1997, VI: 47; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 223, 253; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; es-Seyrafî, 1971, II: 209; İbn İyâs, 1983, I/2: 606, 619, 710). Sayılamayacak kadar çok olan örneklerinden birkaçını verecek olursak, Timur’un askerî dehası daha iyi anlaşılacaktır: 800 (1397–1398) yılında Hindistan seferi sırasında atları, Hint ordusundaki fillerden ürken ve ordusu yenilmek üzere olan Timur, hemen dehasını konuşturup üçgen şeklinde, demirden çatallar yaptırıp bunları geceleyin fillerin yolu üzerine attırır,7 sabah olup savaş düzeni alınınca askerlerine geri çekilmelerini emreder, düşman askerleri hezimete uğradıklarını zannederek onları takibe başlar ve demir çatalların atıldığı bölgeye gelince bu çatallara basan filler acıdan ürküp geriye dönerek kendi adamlarını ezerler ve onların yenilmelerine neden olurlar (İbn Arabşah, 1986: 164–166; İbn Hacer, 1994, II: 9–10; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 262–263). Yine Hindistan’daki bir muharebede Timur adamlarına 500 deve yükü kamış getirtir, içlerine yağ doldurtup fitil yerleştirterek filler yaklaşınca bunları ateşleyip fillerin üzerine atmalarını emreder ve filler yanan yağların alevinden ürkerek kaçar, Timur da böylece galip gelir (İbn Arabşah, 1986: 166–167; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 262). Konuyla ilgili diğer bir örnek de kendisinin Dımaşk’ı ele geçirmesiyle alâkalıdır: “Timur Dımaşk’ı kuşattığında, çok sağlam surlara sahip ve çok güçlü bir şehir olan Dımaşk’ın halkı kendisine çok iyi mukavemet göstermiş, hatta 1.000 kadar Timurlu askerini de öldürmüş ve Timur şehri almaya muvaffak olamamıştır. Bunun üzerine, Timur hemen bir hile planlayarak iki adamını göndermiş ve şehirdekilere ‘Emirimiz sulh istiyor, akıllı birini gönderin de sulhu konuşalım’ dedirtmiş, emirleri ile ihtilafa düşen Sultan, Dımaşk’ı kendi kaderine terk ederek Mısır’a dönmüş olduğu için başsız kalan ve ne yapacağını bilemeyen Dımaşk halkı en sonunda Kâdı’l-kudat İbn Muflih’i Timur’a elçi göndermiştir. Timur çok kurnaz davranıp İbn Muflih ile çok yumuşak bir dille konuşmak suretiyle kendisine ‘Bu şehir peygamberler ve sahabeler şehridir. Ben de çocuklarımın ve kendimin sadakası olarak bu şehri Allah Resûlü’ne (SAV) bağışlıyorum. Eğer Dımaşk nâibi Sudun elçimi öldürmeyip beni kızdırmasaydı buraya gelmeyecektim. Zâten Sudun’u yakaladım ve o şu an elimde esir. Geliş amacım sadece buydu ve şimdi yalnızca geri dönmek istiyorum. Ama bana sunulacak dokuzâtı8 almadan gitmem’ diyerek İbn Muflih’i kandırmıştır. Timur’un bu sözlerine kanan İbn Muflih şehre dönünce Dımaşk halkına Timur’u övmüş, onun çok büyük birisi olduğunu söylemiş ve Timur’un kendisine dediklerini aktarmıştır. Bu sözlere inanan şehir halkı arasında da sulh fikri ağır basmış ve şehri Timur’a teslim etmişlerdir” (İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 238–239; İbn Hacer, 1994, II: 137–138, 225–226, 228; el-Makrîzî, 1997, VI: 50–52; İbn İyâs, 1983, I/2: 610–611; el-Kalkaşandî, 1987, VII: 330–331). Savaş hilelerini iyi bilen ve insanları çok iyi tanıyan bu zeki hükümdâr Mardin, Sivas, Amid gibi daha birçok kale ve şehri kurnazlık ve hile ile ele geçirmiş, birçok orduyu da alt etmiştir (İbn Arabşah, 1986: 128, 129, 457; İbn Kâdı Şuhbe, 1977, I: 513). Kendisine hemen itaat eden kişi ve şehirler güvencede olurken, en ufak muhalefette bulunanları mahveden Timur için savaşmak bir zevkti ve muhaliflerinden intikam almaktan büyük bir haz duyardı. Öyle ki, birisinin kendisi ile savaşmak istediğini öğrendiği zaman çok sevinir, gönlü ferahlar ve o kişinin üzerine uçarcasına giderdi (İbn Arabşah, 1986: 111, 169, 459; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; İbn Hacer, 1998, I: 20, 472). Yollamış olduğu elçilerin Mısır sultanı el-Melik ez-Zâhir Berkuk tarafından öldürülmesi üzerine, 796 (1393–1394) senesinde Berkuk’a gönderdiği mektupta Timur kendisini şu şekilde ifade etmiş ve mektubunda ayetlere de yer vermek suretiyle, yaptığı ve yapacağı şeylere ilâhî bir meşruluk kazandırmaya çalışmıştır: “De ki: Allah’ım, ey gökleri ve yeri yoktan vareden, görülmeyeni ve görüleni bilen! Ancak Sen, ayrılığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında hükmedersin.9 Bilin ki, biz Allah’ın öfkesinden yarattığı askeriyiz, gazabı kendilerine helâl olan kimselere musallat ettiği, şakilere acımayan ve ağlayana merhamet etmeyen kimseyiz. Allah bizim kalplerimizden rahmeti çekip almıştır. Vay o kimsenin haline ki, bizim tarafımızda değildir! Muhakkak ki, biz ülkeleri yok ettik, çocukları yetim bıraktık, yeryüzünde fesat çıkardık, aziz olanı zelil yaptık ve topraklarını zorla ellerinden aldık. Eğer bu yaptıklarımız onu işiten kimseye hayal gibi gelirse, onu anlamakta zorluk çekerse kendisine şöyle de: Şüphesiz ki, hükümdârlar bir ülkeye girdiklerinde orayı bozarlar, aynı zamanda zelil ederler.10 Bu bizim sayımızın fazlalığından, cesaretimizin çokluğundan, hızlı koşan atlarımızdan, delip geçen mızraklarımızdan, parlayan ok uçlarımızdan, yıldırım gibi kılıçlarımızdan, dağlar gibi yüreklerimizden ve kumların sayısı kadar olan askerlerimizdendir. Bizler kahraman ve efendiyiz, bizim mülkümüze erişilemez ve komşularımıza zarar verilemez. Onurumuz sonsuza dek en üsttedir, bize teslim olan kurtulur, bizimle savaşan pişman ve bizim hakkımızda bilmeden konuşan cahillik etmiş olur. Eğer siz de emirlerimize itaat eder ve şartlarımızı kabul ederseniz bizim lehimize olan sizin de lehinize, bizim aleyhimize olan sizin de aleyhinize olur. Eğer muhalefet ve isyana devam ederseniz sakın kendinizden başkasını kınamayın. Çünkü kaleler bizden yanadır, onların çok güçlü olmaları bizi durduramaz. Şehirlerin var güçleriyle bizimle savaşmaları kendilerine fayda vermez. Bize ettiğiniz beddualar duyulmaz ve onlara cevap verilmez. Allah dualarınıza nasıl cevap versin ki? Çünkü haram yediniz, bütün insanları mahvettiniz, yetimlerin mallarına el koydunuz, idarecilerden rüşvet aldınız ve kendinize ateşi seçtiniz; bu ne kötü bir sonuçtur! Zulüm İle öksüzlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş koymaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir.11 Tüm bunları yaparak kendiniz için helâk kaynaklarını oluşturdunuz. Âlimleri katlettiniz, eşrafın kanını akıttınız; vallahi bu isyan ve israftan başka bir şey değildir! Siz bununla ateşte ebedî olarak kalacaksınız ve yarın size şöyle denilecektir: Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan, yoldan çıkmanızdan ötürü bugün, alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.12 Ey asiler ve düşmanlar, kendinizi zillet ve değersizlikle müjdeleyin! Bizi kâfir zannettiniz, halbuki bize göre siz vallahi hem kefere hem de feceresiniz. Her şeye gücü yeten ve her şeyi idare eden Allah, bizi size musallat etti. Sizin aziz olanınız bizim katımızda zelildir, çokluğunuz ise bize göre azınlıktır. Çünkü biz doğusu ve batısı ile yeryüzüne sahip olduk ve yeryüzünün tüm gemilerini gasp ettik. Size de gerekeni açıkladık. Perde kalkmadan, harp kıvılcımlarını saçmadan ve yüklerini bırakmadan, her göz sizin için ağlamadan, ayrılık münadisi ‘Bunlardan geriye bir şey kaldı mı?’ diye bağırmadan, sizi iyice sarstıktan sonra zafer çığlıklarını size duyurmadan önce cevap vermek için acele edin! Şimdi onlardan hiçbirini duyuyor musun yahut onların gizli bir sesini işitiyor musun?13 Eğer size elçi gönderiyorsak size insaf ettiğimizdendir. Önceki elçilerimize yaptığınız gibi bunları da öldürmeyin, yoksa önceki âdetlerinize muhalefet ve Allah’a isyan etmiş olursunuz. Elçilere açık tebliğden başka bir sorumluluk yoktur. Size her şeyi açıkladık, cevap vermekte acele edin! Ve’s-selâm” (el-Makrîzî, 1997, V: 349–351; İbn el-Furât, 1936, IX: 371–373; İbn Arabşah, 1986: 155–157; es-Seyrafî, 1970, I: 379–381. Bazı Arap tarihçileri de bu mektubun tamamını vermemekle birlikte ya bir kısmını ya da sadece içeriğini vermektedirler: İbn Hacer, 1998, I: 474; İbn Kâdı Şuhbe, 1977, I: 507–508; İbn İyâs, 1983, I/2: 466). Düşmanlarına böyle hitap eden ve kendisini bu şekilde tarif eden Timur’un, 788 (1386–1387) yılında Isfahan’ı ele geçirdikten sonra şehirde fesad çıkarıp, mallara ve kadınlara el uzatan askerlerinden 6.000 kadarının şehir halkı tarafından öldürülmesi üzerine (İbn Arabşah, 1986: 98–99; İbn Hacer, 1998, I: 319; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 431) sergilemiş olduğu tavır da kendisinin savaş ve intikam psikolojisini çok güzel anlatmaktadır: “Şafak söktüğünde bu uğursuz olayı duyan Timur’un kulağına şeytan üfledi ve Timur hemen öfkeyle yerinden kalkarak zulmüne kılıf aramaya koyuldu. Çılgınca, saldırganca ve aslan gibi kükreyerek şehre yöneldi, oraya varır varmaz da yıkım başladı ve askerlerine ‘kanların dökülmesini, haremlerin kirletilmesini, ruhların çekip çıkarılmasını, işkence edilmesini, malların gasp edilmesini, binaların yıkılıp kabirlerin tahrip edilmesini, ekinlerin yakılıp hayvanların öldürülmesini, çocukların dağıtılıp namusların kirletilmesini, rahmet defterinin dürülmesini ve intikam alınmasını; âlime ilminden, edepliye faziletinden, şerefliye nesebinden Ve hasebinden dolayı hürmet edilmemesini; yaşlıya yaşından, küçüğe küçüklüğünden, garibe garipliğinden, Müslüman’a Müslümanlığından, zimmîye zimmîliğinden, zayıfa zayıflığından, cahile sefaletinden ve hafifliğinden dolayı acınmamasını, kısacası şehirde kimsenin bırakılmamasını’ emretti ve bu emri aynen yerine getirilmeye başlandığında şehir halkı kendilerini bundan hiçbir bedelin veya şefaatin kurtaramayacağını ve sabretmekten başka çareleri olmadığını anladılar. O gün şehirde öldürülenlerin sayısı Yunus Aleyhisselam’ın ümmetinin 6 katı 14 kadardı” (İbn Arabşah, 1986: 99–100). Daha önce de anlatıldığı gibi kararından asla vazgeçmeyen, en ufak bir hatayı affetmeyen ve düşmanlarına hiç acımayan Timur’un, emirlerinden birisi şehirdekilere “Çocukları toplayıp Timur’un yoluna çıkın ve şefaat dileyin, Timur o zaman belki yumuşar ve merhamette bulunur” diye öğüt verince, Isfahan halkı çocukları topladı. Timur gelip bunları görünce: “Bunlar da kim? Eşkıya artıkları mı?” diye sordu. Emiri de “Bunlar masum çocuklardır, anneleri ölmüştür ve babalarının yaptığı katlden sorumlu değillerdir. Efendimiz Timur, onların babalarını öldürmekte haklıdır, ama bu çocuklar kendisinden şefaat ve merhamet dilemektedirler” diye cevap verdi. Fakat Timur bu sözlere hiç aldırış etmeden, atını çocukların üzerine sürdü ve ordusu da onu takip edince çocukların hepsi atların ayakları altında can verdi (İbn Arabşah, 1986: 100–101; İbn Hacer, 1998, I: 319; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 431). Çünkü Timur’un gözünde onlar birer masum çocuk değil, sadece düşmanından geriye kalanlar, kendi deyimi ile “eşkıya artıkları” idi. Timur, Isfahan’da yaptıklarının benzerlerini Delhi, Karabağ, Gürcistan, Tebriz, Sıcistan, Kirman, Şiraz, Harezm, Sivas, Erzincan, Behisni, Antep, Urfa, Malatya, Mardin, Rahbe, Bağdat, Basra, Kufe, Hille, Tikrit, Diyarbakır, Halep, Hama, Dımaşk, Kemah, Ankara, Bursa, İzmir, Kırım, Saray ve Kefe gibi şehirlerde ve Hindistan’dan İstanbul Boğazı ve Kırım’a kadar uzanan birçok memlekette yapmış ve bunların çoğunu yerle bir ederek buralarda insan kellelerinden birçok kuleler yaptırmıştır (İbn Arabşah, 1986: 116, 123–129, 169, 193–194, 196–197, 209, 217, 220, 257, 260, 280- 285, 289, 352, 357; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 218, 222–26, 239–246, 261, 264–268; XIII: 151; İbn Hacer, 1998, I: 20–1, 312, 336, 440, 450, 453, 471–473, 489, 495; 1994, II: 9, 19, 37, 107, 133, 135, 137–139, 148, 208, 225–26; el-Makrîzî, 1997, V: 184, 340, 345, 347, 377, 401; VI: 34, 37–9, 41–43, 50–54, 66, 81; İbn Haldûn, 1979: 403–405; 1999, V/5: 470, 493–494, 516, 522, 536–538; İbn Şıhne, 1873: 207, 210–212, 219–221, 229, 233; el-Kalkaşandî, 1987, I, 507; V: 87; VII: 330, 331, 346, 402–403; IX: 248; XIV: 415; es-Seyrafî, 1970, I: 129, 366, 375, 414; 1971, II: 74–77, 87–93, 150–152, 194; İbn Kâdı Şuhbe, 1977, I: 181, 189, 473, 475, 502–503, 620; 1997, IV: 106, 142, 154–155, 167, 176–177, 191–192, 293, 430–433; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 47–49; İbn elFurât, 1936, IX/1: 346, 350, 362, 366; İbn Dokmak, 1985, II: 264; İbn İyâs, 1983, I/2: 591, 592–601, 612–618, 660). Bunları tek tek anlatmak konumuzun çerçevesini aşacağından sadece çok aşırıya kaçan birkaç ilginç örnek vermekle yetineceğiz: Daha önce yapmadığını bırakmadığı Bağdat’ta, Kurban Bayramı günü her askerinin kendisine bir insan kafası getirmesini emretmiş, kendisine getirilen yaklaşık 100.000 insan kafasından 120 tane kule yaptırmış ve şehirde nehir gibi kıpkırmızı kan akmıştı (İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 261, 266; İbn Hacer, 1998, I: 336, 453; 1994, II: 148, 208; el-Makrîzî, 1997, V: 340; 1997, VI: 66). İbn Kâdı Şuhbe ise Timur’un Bağdat’ta yapmış olduklarını biraz daha abartılı bir şekilde anlatmaktadır: Timur’un “Herkes bir kelle getirsin” emri üzerine adamları, önlerine çıkan herkesin; şehirde kesecek kimse kalmayınca yanlarındaki esirlerin kafasını da kesmeye başlamışlar ve kendisine 800.000 kelle getirerek bunlardan 40 tane kule yapmışlardır. Timur da bunların karşısına geçerek “Selam olsun size, ey şehitler topluluğu! Sizin şehâdet mertebesine ulaşmanıza biz sebep olduk, bunun için kıyâmet günü bize şefâat etmeyi sakın unutmayın!” demiştir (İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 191). Daha önce bahsedildiği üzere doğruluğa çok önem veren, kendisine zarar gelecek bile olsa doğruluktan vazgeçmeyen ve yalandan nefret eden Timur’un, yukarıda adı geçen şehirlerin bazılarını can, namus ve mallara zarar verilmeyeceğine dair aman vererek aldığı halde, Isfahan’da yaptıklarının aynısını bu şehirlerde de yapması ve onları tahrip etmesi kendisinin doğruluk karakteri ile gerçekten çelişmektedir. Ayrıca Timur, savaşırken, düşmanlarını cezalandırırken ve onlardan intikam alırken her türlü davranışı mubah sayıyor ve verdiği sözleri yerine getirmemekte herhangi bir sakınca da görmüyordu. Hattâ bu cesur ve ölümden korkmayan savaşçı, 788 (1386–1387) senesinde Irak-ı Acem sâhibi Şah Mansur ile Şiraz’da yaptığı muharebe esnasında Şah Mansur’un, adamlarından 500 kadarını seçip ölüme meydan okuyarak kendisine doğru saldırması ve askerlerinin Şah Mansur'dan kaçıp kendisini yalnız bırakmaları üzerine kadınların, yani hareminin, içine bile saklanmaktan çekinmemiş ve hayatını kurtarmıştı (İbn Arabşah, 1986: 93–94; İbn Hacer, 1994, II: 319; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 260). Arap kaynaklarına göre hiçbir işini tesadüfe bırakmayan ve daima tedbirli bir hükümdar ve asker olan Timur, kendi topraklarına sırdaşlarını koyar, ele geçirdiği ve geçirmediği tüm memleketlere de casuslarını yollardı. Casuslarının arasında Kahire’de bulunan yardımcısı Atlamış gibi emirler, fakir ve fakih olan Mesud el-Geccanî gibi divanındaki kişiler yâda Dımaşk’taki Sumeysatiyye tekkesindeki Sufilerden bazıları ile hiç beklenmedik tacirler, pehlivanlar, dilenciler, sanatkar ve müneccimler, ozan Kalenderîler, gezgin Haydarîler, denizciler ve cincilerden ihtiyar cadıya kadar birçok kimse bulunurdu. Timur’un “çok tecrübeli, doğu ve batıyı çok iyi tanıyan, hilekârlık ve kurnazlıkta en üst dereceye ulaşmış, dehası sayesinde su ile ateşi bir araya getirip batıl ile hakkı uzlaştırmış, hilekârlıkta Sasan ve Ebu Zeyd’i bile geçmiş, hikmet ve tartışma gücünde İbn Sina’yı susturmuş, mantıkta Yunanlıları alt edip Yunan mantığını tersine çevirmiş ve zıtları bir araya getirmiş” olan bu casusları, bulundukları yerdeki her şeyi ve her olup biteni en ince ayrıntısına kadar anında kendisine bildirirlerdi. Oradaki ağırlıkları ve fiyatları kendisine söylerler, bölgenin kolaylıklarını ve zorluklarını ona tasvir ederlerdi. Bulundukları şehir ve köylerin haritalarını, yollarını, evlerinin planlarını, mesafelerini ve genişliklerini tüm ayrıntıları ile kendisine çizerler ve oradaki emirlerin, ileri gelenlerin, zengin ve fakirlerin isimlerini, lâkaplarını, şöhretlerini, soylarını ve mesleklerini tek tek kendisine bildirirlerdi. Timur da zihnini hep kendisine bildirilen şeyler ile meşgûl eder ve bir şehri aldığı zaman o şehrin ileri gelenlerinden birini çağırtarak: Filanca kişi ne yapıyor? Şu tarihteki falanca kişi ile olan meselesini ne yaptı? Şu olay ne oldu? Filan kişi ile falan kişi kendi aralarındaki kavgayı ne yaptılar? Gibi sorular sorardı. Tabi ki, karşısındakiler çok şaşırır ve bu olaylar cereyan ettiğinde Timur’un orada hazır ve nazır olduğunu zannederlerdi (İbn Arabşah, 1986: 456–457; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; İbn Hacer, 1998, I: 336, 491, el-Makrîzî, 1997, V: 199). Timur, casuslarından bilgi almadan asla hareket etmez ve kendi ordusunda birinin casusu varsa onu hemen tanırdı. Çünkü kendi casusları ve sırdaşları sayesinde yeni doğan her bebekten ve yapılan her gizli şeyden haberi olur, zeki olduğu içinde gözünden hiçbir şey kaçmazdı. Bir yere hareket etmek istediğinde devlet erkânını hemen toplar ve kendileri ile istişare ederek, onlara istedikleri kadar konuşma hakkı verirdi. Bundan asla vazgeçmez ve daima “İnsanlardan istişare eden hiçbir zaman yanılmaz ve düzenli olarak işlerinin sonucunu tartışan kişi asla pişman olmaz. Benim istişare meclisimde herkes istediği kadar konuşsun ve hiç çekinmeden istediği fikri söylesin. Eğer hata ederse bir şey kaybetmez, ama isabet ederse kendisine iki sevap vardır” derdi. Doğru karara varmak için bütün gücünü harcayan Timur ortaya çıkan kararla kendi fikrini birleştirir ve bunun kendi isteğine uygun olmasını isterdi. Bütün görüşler bir noktada ittifak ettikten sonra da bu meclisi feshedip Süleyman Şah, Kumarî, Seyfeddin, Allah Dad, Şah Melik ve Şeyh Nureddin gibi kişilerden oluşan kendi özel meclisini toplardı. Bu mecliste durum inceden inceye bir daha gözden geçirilerek nereye, nasıl ve ne zaman hareket edileceği üzerine ittifakla bir karar alınırdı (İbn Arabşah, 1986: 458; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49). Bu şekilde ince eleyip sık dokuyarak bir yere hareket etme veya sefere çıkma kararı alan Timur, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmaz, harekete geçmeden önce casusları ile yazışarak her türlü tedbiri alırdı. Sadece hareket edilecek yön değil, diğer yönler de mutlaka emniyet altına alınırdı. Hareket sırasında hedef saptırmayı çok iyi beceren, düşmanı, casuslarını ve gözcülerini yanıltmada çok başarılı olan Timur, önce öncü kuvvetleri kararlaştırılan yere gruplar halinde yollar, ardından ana orduyu başka bir yöne gönderir, zaruret olmadıkça gidilecek yerin sırrını kesinlikle hiçbir kimseye vermezdi. Askerlerini bir doğuya bir batıya götürür, çok kalabalık ordusu bir görünür bir kaybolur, bir düzene girer bir bozulurdu. Onların geldiğini gören gözcüler ve öğrenen casuslar hemen efendilerine gördüklerini ve bildiklerini haber verirler ve Timur’un yöneldiği yerin ahalisine, gelen bu tehlikeye karşı hazırlanmaları haberi verilir, ama hiç kimse hiçbir şey anlamadan Timur’un ordusu gelerek orayı anında yerle bir eder veya başka bir yönde başka bir bölgeye ulaştıkları haberi alınırdı. Tabi ki, o bölgenin halkı bundan habersiz olurdu (İbn Arabşah, 1986: 457–459; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49). Mesela Timur, 795 (1292–1293) yılında Bağdat halkının Ahmet b. Üveys’in zulmünden bıkması ve kendisini Bağdat’a çağırması üzerine hemen Bağdat’a yönelmiş ve şehre iki günlük mesafedeki Derbend’e geldiği sırada Ahmet b. Üveys kendisine Şeyh Nureddin Horasanî’yi yollamıştır. Timur, Şeyh Nureddin’i hürmetle karşılayarak “Bağdat’ı senin hatırın için bırakıyorum” demiş ve Sultaniye’ye doğru hareket ederken, Şeyh Nureddin ise bu haberi hemen Ahmed b. Üveys’e müjdeleyerek Bağdat’a yönelmiştir. Sultaniye’ye doğru hareket etmiş olan Timur, bu arada diğer bir yoldan dolaşarak, güney taraftan çoktan Bağdat’a girmiş ama Timur’un Bağdat’a doğru geliyor olmasından dolayı tetikte beklemekte olan Ahmet b. Üveys’in bundan haberi bile olmamıştır (İbn Hacer, 1998, I: 452–453; el-Makrîzî, 1997, V: 338; İbn Kâdı Şuhbe, 1977, I: 473). Burada Timur’un hem Şeyh Nureddin Horasanî’ye hürmet edip, Bağdat’ı kendisinin hatırı için bağışladığını ifade etmesi hem de Bağdat’a ondan önce ulaşarak şehre girmesi yukarıda da anlatıldığı gibi Timur’un savaşırken ve düşmanlarını cezalandırırken yalan söylemeyi ve her türlü davranışı mubah görmesinden ileri gelmektedir. Timur’un askerî dehasını, kurnazlığını ve casuslarını anlattıktan sonra başarısında şüphesiz büyük bir paya sâhip olan ordusu hakkında Arap kaynaklarında geçen ifadelerin de burada zikredilmesi gereklidir. İbn Arabşah ve es-Seyrafî’ye göre Timur’un bir okyanus gibi olan ordusunun ne başı ne de sonu vardı ve askerlerinin sayısı Allah’tan başkasının sayamayacağı kadar çoktu. Bölüğünden ayrılan bir asker, yerini içtima gününe kadar bir daha bulamazdı (İbn Arabşah, 1986: 457, 482; es-Seyrafî, 1971, II: 74). İbn Şıhne, Hâfız el-Harezmî’nin kendisine “Timur’un divanı 800.000 savaşçıyı içeriyor” dediğini ifade etmektedir (İbn Şıhne, 1873: 218; İbn Hacer, 1994, II: 136). Timur’un, zamanın ve olayların getirebileceği tüm tecrübeleri görmüş, her türlü şiddeti ve sıkıntıları yaşamış olan askerleri, dünyayı ve insanları çok iyi tanırlardı. Bu sebeple her türlü çıkmazın üstesinden nasıl gelineceği çok iyi bilirler, en büyük olaylar karşısında bile dehşete düşmezler, kısacası hiçbir engel onları durduramazdı. İbn Arabşah’ın deyimi ile “İneklere yük yükler ve binerler, hatta eşeklere eyer vurup gem takarak Arap atına binenlerle yarışır ve onları geçerlerdi” (İbn Arabşah, 1986: 473–474). Timur’un ordusunda bir yandan merhametsiz ve zalim kişiler, putperest Türkler, ateşperest Acemler ile Müslüman olmayan kâfir, kâhin, büyücü vesair kimseler bulunurken, diğer yandan zarif, edepli ve sâlih kişiler, fazilette örnek olmuş kimseler, âlimler, veliler, Sufîler vesair kişiler de mevcut idi. Ayrıca, büyük ve şiddetli savaşlara katılıp, erkeklerle başa baş savaşan, cesur erkeklerin yaptığı mızrak ve ok atma gibi şeyleri yapabilen kadınlar da vardı. Bu kadınlardan hamile olanlar doğum vakti gelince hemen yolun kenarına çekilip atından inerek, doğumunu yapar ve çocuğunu alarak diğerlerine yetişirdi. Bu şekilde, seferde doğmuş, büyümüş, evlenmiş ve çocuğu olmuş ama yerleşik hayata geçmemiş askerleri vardı (İbn Arabşah, 1986: 476, 479, 481; es-Seyrafî, 1971, II: 75). Sefer emri çıkardığı zaman öğle vaktinden ikindiye kadar gecikenin kellesini vuran ve askerleri, sefere çıkıldığı zaman kaç sene sonra geri dönüleceğini merak eden Timur’un (İbn Arabşah, 1986: 485) “Beş Yıllık Sefer”, “Yedi Yıllık Sefer” diye adlandırılan seferleri vardır. Şüphesiz Timur, yaptığı savaşlarda askerî dehasının ve askerî konulardaki bu titizliğinin meyvelerini toplamaktaydı. Gerçekten de İbn Kâdı Şuhbe, Timur’un, yaptığı sayısız savaşlarda ne bir kez hezimete uğradığının ne de geri çekildiğinin kaydedilmiş olduğunu ifade etmektedir (İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 440). Volga nehrinden, Ganj nehrine, Tanrı dağlarından İzmir ve Şam’a kadar geniş bir alanı ele geçiren ve Osmanlı Sultanı Bâyezid, Memlûk Sultanı Ferec ve Altın Orda Hanı Toktamış gibi kimseleri alt eden ve karşısında hiç kimsenin duramadığı Timur’a haklı olarak “Sultanları ve Melikleri Kahreden Adam Yedi İklimin Sâhib-Kırânı “Denizlerin ve karaların Kahramanı “Meskûn Memleketlerin Sâhibi” (İbn Arabşah, 1986: 452; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 163; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 440) gibi lâkaplar takılmıştır. Timur’un İlim ve Âlimlere Karşı Olan Tavrı Okuma-yazması olmayan ama Türkçe, Farsça ve özellikle de Moğolcayı çok iyi konuşan Timur (İbn Arabşah, 1986: 455; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 438) ilmi, âlimleri, şeref sâhibi kimseleri çok sever ve onlara saygıda kusur etmezdi. Bu kimseleri kendisine yakın ve herkesten üstün tutar, kendileriyle tartışıp görüşlerini alarak herhangi bir konuda doğru yolu bulmaya çalışır ve onlara faaliyetlerinde yardımcı olurdu (İbn Arabşah, 1986: 454; İbn Hacer, 1994, II: 229; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 163; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 438; İbn İyâs, 1983, I/2: 710). Sanatında mahir kişilere tutkun olan Timur, bütün zanaat ve meslek sâhiplerine, yaptığı işin büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakmadan sâhip çıkardı. Bunu yaparken de sadece yapılan işin faydalı olup olmadığına önem verirdi (İbn Arabşah, 1986: 454; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 163; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49). Bu nedenle fethettiği ülke ve şehirlerdeki âlimleri, erdemli kişileri, meslek ve zanaat sâhiplerini aileleri ile birlikte başkent Semerkand’a götürür ve sanatlarını orada icra etmeleri için elinden geleni yapardı. Bu sebeple Semerkand, dönemin en güzel şehirlerinden biri haline gelmiştir (İbn Arabşah, 1986: 293, 470; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 183; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 48; İbn İyâs, 1983, I/2: 615–616). Semerkand’a değişik yapı ve farklı dizaynlarda muhteşem saraylar yaptırmış, bu sarayların içine ve duvarlarına kendisinin portrelerini çizdirmiştir. Bunların yanında, melikler, emirler, âlimler vesair kişilerle yaptığı sohbetleri, sultanların kendisinin huzurunda el-pençe durmasını, askerlerini, av ve savaş sahnelerini, Düşmanların hezimetlerini tasvir eden manzaraları da resmettirmiştir. Buralarda ayrıca hanımları, çocukları ve torunlarının resimlerine de yer verilmiştir. Timur tüm bu resimleri kendisinden habersiz olanlara kendini tanıtmak ve haşmetini göstermek amacıyla yaptırmıştır (İbn Arabşah, 1986: 465). İnşa ettirmiş olduğu bu büyük ve sağlam sarayların etrafına ve Semerkand’ın muhtelif yerlerine eşsiz bağlar ve bahçeler düzenlettirmiş ve bunların içine en değerli meyve ağaçlarını diktirmiştir. Timur, bir yere gittiği, bir sefere çıktığı ve askerleri Semerkand’ı boşalttığı zaman şehir halkının hepsi bu bahçe ve bağlara gelirlerdi. Çünkü bunlardan daha harika ve daha güzel piknik ve mesire alanları yoktu. Bunlara, “İrem Bağı”, “Ziynetü’d-Dünya”, ”Cennetü’l-Firdevs” ve “el-Cennetü’l-Ulyâ” gibi adlar veren Timur, Semerkand sırtlarında, keşif yolu üzerinde yaptırdığı geniş bağ içine inşa ettirmiş olduğu saraya “Taht-ı Karaca” ismini koymuştur. Bir yandan Bağdat, Dımaşk, Halep gibi birçok şehri yerle bir edip yakan, diğer yandan ise başkenti Semerkand çevresinde oldukça güzel kasaba ve şehirler yaptıran Timur, bunlara Bağdat, Dımaşk, Şiraz, Sultaniye, Hıms gibi önemli şehirlerin adını vermiştir (İbn Arabşah, 1986: 465; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 441–442; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 50). Bu büyük fatihin tarihe olan sevgisi, anlatılabilecek türden değildi. Meclisinde devamlı tarih, siyer ve geçmiş hükümdârların hayatını anlatan kitaplar okunurdu. Bunu bir meleke haline getirmişti ve tekrar okundukça hoşuna giderdi. Böylece derin bir tarih bilgisine ulaşmış olan Timur, kendisine tarih okuyan kimse hata yaptığı zaman bunu hemen fark eder ve düzeltirdi (İbn Arabşah, 1986: 452, 455; İbn Tagrîbirdî, 1956, XIII: 163; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 438). Timur’un tarih bilgisini daha iyi anlayabilmek için meşhur tarihçi İbn Haldûn ile olan görüşmesinin mutlaka incelenmesi gerekmektedir. Timur’un tarihe olan sevgisinin yanında, şahsiyeti, kabul çadırı ve âdetleri hakkında da ilginç ve önemli bilgiler yansıtan bu görüşme incelendiğinde, Timur’un, tarihi ve âlimleri ne kadar sevdiği ve onlara karşı nasıl olumlu bir tavır içerisinde olduğu açıkça görülecektir. Ancak bu görüşmeyi detaylı bir şekilde anlatmak çalışmamızın sınırlarını aşacağından dolayı özet olarak aktaracağız: Tarihe karşı derin bir sevgi duyan Timur, Dımaşk’ı kuşattığı zaman, İbn Haldûn’un Mısır Sultanı Ferec ile şehre gelmiş olduğunu ve Sultan Mısır’a döndüğü halde onun hâlâ şehirde bulunduğunu (İbn Haldûn, 1979: 405–408; İbn Arabşah, 1986: 252; İbn İyâs, 1983, I/2: 609) casusları sayesinde öğrenmiş ve kendisiyle barış görüşmesine gelen İbn Muflih’e onun şehirde olup olmadığını sormuş, bunun üzerine de İbn Haldûn Timur’un yanına gitmiştir. İbn Haldun’u gayet güzel bir şekilde ağırlayan Timur, ona ülkesi ve tarih ile ilgili ilginç sorular yöneltmiş ve İbn Haldûn da bunları cevaplamıştır. İbn Haldûn’un vermiş olduğu bazı cevaplarla tatmin olmayan Timur, o konudaki kendi görüşleri ile İbn Haldun’u şaşırtmıştır. Bu arada aralarında oldukça samimi bir hava oluşmuş, Timur İbn Haldûn’a karşı oldukça sıcak davranmış, onun tüm isteklerini yerine getirmiş ve hatta Mısır’a dönmesine bile izin vermiştir (İbn Haldûn, 1979: 408–425. Bu görüşmenin detayları için bk. Yüksel, 2001: 98–106). Ele geçirdiği memleketlerdeki âlimleri toplayıp Semerkand’a götüren Timur’un, İbn Haldûn’a Mısır’a dönmesi için izin vermesi, kanaatimizce kendisinin tarihe olan sevgisinden, İbn Haldun’un büyük bir tarihçi olmasından ve Timur’u etkilemesinden kaynaklanmaktadır. Timur’un ilginç bir özelliği daha vardı: Âlimleri toplayarak çözümü yok gibi görünen problemleri önlerine koyar ve o konuyla ilgili bazı genel şeylerden bahsederdi ki, orada hazır bulunanlar Timur’un bu ilmi okumuş olduğunu zannederlerdi. Ardından da âlimlere konuyu tartışmalarını emreder ve sorularıyla onları sıkıntıya sokardı. Bunu genellikle de fethettiği şehirlerdeki âlimlere, onlara işkence etmek ve ölümlerine sebep olmak amacıyla yapardı (İbn Arabşah, 1986: 214, 457; İbn Şıhne, 1873: 213; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 47, 50). 11 Rebî‘yülevvel 803 (30 Ekim 1400) tarihinde Halep şehrini aldığı zaman, içlerinde İbn Şıhne’nin de bulunduğu âlimler ve kadıları toplayarak yaptırdığı tartışma Timur’un soruları ile ulemayı sıkıştırmasına çok güzel bir örnektir. Bu tartışmayı özetle İbn Şıhne’nin kendi ağzından nakledeceğiz: “Bizi [ulema ve kadıları] çağırttı, huzuruna geldik ve oturmamız emredildi. Kendi ulemasının ileri geleni el-Mevlâ Abdulcebbar b. Allâme Numaneddin aracılığı ile bize: ‘Semerkand, Buhara, Herat vesair şehirlerdeki ulemaya sorduğum ve cevap veremedikleri soruyu soruyorum. Yalnız onlar gibi olmayın! En iyiniz ve en bilgilinizden başkası bana cevap vermesin ve ne konuştuğunu bilsin. Çünkü ben âlimlerle çok içli dışlı oldum, onlar hakkında çok bilgim ve dostluğum, ayrıca da çok eskiye dayanan bir ilim aşkım var!’ dedi. Timur’un sorularıyla ulemayı sıkıştırdığını duymuştuk ve bunu da onların ölümlerine ve işkence çekmelerine sebep olmak için yapıyordu. Kadı Şerafeddin Musa el-Ensarî benim için dedi ki, ‘Bu bizim üstadımız, bu memleketin hocası ve müftüsüdür, sadece Allah’tan yardım diler, ona sorun’. Bunun üzerine Timur sordu: ‘Dün sizden ve bizden ölenler oldu, peki hangisi şehittir? Sizden ölenler mi, bizden ölenler mi?’ Bunun üzerine hepimiz sustuk kaldık ve kendi kendimize ‘Onun âlimleri sıkıntıya sokuşu işte bu!’ diye söylendik. Herkes susmuştu ki, Allah bana cevabı hemen gösterdi ve ‘Aynı soru Hz. Muhammed’e de soruldu, ben de onun gibi cevaplandırırım’ dedim. Timur bana dönerek, Abdulcebbar’a ‘Bu adam benim sözümle alay mı ediyor? Peygamber Efendimize sorulan soru ve onun cevabı nedir?’ dedi. Ben de ‘Peygamber Efendimize ‘Ya Resûlullah birisi samimi inançla, biri cesaretle, öteki ise gösteriş için savaşıyor; hangimiz Allah yolundayız? Diye sordular. Resulullah da ‘Kim Allah lafzını yüceltmek için savaşırsa o şehittir’ diye cevapladı dedim ve ‘Dün sizden ve bizden kim Allah lafzını yüceltmek için savaştı ve öldüyse o şehittir’ diye ekledim. Bunun üzerine Timur ‘güzel, güzel’, Abdulcebbar da ‘Ne güzel dedin’ dedi... Ve Timur’dan sorular, bizden de cevaplar arka arkaya geldi. Kendisinin son sorusu ‘Hz. Ali, Muaviye ve Yezid hakkında ne diyorsunuz?’ şeklinde oldu. Kadı Alemuddin el-Kufsî, ‘Üçü de müçtehiddir’ deyince Timur çok kızdı ve ‘Haklı olan Hz. Ali’dir, Muaviye zalim, Yezid ise fasıktır. Siz Halepliler Dımaşk ehline tabisiniz. Onlar Yezidîdirler ve Hz. Hüseyin’i katletmişlerdir’ dedi...” (İbn Şıhne, 1873: 213–215; İbn Arabşah, 1986: 214–216). Es-Sehavî de bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Timur Halep’te, kaleyi de alınca ulemayı toplayıp onlara eziyet etmek için Muaviye ve Yezid hakkında ne düşündüklerini sordu. Kadı Alemuddin el-Kufsî de ‘Hz. Ali içtihat etti iki sevap aldı, Muaviye içtihat etti ama içtihadında yanıldı bir sevap aldı’ diye cevap verince, Timur çok kızdı. Musa el-Ensarî eş-Şafiî de ‘Muaviye’ye lanet caiz değildir, çünkü o sahabedir’ dediğinde de Timur ‘Sahabe kime denir?’ diye sordu. O da ‘Hz. Muhammed’i görene denir’ diyerek cevap verdi ve bunun üzerine Timur, ‘Yahudi ve Hıristiyanlar da onu gördüler, peki onlar da mı sahabe?’ diye sordu. Kadı Şerafeddin de ‘Müslüman olması gerekir’ diyerek, ‘Bazı kitapların haşiyesinde Yezid’in lânetlenmesinin caiz olduğunu gördüğünü’ ekledi ama Timur yine kızdı...” (es-Sehavî, (tarihsiz), III: 47). Hz. Ali, Muaviye ve Yezid konusunu Dımaşk’ta da tartıştıran Timur’un Dımaşk âlimlerine sorduğu diğer bir soru ise ‘İlim derecesi mi yüksek, mezhep derecesi mi’ idi (İbn Arabşah, 1986: 261, 263). İbn İyâs ise Timur’un âlimleri sevdiğini ve kendine yaklaştırdığını, sonra da onları çok kötü bir şekilde öldürdüğünü, Bağdat ulemasından sayılamayacak kadar çoğunu ve Mısır âlimlerinden de büyük bir sayıyı katlettiğini söylüyor Ve “Kadı’l-kudat Sadreddin el-Munavî’yi bir çuvala koyarak Zap suyunda boğdu” diyerek15 buna örnek vermiştir (İbn İyâs, 1983, I/2: 710). Kanaatimize göre, Timur’un âlimleri soruları ile sıkıştırdığı ve baskı altına aldığı doğrudur. Çünkü Timur, Sünni İslâm inancına sâhip olmasına ve İran’da Sünni politikalar izlemesine rağmen, vermiş olduğumuz örneklerden de anlaşılacağı üzere Dımaşk ve Halep’teki âlimlerle yaptığı tartışmalarda sanki ateşli bir Hz. Ali taraftarı gibi davranmış ve âlimleri de birer Yezid taraftarı oldukları havasına sokarak onları azarlamak ve onlara kızmak sureti ile kendilerine sıkıntılı anlar yaşatmıştır. Ama her ne kadar bazı Arap kaynaklarında Timur’un âlimleri öldürdüğü ifade edilse de, daha önce de belirttiğimiz gibi, Timur’un fethettiği ülke ve şehirlerdeki âlim ve sanatkarları toplayıp Semerkand’a götürerek ilim ve sanatlarını orada icra etmeleri için kendilerine her türlü imkanı sağlamış olması, kendisinin âlimlere verdiği değerin bir göstergesidir. İbn Arabşah’ın isimlerini zikrettiği Timur’un seçkin devlet adamları, âlimleri ve sanatkarları onun, çevresinde büyük âlimler olduğunun ve onlara değer verdiğinin bir kanıtıdır. İbn Arabşah’ın Timur’un çevresindeki âlim ve sanatçıların isimleri ve özellikleri hakkında yazmış olduğu satırları aktarmakta yarar vardır: “Emirleri ve vezirleri: Bunlar sayılamayacak kadar çoktur. En önemlileri bu kitapta adı geçmiş olanlardır [İbn Arabşah burada daha önce adları geçen Süleyman Şah, Kumarî, Seyfeddin, Allah Dad, Şah Melik ve Şeyh Nureddin gibi kişileri kast ediyor] ve Timur, yetiştirmiş olduğu 3. kuşak emir ve vezirleri döneminde ölmüştür. Kâtipleri: el-Hâce Mahmud b. eş-Şehâb el-Herevî, Mesud el-Simnânî, Muhammed es-Sağrıcı, Taceddin es-Selmânî, Alâ’uddevle, Ahmed et-Tusî ve diğerleri. Sır Kâtibi: Kalemi, Timur’un kılıcından keskin olan, zamanının kadısı ve Arap-Fars dünyasının en faziletlisi Mevlâna Şemseddin. İmamı: Abdulcebbâr b. en-Numan el-Mutezilî. Memleketin önde gelen âlimlerinden: Mevlâna Kutbeddin, Hâce Abdulmelik ve amcasının oğlu Hâce Abdulevvel ve diğerleri. Tarih ve kıssa okuyucusu: Mevlâna Ubeyd. Fakihleri: (Semerkand’ı istilâ ettiği günlerden) Mevlâna Abdulmelik; el-Hidâye müellifinin evlâtlarından olan bu zat aynı anda hem ders okutur, hem satranç ve tavla oynar hem de şiir yazardı. Numaneddin el-Hârezmî; daha önce adı geçen Abdulcebbar’ın babası olan bu zata II. Numan (Ebu Hanife) denirdi Ve âmâ idi. Hâce Abdulevvel; bu kişi Mevlâna Abdulmelik’in amcasının oğlu idi ve amcasının oğlundan sonra Mâverâünnehr’de riyaset kendisine geçmişti. Abdulmelik’in oğlu Mevlâna İsâmeddin b. Abdulmelik. Muhakkikleri: Sadeddin et-Taftâzânî, Seyyid Şerif Muhammed el-Curcanî. Muhaddisleri: Timur Suriye’ye gelmeden önce Suriye’den Mısır’a, oradan da Anadolu’ya kaçan ve Timur tarafından Anadolu’dan getirilen Şeyh Şemseddin Muhammed b. el-Cezerî ve Kur’ân-ı Kerim’i 100 ciltlik bir eserde tefsir etmiş olan büyük âlim, müfessir, muhaddis ve hâfız olan Muhammed el-Zâhid el-Buhârî. Kıraat âlimleri: Yukarıda adı geçen el-Cezerî ve el-Buharî ile Mevlâna Fahreddin. Ses ve kıraat yönüyle çok güzel Kur’an okuyucuları ve hâfızları: Abdullatif el- Dâmganî, Mevlâna Eseduddin, eş-Şerif el-Hâfız el-Hüseynî, Mahmud el-Mıhrık el-Harezmî, Cemaleddin Ahmed el-Harezmî, Abdulkadir el-Meragî; bu zat musikî ilminde de üstat idi. Vaiz ve kelamcıları: Mevlâna Ahmed b. Şemsu’l-e’imme es-Serâî; ona Arap, Fars ve Türk kelamcılarının şahı denilirdi ve devrinin en önemli bilim adamıydı. Mevlâna Ahmed el-Tırmızî ve Mevlâna Mansur el-Kağanî. Hattatları: es-Seyyid el-Hattat b. Bendegir, daha önce adı geçen Abdulkadir, Taceddin el-Selmânî ve diğerleri. Müneccimleri: Bazıları vardı ki, çok meşhur ve yetenekli idiler ama Mevlâna Ahmed’den başkasının ismini hatırlamıyorum. Bu kişi hem tabip, hem bakırcı hem de müstehric idi ve bana ‘Ben 200 senelik zîc cetveli çıkardım’ dedi. Aramızda geçen bu konuşma 808 (1405–1406) senesinde olmuştu. Kuyumcuları: el-Hâc Ali eş-Şirâzî, el-Hâc Muhammed el-Hâfız eş-Şirâzî ve diğerleri. Oymacıları: Bunlar geniş bir topluluk ve en iyileri Altun idi; sanatında bir harikaydı. Yüzük taşlarını nakşeder ve yeşim ile akiği yakuttan daha güzel bir şekilde oyardı. Satranççıları: [Bunları Timur’un satranca karşı olan sevgisini anlatırken aktaracağız]. Mutribleri: Daha önce adı geçen Abdulkadir el-Meragî, oğlu Safiyüddin, damadı Nesrin, Kutb el-Mevâsılî, Erdeşir el-Cenkî ve diğerleri. Nakkaşları: Çok kişi vardı. En üstünleri Abdulhayy el-Bağdadî idi ve sanatında çok mahirdi. Cam ve bakır nakışçıları: Bunlar sayılamayacak kadar çok ve her biri kendi döneminin en iyisi ve harikası idiler. Bu kişilerin hepsi de üstün vasıflı kimselerdi ve yetenekleri anlatılmakla bitmezdi. Burada yazmış olduklarım tanıdıklarımdan isimlerini hatırlamış olduklarımdır. Öte yandan tanımadığım veya tanıyıp da isimlerini hatırlayamadığım kişiler de sayılamayacak kadar çoktu” (İbn Arabşah, 1986: 466–470). Yukarıda ismi geçen, dönemin en üstün ilim ve sanat adamlarının Timur’un hizmetinde olmalarına bakarak Timur’un gerçekten ilimi, sanatı ve bunlarla uğraşan kimseleri sevdiği ve onları koruyup gözettiği rahatlıkla söylenebilir. Timur’un Hâkimiyet Anlayışı Yüce bir himmete sâhip, mülk ve saltanata karşı da büyük bir hırsı olan Timur, adamlarının anlattığına göre daha koyun çalıp yol kestiği, adamlarının ve teçhizâtının çok az olduğu günlerde bile yeryüzündeki bütün melikleri öldürmek ve dünyanın hükümdârlığını ele geçirmek istiyordu. Bu yüzden adamları da kendisini ahmak ve aklı kıt olarak değerlendiriyorlardı (İbn Arabşah, 1986: 42; İbn Tagrîbirdî, 1956, XII: 256; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 50). Ama bu, kendisinin ahmak ya da aklının kıt olmasından değil, aksine karakterindeki liderlik vasfından ileri geliyordu. Çünkü Türk-Moğol kültüründe yetişmiş bir liderin, kısaca “Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar olan her yerin hâkimi olmak” olarak tanımlanan Türk Cihan Hâkimiyeti Düşüncesi’nden, “Gökyüzünde tek bir güneş varken yeryüzünde nasıl iki hâkim olabilir” inancından habersiz olması ve bunlarla çelişen bir hükümdârlık kurmak istemesi düşünülemezdi. Böyle yanlış bir düşüncenin ortaya çıkmasına da asla meydan vermemiş olan Timur, Suriye’ye sefere çıktığı zaman Halep’e yolladığı ve Mısır sultanının elinde esir bulunan yakını ve emiri Atlamış’ı istediği mektubunda da “Kendisinin dünyadaki tek hükümdâr olduğunu, dünyadaki diğer meliklerin kendisine itaat etmesi gerektiğini” söylemiş ve Mısır sultanına “Diğer melikler benim hizmetçimdir, siyaset onların işi değildir, Çerkezler siyasetten ne anlar?” demişti (İbn Arabşah, 1986: 198). Böyle mutlak bir hâkimiyet anlayışına sâhip olan ve bunu fiilen de uygulayan Timur, ne yazık ki, meşru bir hükümdâr değildi. Ama Çağatay soyundan gelen bir sultan adına ülkeyi yönetiyor, bütün karar ve emirleri kendisi veriyordu (el-Makrîzî, 1997, VI: 52; İbn Hacer, 1994, II: 226; es-Seyrafî, 1970, I: 457; 1971, II: 31; İbn Arabşah, 1986: 56–7). Daha önce de belirtildiği, Çağatay soyundan gelen Suyurgatmış’ı tahta oturtarak kendisi sadece “el-Emir el-Kebir” lakabı ile yönetimi ele almış ve idarenin mutlak hâkimi olmuştu. İbn Arabşah’ın deyimi ile Suyurgatmış onun yanında “Çamura batmış eşek” gibiydi (İbn Arabşah, 1986: 57). Timur, her türlü imkan ve güç elinde olmasına rağmen Çağatay soyundan gelen birisini neden tahta oturtmak ve onun adına ülkeyi idare etmek ihtiyacı hissetmişti? Bu sorunun cevabı Çağataylıların hâkim olduğu o bölgede, Cengiz soyuna olan bağlılığın tartışılamaz olmasında ve hükümdâr olabilmek için mutlaka Cengiz Han’ın soyundan gelmenin şart olmasında yatmaktadır. Bu durum, dönemin Arap tarihçilerinin de dikkatini çekmiştir. Nitekim İbn Arabşah da Cengiz Han’ın soyunun “Türklerin Kureyş’i” olduğunu, kimsenin onlardan önde gelmeye gücünün yetmediğini ve onların elinden bu itibarı alamayacağını söyledikten sonra, “Eğer birinin buna gücü yetebilseydi bu kişi tüm bu memleketleri fetheden ve tüm yolları deneyen Timur olurdu” demektedir (İbn Arabşah, 1986: 56–57). Bu sebeple de hem Türk-Moğol gelenekleri ve hem de İslâm kültürü içinde yetişmiş bir Müslüman olan Timur için Cengiz Han kanunları şeriattan önce gelmekteydi. Timur bu kanunları esas alır ve siyasî işlerini onların üzerine bina ederdi. Yani Cengiz kanunları Timur için “İslâm fıkhı ve Hz. Peygamberin yolu gibi” idi. Bundan dolayı Müslüman ülkelerdeki birçok âlim Timur’un, şeriatça küfür sayılan bu kanunlara uygun davranışlarına fetva vermişler ya da vermek zorunda kalmışlardır (İbn Arabşah, 1986: 455; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 438–439; es-Sehavî, (tarihsiz), III: 49). Bu konuda İbn Arabşah ile İbn Kâdı Şuhbe, “Şeyh Hafızuddin Muhammed el-Bezzâzî ve Alâeddin el-Buharî gibi birçok âlimin, Timur’u ve Cengiz kanunlarını İslâm’a üstün tutan bu kişileri tekfir ettiklerini” ifade etmektedirler (İbn Arabşah, 1986: 455; İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 439). Fakat Timur’un Müslüman olmadığını, İslâm dinine tamamen karşı olduğunu söylemek de imkansızdır. Çünkü Timur’un Müslüman olduğu şüphe götürmemekteydi. Din büyüklerine saygıda kusur etmez, âlimlerle dinî konularda sohbet eder, onların görüşlerini alır ve onlarla beraber namaz kılardı. Kendisi daha ilk yıllarında bile Horasan’ın meşhur şeyhlerinden olan Şemseddin Fahurî16’yi ziyaret etmeye giderek, kendisine bir keçi hediye götürmüştür. Şeyh Fahurî’nin huzurunda diz çöküp edeple oturan Timur, arzu ettiği şeyler için Şeyh’ten dua etmesini istemiş, Şeyh de bu isteğini kabul ederek Timur için dua etmiştir (İbn Arabşah, 1986: 70–71, İbn Hacer, 1998, I:17). Hatta İbn Kâdı Şuhbe’ye göre tüm azametine rağmen Timur, Allah’tan başkasından korkmayan ve çok sert bir kişi olan Hoca Abdulevvel’den çekinirdi. Abdulevvel sohbet sırasında kendisine “Hayır, ya Emir! Sen sus, ben konuşacağım!” bile derdi. Yine bir gün Timur “Zekat nasıl verilir?” diye sorduğunda, Abdulevvel “Sana zekat vermek düşmez, çünkü sana farz olan şey, gasp etmiş olduğun haram malları sâhiplerine geri vermendir. Herkese hakkını geri verince sana hiçbir şey kalmaz ve fakir olursun. Böylece sana, zekat almak ve insanlara el açmak caiz olur” diye cevap verince, Timur hiç bir cevap verememişti (İbn Kâdı Şuhbe, 1997, IV: 442). Yani, Timur için her ne kadar Cengiz yasaları, İslâm yasalarından, diğer bir deyişle şeriattan daha önce gelse de Timur tamamen Müslümanlıktan uzak bir kişi değildi. Din adamlarına saygıda kusur etmez ve onların nasihatlerini dinlerdi. Ama bir yandan da İslâm dinini kendi siyasî amaçları için iyi bir şekilde kullanır ve yaptıklarına dinî bir meşruluk verirdi. |


Araş. Gör. Musa Şamil YÜKSEL