| 6 Ekim 1923 |
|
Konuya hakim değilken; Refet Paşa`nın ve askerlerinin İstanbul`a gelmesiyle İstanbul`un kurtuluşunun gerçekleştiğini düşünür ve `6 Ekim nereden çıktı?` derdim. Oysaki daha sonraları Mudanya Mütarekesi`nin imzalanmasına rağmen İstanbul`daki işgalin (çok etkisizleşmiş olsa bile) devam ettiğini; fakat `zaptiye işlerinin` bize verildiğini öğrenmiştim. Doğrusunu isterseniz müthiş bir anlamsızlık. Lozan`da barış antlaşması imzalanmasaydı işgal devam mı ediyor olacaktı?.. Aslında `mütareke` demek; savaşan orduların silahlarını bırakmaları ve barış anlaşmasının imzalanmasını beklemeleri demektir. Eğer barış görüşmelerinde bir anlaşma sağlanamazsa; ordular silahlarını yeniden alır ve savaşa devam eder. Mudanya Mütarekesi sonrasında böyle bir savaş olasılığı pek kalmamış olmasına rağmen; İstanbul`daki işgal bir yıl kadar devam edecektir. (Herhangi bir etkisi olmasa bile...) x x x Doğrusu; müttefiklerin Mondros Mütarekesi koşulları uyarınca; İstanbul`u düzen sağlamak bahanesi ve geçici kaydıyla işgal etmeleri de mantık ve uluslararası hukuka aykırı bir eylemdi. Zira; Osmanlı imparatorluğu; Suriye Cephesi`nde 1. Dünya Savaşı`nı kaybetmesine karşın Doğu Cephesi`nde ve Çanakkale`deki savaşları kazanmıştı ve İstanbul işgal edilmemişti. Gerçekten 1453`ten 13 Kasım 1918`e dek; tam 465 yıl Osmanlı İmparatorluğu`nda kalmıştı. Fakat Mondros Mütarekesi`nde Rauf Orbay kendisine dayatılan ağır koşulları kabul etmek zorunda kalmıştı. Özellikle mütareke metninin 7. Maddesi; müttefiklere `gerekli gördükleri bölgeleri geçici kaydıyla` işgal yetkisini vermekteydi. Zaten imparatorluğun idam fermanının son noktası da bu 7. Madde olmuştu. İstanbul da bu anlayış çerçevesinde 13 Kasım 1918`de; `geçici` kaydıyla `fiilen` işgal edilmiş ve bu fiili işgal 16 Mart 1920`de; İngiltere`nin İstanbul`u `resmen` işgal etmesine kadar sürmüştü. Dünya üzerinde savaş sırasında işgal edilmeyen bir başkentin; mütareke masasında işgal edilmesi rastlanan bir durum değildir. 1. Dünya Savaşı`nın `suçlusu` sayılması gereken Almanya`nın başkenti Berlin de; Avusturya`nın başkenti Viyana da savaş sonrasında işgal edilmemişti. Fakat İstanbul bu acı kaderi yaşamak zorunda bırakılmıştı. `Batılı`nın çifte standartlarının ilginç bir örneği... X x x 13 Kasım 1918`deki işgal; sözde `geçici` idi ama kendine `Selanik Fatihi` denilmesinden pek hoşlanan Fransa`nın Doğu Orduları kumandanı General d` Esperey haysiyet kırıcı bir `şov` yapmıştı. Askerlerini Sirkeci`den karaya çıkartmış ve bu askerlerin önünde iki dizginini iki Senagalli askerin tuttuğu beyaz bir atla Sirkeci`den Beyoğlu`na kadar bir `zafer yürüyüşü` yapmıştı. Bando eşliğinde ve top sesleri arasında gerçekleşen bu yürüyüşe İstanbul`un gayrı Müslimlerinin yaşadığı semtlerde büyük tezahürat yapılmıştı. 8 Şubat 1920`de yaşanan bu olayın yanıtı; bir gün sonraki `Hadisat` gazetesinde `Kara Gün` başlığıyla Süleyman Nazif`in kaleminden verilmişti: `... Fransa Kralı 1. Fransua`yı Şarlken`in mahpusundan kurtarmış ve koca Viyana şehrini defalarca sarmış bir ümmetin kader defterinde böyle bir elem verici satır da varmış. Herhalde geçicidir.` (Türkçeleştirerek alıntıladım TA.) Refet Paşa bu ucuzluğa kaçmadı. Askerlerini Kabataş`tan karaya çıkardı ve başlarına geçerek; Tophane, Karaköy, Eminönü, Divan yolu, Beyazıt üzerinden Fatih`e gelerek Fatih Sultan Mehmet türsende yürüyüşü noktaladı. Bu kez roller değişmişti. Galata Köprüsü`nün Beyoğlu tarafında müthiş bir sessizlik ve korku egemenken; köprünün Eminönü tarafında hiç yaşanmamış bir sevinç gözleniyordu. İstanbul askerlerini bağrına basıyordu... X x x Fakat İstanbul`un `resmen kurtuluşu`; 6 Ekim 1923`te Şükrü Naili(Gökberk) Paşa`nın kumandasındaki ordu birliklerinin İstanbul`a girmesiyle gerçekleşti. Gerçekten Lozan Antlaşması`nın imzalanmasından ve onaylanmasından sonra; yaklaşık 5 yıldır İstanbul`da yuvalanan müttefik kuvvetler; Dolmabahçe rıhtımında Türk bayrağını selamlayarak teknelerine bindiler ve gemilerine geçerek İstanbul`u terk ettiler. İstanbul`un Türk-Müslüman halkı bir bayram daha yaşarken; işgal sırasında; evlerini, sofralarını, yataklarını yabancı subaylara açan `işbirlikçiler` müthiş bir korku içindeydiler. Bu görev subayların bir bölümünün çocuklarını ellerine alan kimi kadınlar; Dolmabahçe sırtlarında `bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz?` diye ağlaşıyorlardı. İşbirlikçilerin değişmeyen kaderi... X x x Kaderin ilginç bir cilvesi olarak; aynı gün yani 6 Ekim 1923`te Damat Ferit Paşa, Nice`de öldü. Ulusal mücadeleye karşı olan ve baltalamak için tüm olanaklarını kullanan bu kişinin; aynı gün ölmesi `kaderin cilvesinden` başka neyle açıklanabilir ki?.. Bugün Tags:
|


Gerçekten;