| 2.ABDÜLHAMİD'İN HAL FETVASINI M.AKİF Mİ YAZDI? |
Nuri SağlamDr. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ehmed Akif`in Sırat-ı Müstakim ve Sebilü`r-Reşad dergilerinde yayımladığı birçok yazısında `Mehmed Fahreddin` müstearını kullandığını, II. Abdülhamid`in hal` fetvasını da bizzat Akif`in yazmış olduğunu tespit etmiş ve bu önemli tespiti Zaman`ın 01.11.2009 tarihli Pazar ekinde edebiyat kamuoyuyla paylaşmıştık. Konuya vakıf olanların meseleyi anladığına hiç kuşku yok. Ancak anlamayanlar yahut birtakım saplantılar veya kaygılar dolayısıyla anlamak istemeyenler elbet bulunacaktır. Bu cümleden olarak yine Zaman gazetesinin 29 Kasım tarihli Pazar ekinde Dr. Suat Mertoğlu`nun varsayımlarla ve tahfifkâr ifadelerle kaleme aldığı yazısına cevap hakkımızı da burada kullanmış olacağız. Evvelâ Sayın Mertoğlu`na o röportajı telaş etmeden yeniden okumasını tavsiye ederim. Zira Mehmed Fahreddin müstearının Âkif`e ait olduğunun delili, yazarın sadece `kendisinden Arnavut olarak söz etmesi ve bu yazıların Akif`in meşrebine uygun yazılar olması`ndan ibaret değildi. Mehmed Fahreddin, Âkif gibi Arnavut`tu lâkin mesele bu kadarla kalmıyordu. Mehmed Fahreddin`in dedesi Âkif`in dedesi gibi ümmî ve halis bir Arnavut`tu. Mehmed Fahreddin, Âkif gibi Kur`ân`ı ezberlemiş, ruhuna nakşetmiş, siyeri, fıkhı, tefsîri, hadîsi okumuştu. Mehmed Fahreddin, Âkif gibi Arapça, Farsça ve Fransızcaya son derece hâkimdi. Mehmed Fahreddin, bütün yazılarında Âkif gibi özellikle Sa`dî ve Lamartine`e daima öne çıkarıyordu. Bununla beraber Mehmed Fahreddin imzalı yazıların, Safahat`ta birebir manzum karşılığı olan tonlarca örnek vardı ki o röportajda birkaç tanesini nakletmiştik. Ayrıca `meşrep` kelimesini de kullanmamış `Muhtevası, üslûbu, beslendiği doğulu ve batılı kaynaklar ve bunlar arasında özellikle Sa`dî ile Lamartine`i öne çıkarışı, Fransızca, Farsça ve Arapçaya hâkimiyeti, Mehmed Âkif`le ardarda ve zaman zaman yer değiştiren tefsirleri, hutbeleri ve özellikle de dinine ve mukaddesatına tecavüz eden batıcı yazarlara karşı takındığı o kahredici tarz-ı tahrîri, bütün bu yazıların aynı kalemin mahsulu olduğunu açık bir şekilde gösteriyor.` demiştik. Demek ki mesele `meşrep` meselesi değil `üslûp` meselesi imiş... Mertoğlu yanılıyor O halde `Mehmed Fahreddin` imzasının Âkif`e ait olduğuna şüphe bırakmayacak ikinci bir delil daha sunalım. Nitekim Mehmed Fahreddin imzalı yazıların birinde şu cümlelere yer verilmektedir: `... Ben mekteb-i âlîde tahsîl ederken Marsilyalı olan Fransızca muallimi ders esnasında -münasebet düşsün düşmesin mutlak- İslâmiyet aleyhinde müstehziyâne iki damla zehir saçacaktı. Bu zehir damlalarını kalbimize dökmedikçe rahat edemezdi. Ben yetim bir çocuk olduğum ve tahsil için can verdiğim hâlde dayanamadım. Kemâl-i nefret ve istikrâh ile mektebi terkte muztar kaldım...` Mekteb-i Âlî adında müstakil bir mektebin olmadığı, bununla beraber Mehmed Âkif`in Mülkiye Mekteb-i Âlîsine girdiği fakat babası Tahir Efendi`nin vefatından sonra geçim derdi yüzünden Mülkiye Mekteb-i Âlîsinden ayrılmak mecburiyetinde kaldığı da kaynaklarda kayıtlıdır... Sayın Mertoğlu, söz konusu yazısında Mehmed Fahreddin`in zaman zaman `Alay Müftüsü` unvanını kullanmasından dolayı `bu imzanın müstear bir isme ait olduğu düşünülemez.` diyor. Kendisine Türk Edebiyatı dergisinin Aralık 2009 sayısındaki yazımızı okumasını öneririz. Nitekim Mehmed Fahreddin, `Alay Müftüsü` unvanını kullandığı ilk yazısında `... Benim fetvâ vermek haddim değilmiş! Alay imamı imişim! Müftü sıfatıyla tanımazlar imiş! O alay müftülük unvânını Abdülhamid kaldırdı. Çünkü onu hal` ile tehdîd ediyormuş! Yerine alay imâmeti unvanını getirdi. Yok, Abdülhamid`in hilâfetle hâlâ bir münasebeti varsa o da bu cehl-i mürekkeblerin itikadıdır...` demekte ve `alay müftüsü` unvanının o sıralarda zaten bulunmadığını belirtmektedir. Diğer bir deyişle gerçekte var olmayan bir askerî unvanı kullandığını ve dolayısıyla kendisinin orduda görevli gerçek bir muvazzaf olamayacağını bu `cehl-i mürekkeblerin` gözüne sokmaktadır. Demek oluyor ki `imza sahibi görev yeri belli olan bir devlet memuru` da değilmiş... Gelelim ithaf şiirine. Evvelâ Mehmed Fahreddin `şiirleri de olan bir yazar` değildir. Sadece bir şiiri vardır. Dokuz dörtlükten oluşan bu şiirini de `Hem-derd ve hem-vicdânım Âkif`e` ithafıyla yayımlamıştır. Üstelik bu şiiri, Mehmed Akif`in daha önce `Yâr-ı cânım Hoca Fahreddin`e` ithafıyla yayımladığı şiirine cevap olarak yazmıştır. Her iki şiir de Aruzun `mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün` kalıbıyla yazılmıştır. Kafiye sistemleri aynıdır. Bununla beraber muhteva ve üslûpları da birbirine çok yakındır. Mehmed Fahreddin, Akif`tir Kaldı ki böylesine uzun ve başarılı bir şiire imza atan bir şairin, bundan başka hiçbir şiir yazmamış olması nasıl açıklanabilir? Ayrıca Mehmed Fahreddin`in ithafındaki `hem-vicdan` ibaresi de Sayın Mertoğlu`nun iddiasının tam tersine her iki şiirin aynı şahsa ait olduğuna delalet eden bir başka hususiyettir! Zira `hem` ön edatı ortaklık ifade eden Farsça ve Arapça bileşik sıfatlar yapmak için kullanılır. Bu tür bileşik sıfatların en bariz hususiyeti ister soyut ister somut isimlerden yapılmış olsun bir şekilde ölçülebilir olmalarıdır. Ancak `vicdan` ölçülebilir bir mefhum olmadığı gibi kişiye özel bir mahiyeti haizdir. Bu yüzden sözlüklerde `hem-vicdan` şeklinde ortaklık ifade eden bir bileşik sıfat yer almamaktadır. Dolayısıyla söz konusu ithaftaki `hem-vicdan` ibaresi şiirin aynı şahsa ait olduğunu ifade etmek için özellikle kullanılmıştır... Dr. Mertoğlu`nun Mehmed Fahreddin`in Âkif ile derin fikir ayrılıkları olduğu ve Mehmed Fahreddin`in görüşlerinin mecmua tarafından paylaşılmadığı iddiası da tamamen mesnetsizdir. Zira derginin 167. sayısında `Sırât-ı Müstakim` imzasıyla yayımlanan not, iddia edildiği gibi Mehmed Fahreddin`in yazısında ortaya konan görüşün paylaşılmadığını ima için değil, söz konusu görüşlerinden dolayı Âkif`i `Hac ve zekatı, kurbanı kaldırıyor?!` diye zulmen ve cehlen ithama kalkışan `cehl-i mürekkebler`e meram anlatmak için yayımlanmıştır. Sayın Mertoğlu ayrıca `Akif`in bu şekilde teknik anlamda yeni ictihad sayılabilecek görüşler ileri sürdüğü bilinmemektedir.` diyor. Bunu söylemeden önce keşke Âkif`in tefsirlerine ve vaazlarına şöyle bir göz gezdirme ihtiyacı hissetseydi... Eşref Edib`in bahsettiği sohbet meclisine ise evvelâ Eşref Edib`in kendisi katılmamıştır. Çünkü Mehmed Fahreddin`e dair söylediklerini, hastalığı sırasında Âkif`i ziyarete giden Bursalı Hacı Ziya Bey`in lisanından nakletmektedir. Üstelik hiçbir inandırıcılığı bulunmayan bu ifadelerin en kayda değer yanı `Mehmed Fahreddin`in Mehmed Âkif`le son derece hususî bir yakınlığı bulunduğu` ve kitabın yazıldığı 1938 tarihi itibariyle tıpkı Âkif gibi artık bu dünyada bulunmadığının belirtilmiş olmasıdır. Hem Âkif hem de Sırât-ı Mütakim ve Sebîlürreşad dergileri bakımından bu kadar hususi önemi bulunan bir muharririn kimliğine dair, konuyla alakalı hiçbir kaynakta hiçbir kaydın bulunmaması . Ve öyle anlaşılıyor ki yakın arkadaşları bu müstearı her ne pahasına olursa olsun gizli tutacakları konusunda Mehmed Âkif`e söz vermiş olmalıdırlar. Neden müstear kullanılır? Sayın Mertoğlu`na göre `Mehmed Akif`le Mehmed Fahreddin`in yazılarında üslûp farklılıkları bulunuyor. İki yazının da aynı kişinin kaleminden çıkmış olması düşünülemez. (...) Bütün bu nedenlerden dolayı Mehmed Fahreddin`in Akif`in müstearı olduğunu ileri sürmek temelsiz bir iddia olarak kalmaktadır.` Demek ki Sayın Mertoğlu, her iki imzaya ait yazıları üslûp açısından karşılaştırmış ve aralarındaki farkları ortaya koyan bir çalışma yapmış. İnşallah yayımlar da biz de ne gibi üslûp farklılıkları bulunduğunu görür ve anlarız. Yazarların niçin müstear kullanma ihtiyacı hissettiklerine dair de yayımlanmış birçok araştırma vardır. Onlardan herhangi birini okursa, müstear kullanmak için makul en az 20 sebebin olduğunu görür ve Âkif`in `Mehmed Fahreddin` müstearını kullanmasının `onu yeterince tanımamak anlamına` gelmeyeceğini anlar. Kaldı ki Mehmed Âkif`in birtakım müstearlar kullandığı ve dergide imzasız birçok yazısının bulunduğu da bilinen bir husustur. Diğer yandan `Mehmed Fahreddin` adının `başka ortamlarda da karşımıza çıkmasının` Âkif`in müstearı olamayacağına nasıl bir gerekçe teşkil ettiği de anlaşılabilmiş değildir. Herhalde bir iddia ancak böyle temelsiz bırakılabilir. Sayın Mertoğlu`nun yazısının `Sağlam`ın iddiaları sağlam değil` ara başlıklı son kısmı da her şeyden evvel anlam ve anlatım bozukluğuna iyi bir örnek teşkil ediyor. Evvelâ Abdülhamid`in ne zaman hal` edildiği bilinmiyor mu ki 4 Nisan gününden bahseden Mehmed Fahreddin yıl belirtmeye ihtiyaç duysun. Ayrıca Abdülhamid`in hal` ve ıskatı için çekilen telgrafnâme-i umûmînin Mehmed Fahreddin`in yazdığı fetva metni olduğu ve bu metnin telgraf yoluyla İstanbul`a ulaştırıldığı, Abdülhamid hal` olunduktan sonra da bütün gazetelerde yayımlandığı gayet açıkken Sayın Mertoğlu`nun `Görüldüğü gibi bu yazıda sadece Edirne`den çekilen umumî bir telgrafan söz edilmekte ve bu yazının Abdülhamid`in hal` fetvası ile uzaktan yakından bir alakası bulunmamaktadır.` şeklindeki hükmü, herhalde epeyce zorlanarak çıkarılmış olmalıdır. Zira Mehmed Fahreddin hususî bir telgraf çekip de `Şu Abdülhamîd-i azlemi indirin aşağı!` diyecek bir kudrete sahip olmasa gerektir. Dolayısıyla buradaki `telgrafnâme-i umumî` ifadesinin, üzerinde ittifak edilmiş hal` fetvası metni olduğu gayet açıktır.  |


