Türklerin ve müslümânların târihteki en büyük ve en uzun ömürlü devleti Osmanlı Devletidir.
Önce şunu belirtelim ki, devletler de insanlar gibi doğar, büyür, en olgun seviyesine ulaşır ve nihâyet târih sahnesinden çekilirler. Osmânlı da böyle oldu; dörtyüz çadırdan ihtişâmlı bir cihân devleti doğdu, büyüdü, yirmi milyon kilometre karelik bir coğrafyayı vatan yaptı, medeniyetlerin en güzel ve en üstününü kurdu ve bu kemâl noktasından yavaş yavaş zevâl çizgisine doğru yürüyüp takrîben bir asır evvel târih sahnesinden çekildi. Ma’lûm olduğu üzere, dünyâ târihinde, Peygamber Efendimizin “Asr-ı Saâdet”i ve “Hulefâ-i Râşidîn” devirlerinden sonra, Hak ve adâlete riâyette en üstün seviyeye yükselen Müslüman-Türk Devleti olan “Osmânlı Devleti”, XIV. [ondördüncü] asrın başından XX. [yirminci] asrın ilk çeyreğine kadar hüküm süren, şerefli ve en uzun ömürlü bir hanedânın kurduğu devlettir. Bu devleti sâdece Türkler, müslümânlar değil, pekçok gayr-i müslim dahî medhetmektedir. Bilindiği gibi, Osmânlı Devleti, kavimler, dînler ve mezhepler arasında sağlam bir âhenk kurmuş, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezâda müsâade etmemekle, dünyâ târihinde milletler arası en kudretli ve cihânşümûl bir siyâsî varlık teşkîl etmiştir. Yirmibirinci asırda, yeni nesillere, mukaddes dînimiz İslâmiyet’i, şanlı târihimizi, yüksek kültür ve medeniyetimizi doğru bir şekilde, ilmî ve objektif usûllerle öğretmemiz şarttır. Aksi hâlde, günümüzdeki teknolojik gelişmeler sebebiyle yabancı kültürlere açılmış bir gençliğin, benliğini muhâfaza etmesi, ecdâdına saygı duyması çok zordur. Eski Devlet Arşivleri Genel Müdürü merhûm Prof. Dr. İsmet Miroğlu, bir makâlesinde, Osmânlı Devleti hakkında, yabancılardan bazı nakiller yapmaktadır: F. Babinger şöyle der: “Pâdişâhın imparatorluğunda, herkes kendi hâlinde bahtiyâr olabilirdi. Mutlak bir dînî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sâhip olduğundan dolayı bir zorlukla karşılaşmazdı.” F. Grenart fikirlerini şöyle ifâde eder: “Fethedilen memleketlerdeki Osmânlı idâresinin, son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçemeyiz. Türkler, bu memleketlerin ahâlîsini dillerinde, dînlerinde hattâ bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamâmen serbest bırakıyorlardı...“ F. Downey kanâatini şöyle özetler: “Birçok Hıristiyân, adâleti ağır ve karârsız olan Hıristiyân ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Osmânlı ülkesine gelip sığınıyordu.” Leopold von Ranke de şöyle der: “XVI. asırda dünyâya hâkim olan dînlerden hangisinin siyâset bakımından en kuvvetlisi olduğu sorulduğunda, İslâm dînine üstünlük tanımakta tereddüt etmeyiz. Bu dîn, Türk fetihleri sâyesinde, XV. yüzyılda, o zamâna kadar temâsı olmayan yerlerde, Avrupa’nın göbeğinde etrâfa yayılmış bulunuyordu.“ Oskar Kolling’in şu görüşleri de kayda değer: “Bu eski hakîkati, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöktüğü 1918 yılında komşu milletler, bize yeniden hâtırlattılar. 16. asırdan 340 sene sonra hümanizm devrinde Macar hudûdunda, aynı hâdisât tekerrür etti. Fakat böyle bir mukâyese yapıldığı zaman, 16. asır Türk idârecilerinin, zavallı halkın hukûkunu korumak husûsundaki gayretleri önünde eğilmek arzûsunu duyarız.“  Yine aynı müellif şöyle der: “Bu vesîkalardan anlaşılıyor ki, Türk yöneticileri en buhrânlı zamânlarda bile, düşmânlarına veya dostlarına karşı olan taahhütlerini bozmak hatâsına aslâ düşmek istememişlerdir. Avrupa’da sulh zamânında bile engizisyon mahkemeleri ve i’dâm sehpâları faâliyette bulunuyordu. Bilhâssa ücretli askerlerden teşekkül eden ordu toplanınca, halk, bütün malı ile beraber zulüm âleti hâline geldi. Bunlar, hiçbir vicdân azâbına düşmeksizin ırkdaşlarını soyar, ezer, öldürürlerdi. Kısacası Türk hükümdârları, gerçekten halkın hayâtı ile ilgilenmişlerdir. Naklettiğimiz vesîka sûretleri de şüpheye yer bırakmayacak şekilde bunu göstermektedir.” Batılıların, Osmânlıları medheden buna benzer pekçok sözleri vardır. OSMÂNLI DEVLETİNE VE SULTÂNLARINA DİL UZATANLAR Ama böyle olmasına rağmen, son zamanlarda, bazı gazete ve televizyonlarda, şânlı Osmânlı Devleti’ne ve şerefli ecdâdımız Osmânlılara, edepsizce ve hayâsızca dil uzatılmaktadır. Aslında, İslâmî kültürden uzak kalmış, Batı kültürüyle yetişmiş bulunan bu insanlardan tabîî ki başka bir şey beklemek mümkün değildir. Hâlbuki, bu güzel memleketi, cânlarını fedâ ederek fetheden ve bizlere mîrâs bırakan o şerefli atalarımızdır. Bırakın ilim, irfân, idrâk, iz’ân sâhibi olmayı, sâdece insan olanlar bile, “bir fincân acı kahvenin 40 yıl hâtırı”nı sayarlar. Türklerin ve müslümânların târihteki en büyük ve en uzun ömürlü devletine, bir asra yaklaşan bir zamândan beri, maalesef, sistemli bir şekilde ve haksız yere ağır ithâm ve iftirâlar yapılmaktadır. Ecdâdımıza dil uzatan kişilere cevap mâhiyetinde, Türk basınında bazı yazılar yazılmaktadır. Biz de, hâdiseye kendi zâviyemizden bakarak, o şerefli ecdâdın torunları olarak, onlara hakâret eden kişilerin iftirâlarına, bazı cevaplar vereceğiz. Sultânların kendileri de onlara ayrıca âhirette cevap vereceklerdir herhâlde. Bazıları, Fâtih Sultân Mehmet, Yavuz Sultân Selîm ve Kânûnî Sultân Süleymân gibi dünyâ çapındaki sultânlar dışındaki pâdişâhlara, bazıları ise toptan bütün Osmânlı sultânlarına hakâret etmektedirler. Bir insanın, ecdâdı olan Osmânlı Sultânları hakkında, hakâret-âmiz cümleler söyliyebilmesi için, edep, terbiye, utanma duygusunu kaybetmiş, ayrıca târihten hiç haberi olmıyan zır câhil bir kişi olması lâzım. Bazılarınca, Osmânlıların Türk halkını ezdiği iddiâ edilmektedir. Târihî hakîkatler, ancak bu kadar ters yüz edilebilir. Onlar, sâdece kendi halkının değil, müslim veyâ gayr-i müslim bütün mağdûr ve mazlûm insanların yanlarında olmuşlar, dünyâdaki bütün insanların haklarını bile savunmuş kimselerdir. Yine bazılarınca, Osmânlı târihinin, medeniyete doğru-dürüst bir katkı sağlamadığı iddiâ edilmektedir. Hâlbuki, Osmânlılar, çok yüksek kültür ve medeniyet kurmuşlardır. Ecdâdımıza dil uzatanlara, bu konuda birçok kitap tavsiye edebiliriz, ama lüzûm görmüyoruz; çünkü insâf ehli olmayan, hâdiselere adâletle, bî-taraf olarak bakamıyan kişilere, ne kadar delîl getirseniz, onlar kendi bâtıl fikirlerine uymıyan hak sözleri kabûl etmezler. Hâlbuki târih, arşive dayanır. Bu sâhadaki vesîkalar yeni yeni elden geçirilirken, yapılan asılsız ithâmların elbette kıymetlerinin olmadığı ortaya çıkacaktır. Yerli ve yabancı araştırmacılar, hâlâ bu cihân devletinin dehâsını anlamak ve istifâde etmek için gayret sarfetmektedirler. Arşivlerimiz, bunun için, yerlilerden çok, yabancı ilim adamları ile dolup taşmaktadır. Osmânlı Devleti’nden önce de Türk devletleri vardı, sonra da bir Türk devleti vardır; Türk devletinin sürekliliği esâstır. Devletleri idâre eden hânedânlar, âileler değişmekte, fakat devletler devâm etmektedir. Dost-düşmân herkesin kabûl ettiği bir husûstur ki, Osmânlı Devleti, İslâmiyet’in emrettiği şekilde, farklı dîn ve milletlere mensup çeşitli unsurlar arasında sağlam bir âhenk te’sîs etmiştir. Böylece geniş insan toplulukları nezdinde sosyal adâleti kurmakla dünyâ târihinde, kudretli ve cihânşümûl bir siyâsî varlık göstermiştir. Endonezya’dan İspanya’ya, Kırım’dan Yemen’e kadar bütün müslümân milletlerin hâmîliğini yapan Osmânlılar, aynı zamânda, dâimâ mazlûmların yanlarında yer almışlar, feth ettikleri yerlere, hizmetin en üstününü götürmüşlerdir. Büyüklüğü, bütün hasletleri ile üzerinde taşıyan Türk ordusunun fethettiği bir hıristiyân köyünde, aynı gün aç ve açıkta olan kimse kalmaz, kimi-kimsesi olmayan dul kadınlara o gün aş çıkar, giyecek ve barınak te’min edilirdi. Bu sebeple, atalarımız Osmânlı Türk’ünü, hıristiyân âlemi, dâima kurtarıcı olarak karşılamışlardır. “DEVLET-İ ALİYYE-İ OSMÂNİYE”NİN KURULUŞU VE YÜKSELİŞİ Ma’lûm olduğu üzere, Söğüt ve Domaniç yaylalarına 400 çadır hâlinde yerleşen bir aşîretten, beylik, hânlık, devlet, cihân imparatorluğu, hattâ hilâfet merkezi meydâna getirilmiştir. Osmânlı Devleti ve sultânlarının da’vâları, kendi ta’bîrleri ile “Nizâm-ı âlem” üzerinde toplanıyor, koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Ertuğrul Gâzî’nin, oğlu Osmân Gâzî’ye bıraktığı 4.800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde 3 mislinden daha fazla büyüyerek 16.000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gâzi ise, babasından devraldığı devletini, 6 kat daha büyüterek 95.000 kilometrekareye çıkardı. Nihâyet Murâd-ı Hüdâvendigâr, 1361-1389 yılları arasında devletini beş misli daha büyüterek 500.000 kilometrekareye yükseltti. Artık “Aşîret”ten “Beylik”e geçen “Osmanlı Devleti”, “İmparatorluk”a hazırlanıyordu ve gâyesini de çizmişti: “Bir aşîretten, Cihângîrâne bir devlet çıkarmak.” İlk on Osmânlı pâdişâhı, târihçilerce, dâhîlerden sayılmaktadır. Ahmed Doğrusözlü Trükiye Gazetesi
Bu habere benzer haberler:
|