| 57. ALAY |
|
  Avustralyalı aile Çanakkale'ye gidiyor, üç gün oralarda farklı ruh haletleri içerisinde geziyorlar ve söz verdikleri üzere Ankara'ya dönüyor ve Tekin Paşa'nın evinde misafir oluyorlar. Akşam olmuş ve bir ara Tekin Paşa mutfağa geçmiş. İçeriden yüksek sesle yaşlı olan erkek misafirinin heyecanlı heyecanlı bir şeyler söylediğini duyuyor.   -        Bu evet bu komutan bizi esir almıştı!   Tekin Paşa heyecanla içeriye giriyor. Ayağa kalkmış olan bu yaşlı Avustralyalının, şaşkınlık içerisinde gözlerini duvardaki Tekin Paşa'nın babası olan Hüseyin Avni Bey'in askeri üniformalı,kalpaklı resmine dikmiş olduğunu görüyor. Yaşlı Avustralyalı bir kez de Tekin Paşa için yineliyor sözlerini.  - Bu duvarda resmi olan komutan bizi esir almıştı Çanakkale Savaşında. Tekin Paşamız büyük bir şaşkınlık içerisinde babasından kalan ve Çanakkale Savaşında bir esirden alınmış bir kutu içersindeki eşyaları getiriyor odaya. Avustralyalı yaşlı adam şimdi daha bir heyecanla atılıyor ;   -        Bunlar benim eşyalarım.   Kutuda bir pipo, Fil dişi kaplı bir İncil, bir dürbün ve silah var. Tekin Paşa resimdeki kişinin babası olduğunu söylüyor. Ve başlıyorlar Yarbay Avni Hüseyin Bey'i konuşmaya. Şimdiye kadar babasını hep silah arkadaşlarından dinleyen Tekin Paşa, ilk kez bir yabancının ağzından babasını dinliyor. Babasının arkadaşlarının kendisine anlattıklarına göre bir gün çadıra iki Anzaklı esir getirirler, onlardan bilgi almaya çalışırlar ve onlara son derece iyi davranırlar. Üzerlerindeki eşyaları alırlar, fakat onlara başka ikramlarda bulunurlar.   Ama gösterilen bu iyi niyet hareketlerine rağmen esirler saatlerce titrer dururlar. O zaman İngilizlerin bu durumuna oradaki askerler bir mânâ veremezler. İşte tam bu muammanın çözülme zamanıdır. Tekin Paşa hemen bu durumu sorar:   - Babamın çadırında neden saatlerce titrediniz?  Misafirin cevabı enteresandır:   Bakın bu gün hayattayım, diğer arkadaşımda Avustralya'da yaşıyor. Babanız, bize bir misafir gibi muamelede bulundu. Bu günümüzü ona borçluyuz. Çadırdaki bu asil muameleden sonra hicap duydum; bizzat babanıza söylemedim. Fakat bizi esir alanlarla işaretle anlaştım. Şimdi de size burada anlatıyorum. Çıkartmadan bir gün önce Limni Adası'nda bizlere hitap eden ordu komutanı, "Sakın Türklere esir düşmeyin ve ölene kadar çarpışın. Çünkü Türkler yamyamdır sizi yerler, " demişti.   Bizlerde o gün esir düştüğümüzde çadırda yenileceğimiz saati beklerken, Türkler tarafından hiç beklemediğimiz centilmenlikle karşılaştık. Ve bu savaşta asil bir milleti yakından tanımış ve vatanları için ne büyük fedakarlıklara katlandıklarını görmüş olduk. İşte Mehmetçiği aradan yıllar geçmesine rağmen hayırla yad eden düşmen askeri. Ve işte bizim kahraman, kahraman olduğu kadar güzel ahlak sahibi biricik askerlerimiz, komutanlarımız.   Herhalde bu anlatılanlardan sonra 57. Alay komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey'i ziyarete gitmek istersiniz. O zaman hemen size yerini tarif edeyim. Alçıtepe Köyünden Anafartalar ve conkbayırına doğru arabanızı sürdüğünüzde yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuktan sonra 57. Alaya doğru gelirsiniz. 57. Alay şehitliğinie gelmeden az önce sağa doğru bir yolun ayrıldığını görürsünüz.   Ne yazık ki arabaların giremediği bu toprak yolun kenarında küçücük bir tabelada "Hüseyin Avni Bey" yazar. 5 dakikalık yayan bir yürüyüşle tüm Gelibolu sırtlarına hakim bir yamaçta gururla yatan kahraman 57. Alayımızın şehit komutanı ile karşılaşırsınız. Ruhları şad olsun. Allah şefaatlerini hepimize nasip etsin.  YARBAY HASAN BEY   25 Nisan kara çıkartması tüm şiddetiyle devam ediyordu. Bahara daha yeni yeni merhaba diyen güzelim deniz kıyısı ve fundalıklar şimdi insanların kanlarına bulanıyor, top mermilerinin havaya kaldırıldığı toz toprakla adeta Gelibolu'nun yüzey şekli değişiyordu.   Osmanlı Ülkesi'nin dört bir yanından buralara savaşmak için gelen nice Mehmetçik vardı. Hepsi farklı kokular ve güzelliklere sahip bu yiğit delikanlılar, tam da bu bahar mevsiminde, farklı bir gözle bakmasını bilenler için ayrı bir baharın manzaralarını çiziyorlardı bu Mehmetçikler beklide ileride şahadet şerbetini içecek ve Allah'ın onlar için vaat ettiği cennet bahçelerinde o en güzel bahar çiçeklerini gördüklerinde, Çanakkale'deki kan deryaları içindeki cepheleri hatırlayacaklardı.   Gelibolu kara savaşlarının başladığı ilk günlerde, yarımadanın güneyinde ileri hatlarda bulunan 26. Alayın taburları, karşılarındaki kendilerinden 9 misli kalabalık askere karşı mücadelelerini kahramanca sürdürüyorlardı. Hatta 9. tümene ait 8 adet bölük, ilk gün yapılan savaşlarda düşmanın iki taburu karşısında yapayalnız kalmıştı. Bunun üstüne üstlük 27 Nisan tarihinde Morto Koyu civarından Fransızlar da Kerevizdere bölgesine doğru taarruza geçmişlerdi. Buradaki birliklerimize takviye gerekiyordu. Gelibolu'nun kuzeyindeki 5 ve 7. Tümenlerin bu bölgeye sevk emri verildi. 5. Tümene bağlı olan 17. Piyade Alayı deniz yolu ile Kilya'ye geldi. 9. Tümenin emrine verilen bu birlik yayan olarak Eceabat ve Kilitbahir'dan geçecek ve Havuzlar mevkiinde konaklayacaktı.   Anlatacağımız olayın kahramanı Yarbay Hasan Bey birliğinin tam önünde atıyla ilerliyordu. Bu vaziyette Kilitbahir Köyü'nün tam ortasındaki meydan çeşmesine kadar gelmişlerdi. Bu köy meydanının diğer köydekilerden pek bir farkı yoktu. Ormanlıkta çocuklar koşuşuyor, birkaç kişi kovalarını doldurmak için çeşme başında bekliyor, ileride birkaç kadın bir şeyler yıkıyorlardı. Bu sırada meydana gelen bir hadise Yarbay Hasan Bey'in dikkatini çekti. Üzeri yara bere içerisinde olan , vücudundaki tüylerin büyük bir kısmı dökülmüş, adeta iki büklüm bir köpek çeşmenin yalağına doğru yaklaşmaya başladı. Onun bu feci haline gören su başındakiler hayvanı çeşme başına yaklaştırmadılar ve uzaktan taş atarak yanlarından kovdular. Çeşmeye yaklaşıp su içemeyeceğini gören zavallı hayvan tam boynunu bükmüş oradan uzaklaşırken olayı saniye saniyesine takip eden Yarbay Hasan Bey hemen atından indi ve hayvanın yanına yaklaştı. Köpeğin üzerindeki yaralar ve yaralardan akan irinlere aldırmadan onu kucakladı ve doğru çeşmenin yanına götürdü. Önce güzelce susuzluğunu giderdi köpeğin, ardından bir bir yaralarını temizledi. Az sonra da karnını doyurup hayvanı yanına alarak oradan uzaklaştı. Şimdi birliğinin başındaydı Hasan Bey ve aldığı emre uyarak Kerevizdere Cephesine gidiyordu.   O günden sonra Hasan Bey bu köpeği bir daha hiç yanından ayırmadı. Adını Canberk koymuştu. Canberk kısa zamanda bu yeni hayatına alıştı. O Mehmetçiklerin yanından hiç ayrılmıyor, onlarla birlikte şiddetli çatışmalara katılıyor, top gülleleri etrafta patlarken kahraman Türk askeri ile birlikte düşman siperlerine atılıyordu. Kısa zamanda tam mânâsıyla iyileşmişti Canberk. Tüyleri yeniden çıkmaya başlamış, tüm yaraları kapanmıştı. Askerler komutanları Hasan Bey'in bu köpeğe neden bu kadar ilgi gösterdiğini merak ediyorlardı. Bir gün dayanamayarak bir tanesi sordu ;  "Efendim bu köpeğe neden bu kadar itina ediyorsunuz?"  "Evet itina ediyorum, çünkü Cenab-ı Hakk'ın yarın Kıyamette bana bu köpeğe neden merhamet etmedin? diye sormasından korkuyorum. "  Bu bölgeye sevk olunalı uzun bir süre olmuştu. Hemen her gün bitmek tükenmek bilmeyen çağrışmalara katılıyorlardı. Özellikle Fransızlarla çarpışmalarından gırtlak gırtlağa birbirlerine giriyorlardı. Düşman sayısı çok fazlaydı neredeyse ardı arkası kesilmiyordu. Bazı geceler Türk siperlerine ani baskınlar düzenliyorlardı. Ama Canberk geceleri nerdeyse gözünü hiç kırpmıyor ve gece baskınlarını, ortalığı velveleye veren havlamaları ile hemen haberdar ediyordu.   11 Temmuz günü de sabahtan itibaren şiddetli siper çarpışmaları ile başladı. Önce Fransızlar taarruza katlılar. Mehmetçik zorlansa da bu hayasızca akını püskürmesini bilmişti. Derken bu kez de Mehmetçik taarruza geçti ve düşmanı saklandıkları siperlerinden sökmeye muvaffak oldu. Düşman geri siperlere doğru kaçıyordu. Mehmetçik bu siper savaşını da kazanmıştı. Ortalık Fransız askerlerinin cesetleri ile doluydu. Mehmetçikler ortalıkta koşuşuyor, kimileri yaralı olan arkadaşlarını sargı yerlerine yetiştirmeye çalışırken kimileri de şehit olan arkadaşlarının defin işleri ile uğraşıyorlardı. Hasan Bey de askerlerinin arasında onların bu faaliyetlerini izliyor, gerekli direktifleri veriyordu. O sırada bir Fransız askeri dikkatini çekti. Ölü gibi boylu boyunca yatan askerde hafif bir kıpırdama olmuştu. Hasan Bey askerin yaralı olduğunu düşündü. Eğer yaralı ise hemen hastahaneye kaldırmalıydı. Osmanlı askeri, karşıdaki düşmanı bile olsa eğer yardıma muhtaçsa ona elini uzatmasını bilirdi. Çanakkale savaş hatıraları bunun yüzlerce örneği ile doludur. Hasan Bey'de dininden aldığı bu yüce ahlak ve şefkat hisleriyle yerde yatan Fransız askerine doğru yaklaştı. Tam yarası var mı ? diye ona doğru uzanmıştı ki , hiçbir yarası olmadığı halde ölü numarası yapan ve bir elinde kaması ile bekleyen kalleş düşman askeri, elindeki kamayı Yarbay Hasan Bey' in göğsüne sapladı. Hasan Bey derin bir ah çekerek yere yıkılıvermişti. Şaşkınlık içersinde ne olduğunu anlamayan Mehmetçikler hadiseye müdahale ettiler ama geç kalmışlardı. Komutanları yerde yatıyor, yarasından oluk gibi kan akıyordu. Yanına yaklaşan askerlerine fısıltı halinde "Allah şahidimdir ki bu Fransız'a kötü bir niyetle yaklaşmadım"  dediği duyuldu.   Uzaklardan bir havlama sesi duyuldu birden. Askerler sesin sahibini iyi tanıyorlardı. Canberk olanca hızıyla oraya geldi ve velinimetini o halde görünce hemen yanına çöküverdi. Sahibinin ellerini yalıyor, kalkmasını istiyor, adeta gözlerini onun gözlerinden ayırmıyordu. Derken alay imamı da geldi. Hasan Bey'in yanında Kur'an okumaya başladı. Daha yeni başlamıştı ki, Hasan Bey birden bire ; İmam Efendi "La havle vela kuvvete illa billâhil aliyyil azîm" 33 kere okuyunuz dediğini duydu. İmam Efendi okurken Hasan Bey'de bunu tekrar etmeye çalıştı. Artık Hasan Bey'in gözleri buğulanmaya, o güzel çehresi solmaya başlamıştı. Birden silkinir gibi oldu. Gözleri sanki yanındakileri değil ufku takip ediyordu. Sonra başını yanındakilere çevirmeden,gözleri hala öteleri takip eder bir biçimde fısıltıyla   "Beni ayağa kaldırınız! " dedi. Askerleri, Komutanlarının bu son emrini de hemencecik uyguladılar ve Hasan Bey'in koltuklarına girerek kaldırdılar. Üstü başı kan içinde, son anlarını yaşamakta olan Yarbay Hasan Bey, "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" dedi. Yüzünde derin bir tebessüm oluşmuştu. Ve bu vaziyette iken dudaklarından şu sözler döküldü:   "Niye Zahmet Buyurdunuz ya Resûlallah?..."   Bu sözler Hasan Bey'in son sözleri olmuştu. Kahraman komutan askerlerinin kolları arasına yığıldı. Aslında bu bir yığılma değil, Kainatın Efendisiyle birlikte ötelere doğru kanatlanmaydı. Oradaki tüm Mehmetçikler gözlerinden akan sicim gibi yaşlarla öylece kalakalmışlardı. Uzun süre kıpırdayamadılar. Derken içlerinde toparlananlar, komutanlarını buraya, şehit edildiği yere gömmeleri gerektiğini söylediler. Mehmetçikler öncelikle yere uzattıkları Yarbay Hasan Bey'in üzerine bir Türk bayrağı örttüler. Sonrada hemen oracığa mezar kazmaya başladılar. Onlar bu işlerle uğraşa dursun, Yarbay Hasan Bey'in yanından bir nebze olsun ayrılmayan Canberk'de Yarbay Hasan Bey'in üzerine örtülen bayrağın altına girmiş bir Kıtmir gibi onun ayaklarının yanına uzanmıştı.   Askerler kazma işini bitirince dualarla bayrağı açtılar. Yarbay Hasan Bey'in naşını alacak ve ebedi istirahatgahına yerleştireceklerdi. Canberk'i kenara çekmek ve Hasan Bey 'in naşını kaldırmak istediler, ama köpek kımıldamıyordu bile. Canberk'i şöyle bir tutup kaldıralım dediler fakat birde ne görsünler, Canberk çoktan velinimeti Hasan Bey'in yanında hayata gözlerini yummuştu. Askerler ikinci bir şaşkınlık içerisinde kalmışlardı. Önce Hasan Bey'i tekbirlerle defnettiler. Ardından Hasan Bey'in ayak ucuna köpeği Canberk'i de gömdüler.  Şimdi ikisi birlikte huzur içerisinde bir yarın başında yatıyorlar.   Ne mutlu bir varlık ki Canberk, sahibine karşı sadakatin en güzelini sergiledi. Sahibi bir kutlu eli tutmuş O'nun arkasından giderken, o da sahibini yalnız bırakmayarak bu dünyada olduğu gibi ahiret yolculuğunda da onu takip etti. Ve belkide bu gün biz insanlar tarafından imrenilecek bir makama erdi. Tarihte nice insanın yerinde olabilsek keşke dediği bir ikinci Kıtmir oldu. Ne mutlu bizlere ki , Medine'ler den buralara kadar gelerek dedelerimizi yalnız bırakmayan ve her başımız sıkıştığında "Ben sizlerleyim" diyen bir Peygambere (s. a. s) sahibiz; ve yine ne mutlu ki Peygamberin himayesini bu derece kazanmış atalarımız var. Bu anlatılanlardan sonra ise bize düşen vazife ve bizim sergilememiz gereken ahlaki tavırları her halde söylememize gerek yoktur.  Ne mutlu bu güzel insanlara lâyık birer torun olabilenlere. Şimdi soruyorum sizlere, bu anlatılanlardan sonra kaçınız gitmek istemez 17. Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey'in yanına? Onun ve sadık köpeği Canberk'in beraber yattıkları ve Yüce Rabbimizin manen teşrif ettiği o mübarek beldeye. Hepimiz isteriz dediğinizi duyar gibi oluyorum. Onu ilk tanıdığımda ben de istemiştim yanına gitmeyi. Kendisini hiç tanımıyoruz, aramızda 87 koca yıl vardı ama aşkla istiyoruz kabrini ziyaret etmeyi. Bir akrabamızın mezarını ziyaret etmekten çok neredeyse. Ama Yarbay Hasan Bey'in kabri sanki her kişi değil, er kişiler ziyaret etsin denircesine o kadar da göz önünde değil. Ama bulmakta da zorlanmayacağınızdan eminiz. Ecebat-Seyyid Onbaşı ve Havuzlar üzerinden Alçıtepe köyüne gelirken birkaç km kadar önce sağa doğru bir toprak yolun ayrıldığını göreceksiniz. On dakika kadar bu toprak yolu takip edin. Az ilerde solda yolun 500 m kadar dışında bir tarlanın içinde bir yarın başında beyaz badanalı duvarları ile mübarek kabri göreceksiniz. Ruhun şad olsun ey büyük komutan ve canımız kurban olsun seni karşılamak için gelenlerin yoluna.  Kaynak : Sırlı Olaylar- Ramazan Hub  http://www.kitapelinizde.com/book/kitap/722328/tarihte_yasanmis_sirli_olaylar.htm |


