| OSMANLI'NIN TEMELİNDEKİ TASAVVUF/AHİLİK RUHU |
Sayfa 1 > 2 Tarihin kaydettiği en uzun ömürlü devletlerin başında gelen Osmanlı’nın¸ sergilediği bu başarının/mucizenin altında yatan sırları¸ ilmî-tarihî gerçekliğe uygun bir sıhhat içerisinde çözmek için evvela¸ Osmanlı’nın kutlu doğumunda ve temellerinin sağlam atılmasında etkili olan manevî dinamiklerin ve özellikle de “tasavvufî faktörlerin” dikkatli bir biçimde incelenmesi ve idrak edilmesi gerekmektedir.Tarihin kaydettiği en uzun ömürlü devletlerin başında gelen Osmanlı’nın¸ sergilediği bu başarının/mucizenin altında yatan sırları¸ ilmî-tarihî gerçekliğe uygun bir sıhhat içerisinde çözmek için evvela¸ Osmanlı’nın kutlu doğumunda ve temellerinin sağlam atılmasında etkili olan manevî dinamiklerin ve özellikle de “tasavvufî faktörlerin” dikkatli bir biçimde incelenmesi ve idrak edilmesi gerekmektedir.
Osmanlı Devleti¸ cemiyet ve devlet hayatının esasını oluşturmada ve kurduğu medeniyeti sağlam dinî-dünyevî köklere dayandırmada ve hasılı devlet şuuru ve millet birliğinin teşekkülünde¸ pek çok manevî önderin kıvama erdirdiği tasavvufî ruh ve anlayıştan beslenmiştir. Hiçbir İslâm devletinde¸ bütün ilim¸ din ve tasavvuf mensubunun¸ bir devletin kuruluşunda bu denli rol oynadığı ve tarikatlar arasında sağlam bir ahenk vücuda getirip¸ hepsini İslâm davası uğrunda Osmanlılar kadar birleştirdiği bekli de bu ölçüde görülmemiştir. Manevî Kurucu Edebali ve Osman Gazi Osman Gazi’nin yetişmesi¸ manevî kemâle ermesinde en fazla hissedar olanların başında¸ birçok vakfı¸ malı ve müridi olan Ahi Şeyhi Edebali geliyordu. Aşık Paşazâde¸ Edebali ile Osman Gazi arasındaki ilişki hakkında şu bilgiyi aktarır: “Osman Gazi niyaz etti ve bir an ağladı. Uyku galip oldu¸ yattı uyudu. Gördü ki bir aziz Şeyh vardı; hayli kerameti görünür olmuştu ve hepsi halkın itibar ettiği idi. Dünyası¸ nimeti ve davası çoktu. Ve ışık sahibi ve âlimdi. Her zaman misafirhanesi boş olmazdı. Osman ki¸ bu dervişe konuk olurdu.” Şeyh Edebali’nin sohbet ve ziyaretlerine düzenli bir biçimde devam eden Osman Gazi¸ zamanla ahirete meyli ziyade¸ haramlardan son derece kaçınan¸ güzel ahlâkı¸ yiğitliği ve olgun davranışlarıyla çevresinin takdirini kazanıp gönüllerini fetheden salih bir zat haline gelmişti. Yine bir gece Şeyh Edebali’nin Bilecik’teki tekkesine misafir olmuş¸ odanın duvarında asılı olan Kur’an-ı Kerim’e sonsuz hürmet ve edebinden ayaklarını uzatıp yatmaktan haya ederek sabaha kadar huşu içerisinde oturmayı tercih etmişti. Bu¸ onun imanının kuvvetine¸ itikadının sıhhatine hüccetti. Ve o “ulu devletin” müjdesine¸ Edebali’nin o ulu tekkesinde gördüğü bir rüyada şöyle nâil olmuştu: “Madem sen benim kelâmıma hürmet eyledin; ben de seni¸ senin evladını¸ bağlılarını âlemde aziz ve kerim kılacak¸ kıyamete kadar sürecek bir ulu devlet verdim!..” Henüz 23 yaşında beyliği babasından devraldığında Osman Gazi’nin etrafında¸ Bizans’a karşı “gaza ülküsünü” bayraklaştırdığından ötürü adeta bir mıknatıs gibi sayısız ulema¸ şeyh¸ “delişmen tabiatlı” derviş¸ alperen¸ abdal toplanmış; Anadolu’nun farklı köşelerinden koşup onun “i’lâ-yı kelimetullah davası” uğrunda çarpışmaya koyulmuşlardı. Çevresi¸ Hacı Bektaş-ı Velî¸ Ahi Evran¸ Şeyh Edebali¸ Şeyh Mahmud¸ Ahi Şemsüddin¸ Dursun Fakih¸ Kasım Karahisarî¸ Şeyh Muhlis Karamanî¸ Aşık Paşa ve Elvan Çelebi gibi iman¸ ilim ve irfan ehli kişilerle¸ evliyadan şahsiyetlerle dolup taşmıştı. Bu yüzden Osman Gazi’ye¸ gaza düşüncesine olan hizmet ve gayretlerinden dolayı “Fahrü’d-din” (Dinin övüncü) unvanı layık görülmüş¸ “gazilik kılıcı” da bizzat Şeyh Edebali tarafından kuşandırılmıştı. Ahilik/Fütüvvet Ruhu ve Gazâ Ülküsü Temeli; cömertlik¸ mertlik¸ cesaret¸ kahramanlık¸ alçak gönüllülük¸ yumuşaklık¸ ilim¸ şefkat¸ hoşgörü¸ sevgi¸ insanlık ve fedakârlık gibi faziletleri bünyesinde toplayan “fütüvvet (yiğitlik) ruhunun” Anadolu’ya gelen temsilcileri olan Ahileri karşılarında gören Bizans ahalisi ve tekfurların (valiler)¸ onlara kısa müddet içinde gönülden teslim olmaktan başka çareleri kalmamıştı. Burada¸ “Ahilerin”¸ Osman Gazi ve davasına verdikleri maddî ve manevî yardımın altını bilhassa çizmek lazım. Ahiler¸ Osman Gazi’nin¸ Edebali’nin kızını almış olmasının da etkisiyle tüm askerî¸ siyasî¸ idarî ve sosyal birikim¸ tecrübe ve dinamizmlerini Osmanlı’nın kuruluş ve gelişmesi uğrunda sarf etmişlerdir. Osman ve Orhan Gazi etrafında kümelenen¸ savaşta ve barışta hazır kuvvet olarak devlet hizmetinde bulunan bütün Ahi mensupları¸ pek çok fetihte daima ön saflarda yer almış¸ fedakârca çarpışmışlardır. Öyle ki¸ Osman Gazi’nin bir tarafında İslâm fıkhına hâkimiyetiyle Dursun Fakih dururken¸ öbür tarafında da derin tasavvufî idrak ve terbiyesi ile Şeyh Edebali boy gösteriyordu. Bundan dolayı bilhassa Edebali¸ devletin “manevî kurucusu” ve “ilk müftüsü” mevkiini hak etmişti. Osman Gazi¸ Bozüyük’teki iki köyü¸ Şeyhinin emir ve hizmetine bağışlamış; ayrıca¸ Bilecik ve çevresinin mahsulünü ailesinin geçimine ayırmış ve onu yönetici tayin etmişti. Edebali böylece¸ hem kendisine emanet edilen beylik ailesinin bakımını¸ hem de Bilecik kalesinin hakimliğini üstlenmişti. Şeyh Edebali’nin Osman Gâzi yanındaki emsalsiz mevkiine Halil İnalcık şöyle değinmekte: “Edebali¸ çok nüfuzlu bir şeyhtir. Hukukî işlerde kendisine başvuruluyor. Devlete o destek veriyor. Mesel⸠Cizye nasıl alınacak¸ onlara bir müşavir gibi yardım ediyor. Hanedan¸ onunla ilişki kurarak halk üzerindeki nüfuzunu artırıyor. Osman Gazi ona hürmet ediyor.” Yaptırdığı zaviyede gelene gidene hizmeti şiar edinen¸ misafirhanesi ziyaretçilerle dolup taşan¸ çevresindekilere “toprağa bağlanın¸ suyu israf etmeyin¸ ilim sahiplerini gözetin¸ ağaç dikin” şeklinde nasihatlerde bulunan Şeyh Edebali¸ Anadolu’da benzerleri arasında yalnız değildi. Etrafında işçi¸ çiftçi¸ zanaatkâr ve askerlerden oluşan müritleri ile Turgut Alp’ler¸ Konur Alp’ler¸ Akçakoca’lar ve her köyde kurdukları zaviyeleriyle¸ içtimaî hayatın aklî ve ruhî dinamizmine yön veren Ahiler¸ bir yandan cemiyette cihat ruhunu kuvvetlendirirken diğer yandan da¸ sahip oldukları manevî nüfuz ile içtimaî hayatı imar eden ve canlandıran birer otorite durumundaydılar. Orhan Gazi’den “Ahi Reisi” Hüdâvendigâr’a Orhan Bey de¸ babasının yolundan giderek¸ Mevlana Sinan¸ Dursun Fakih¸ Davud-i Kayserî ve Tâcü’d-Din Kürdî gibi sufî ve âlimler; Abdal Murad¸ Abdal Musa¸ Geyikli Baba gibi dervişleri çevresinde toplamış ve ehemmiyetli mevkilere getirmişti. Mesela Geyikli Baba¸ Bursa’nın fethinde geyiği üzerinde altmış okkalık kılıçla harp etmiş evliyâullahtan bir mürşit idi. (Bursa’lı İsmail Beliğ’in kaydettiğine göre¸ 40 Horasan Ereni fetihten önce Bursa’ya gelerek şehri “manevî kuşatma” altına almışlardı. Bursa’nın fethinin 1326’da¸ evliyanın himmet ve açık kerametiyle vücuda geldiği erbabının malûmu olan bir husustu.) Hatta¸ “Ne gelsin¸ ne geleyim” demesine rağmen Orhan Gâzi’nin ısrarlı davetlerine daha fazla dayanamamış ve saraya teşrif etmişti. Gelir gelmez de saray kapısının önüne bir çınar ağacı dikmiş ve şöyle dua etmişti: “Teberrükümüz oldukça dervişlerin duası makbuldür.” Orhan Bey¸ zaman zaman ziyaretine gidip¸ dua ve manevî yardımlarını talep ediyor; Geyikli Baba da diğer kâmil mürşitler gibi¸ halkın işlerini görmenin ve adaleti hakkaniyetle dağıtmanın kutsî bir hizmet olduğunu nasihat ediyordu: “Tahtınız¸ Kâbe’nin nuruna¸ feyiz ve bereketine mazhardır. Dualarımız gece-gündüz size yöneliktir ve devamlı şekilde şerefle yükselen devletinizle beraberdir.” Orhan Bey’in vefat etmesiyle birlikte¸ devlet işlerinde nüfuzlu Ahilerin kararıyla Murad Hüdâvendigâr Bursa’ya davet edilerek hükümdar ilan edilmiş ve onun zamanında da derviş¸ gazi ve Ahilerin tesirleri devam etmiştir. Hatta I. Murad¸ Ahiliğini ve “Ahilerin Reisi” pozisyonunda olduğunu¸ 1366’da Malkara’da yaptırdığı zaviyedeki vakfiyeye açıkça şöyle yazdırmıştı: “Ahilerimden kuşandığım kuşağı Ahi Musa’ya kendi elimle kuşatıp¸ Malkara’da Ahi diktim.” Murad Hüdâvendigâr¸ inşa ettirdiği başka bir zaviyenin hitâbesine de ismini “Ahi Murad” olarak nakşettirmişti. Kurucu Sûfiler ve Eşsiz Hizmetleri Görüldüğü üzere Osmanlı¸ kuruluşundan yıkılışına kadar İslâm’a ve tasavvufa hürmet ve hizmette kusur etmemiş; şeyhlik makamındakilerin gittiği yolun sağlamlık ve doğruluğunu hiçbir zaman göz ardı etmemiştir. Fetih için her sefere çıkışında mutlaka güzergâh üzerindeki tekke¸ zaviye¸ türbe ve mezarları ziyaret etmiş¸ onların manevî rehberlik ve desteğine sığınmıştır. Her şehirde¸ sultanların kabirlerine komşu olan Edebaliler¸ Somuncu Babalar¸ Emir Sultanlar¸ Helvacı Babalar¸ Yazmacı Babalar¸ Geyikli Babalar¸ Akşemseddinler¸ Molla Hüsrevler¸ Güraniler¸ Kemal Paşalar¸ Hasan Canlar¸ Hoca Efendiler¸ Horasan Erenleri¸ binlerce Gaziler bu hakikatin en güzel bir nişanıdır. Öte yandan¸ fetihler sırasında ve sonrasında gördükleri hizmetler Gazi Dervişlerin ve Tarikat Şeyhlerinin devlet üzerinde hatırı sayılır bir yer edinmelerini sağlamıştı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve müesseseleşme sürecinde tarikatların ve tekkelerin; Ahilerin ve Türkmen Babaların siyasî¸ askerî ve idarî katkısı yabana atılamayacak kadar büyük olmuştu. II. Murad’a kadar hemen hemen bütün Osmanlı vezirleri Ahilerdendi ve diğer tasavvuf önderleriyle beraber¸ Bey/Hükümdar seçiminde söz sahibiydiler. Osman¸ Orhan ve Murad Gazi’nin yanında; Ahi Evran¸ Ahi Hasan¸ Samsa Çavuş¸ Akça Koca¸ Konur Alp¸ Turgut Alp¸ Aykut Alp¸ Gündüz Bey¸ Hasan Alp¸ Kara Mürsel¸ Taz Ali¸ Gazi Abdurrahman¸ Akbaş¸ Mahmut Alp¸ Karaoğlan¸ Kara Tekin¸ Şeyh Mahmud¸ Saltuk Alp¸ Çandarlı Mevlana Halil¸ Aydoğdu¸ Alâeddin Paşa¸ Nizâmeddin Ahmed Paşa¸ Hacı Paşa¸ Sinânüddin Yusuf Paşa gibi Alperenler ve Alptekinler hep başköşede yer almışlardı. Tabii Osmanlı da¸ devletin kuruluşu¸ güçlenmesi ve büyümesine katkıda bulunan¸ bu gazi beylerin¸ şeyh ve dervişlerin hizmetlerine karşı¸ onlara zaviyeler açıp¸ köyler bağışlamaktan geri durmamıştı. Bütün bunlardan Osmanlı Devleti’nin¸ ehl-i sünnet inanışı ve tasavvufî esasları memleket sathında hakim kılmaya özel bir önem verdiği sarih bir biçimde anlaşılmaktadır. Bu noktada Fuat Köprülü¸ bazı büyük sufilerin nüfuzuyla Anadolu’ya Halvetîlik tarikatının getirildiğini belirtirken; Rufailik¸ Kadirilik¸ Nakşibendilik ve Mevlevîlik gibi Sünnî tarikatların erken dönemde Osmanlı topraklarında faal olduklarını vurgulamıştır. Osmanlı’nın kuruluşunda¸ Celâlü’ddin-i Rumî ve “Mevlevîlik’i” de zikretmek gerekir; zira Kayseri¸ Konya¸ Kütahya¸ Aydın hattı Mevlevilerin nüfuzu altındaydı. Son olarak¸ binlerce müridiyle Sarı Saltuk ve halifesi Barak Baba¸ Horasanlı Tabduk Emre ile Azerbaycanlı Geyikli Baba’yı da¸ batı uçlarında siyasî hayatın istikrar kazanması istikametindeki önemli hizmetlerinden dolayı yâd etmeden geçemeyiz. |


Tarihin kaydettiği en uzun ömürlü devletlerin başında gelen Osmanlı’nın¸ sergilediği bu başarının/mucizenin altında yatan sırları¸ ilmî-tarihî gerçekliğe uygun bir sıhhat içerisinde çözmek için evvela¸ Osmanlı’nın kutlu doğumunda ve temellerinin sağlam atılmasında etkili olan manevî dinamiklerin ve özellikle de “tasavvufî faktörlerin” dikkatli bir biçimde incelenmesi ve idrak edilmesi gerekmektedir.