|
Osmanlı Devleti’nde Galata Bankerleri
İstanbul’da faaliyet gösteren sarraflar önceleri sadece saray ve çevresiyle sınırlı tuttukları ilişkilerini, ticaret ve loncaların kredi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde genişlettiklerinde bir lonca çerçevesinde örgütlenerek, işyerlerini de Galata’ya taşıdılar. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren faaliyetlerini daha alt düzeylere indiren ve bankerlik işletmeleri kuran çoğunluğu gayr-i müslîm olan bu sarraflar Galata’da faaliyet gösterdikleri için, genellikle Galata Bankerleri olarak anılmışlardır. Bunlar hakkındaki bilgiler, oynadıkları çok önemli rollere rağmen hâlâ tam olarak ortaya konulamamıştır. Bu hususta bazı müstakil eserler kaleme alınmış olmasına rağmen, bugün haklarında sentezleştirilmiş bir bilgiye sahip değiliz.
Bilinen bir şey varsa o da, Galata Bankerlerinin Türk ekonomisindeki rolünün Batı’daki Sanayi İnkılâbı ile başlamasıdır. Osmanlı Devleti’nin Batı’nın pazarı haline getirilmesinde de, bu bankerlerin payları büyük olmuştur. Osmanlı Devleti’ne Avrupa’nın uyguladığı merkantilist politikalar sayesinde, azınlıklardan oluşan bir finans burjuvazisi ortaya çıkmıştır. Bunlar artan kaynakları ile besledikleri kilise, okul ve yardımlaşma dernekleri ile Osmanlı Devleti üzerinde etkinlik oluşturmaya başlamışlardır. Bu etkinliğin en güçlü tarafını ise Galata Bankerleri oluşturmaktaydı. Sanayi İnkılâbı ile başlayan ve Yeni Emperyalizm Çağı olarak da adlandırılan bu dönemde, Batı sermayesi, ticaretin hacminin artmasına paralel olarak genişledi. Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’da bir çok bölgeyi dolaysız bir yolla siyasî denetimi altına almayı başardı. Böyle bir ortamda Osmanlı Devleti, emperyalist yayılmanın denetimi dışında kalmayı başardı.Ancak, Osmanlı yönetiminin yüksek dereceli bürokratlarına Padişah ve sarayın bazı yetkilerini Tanzimat’la birlikte devretmesi önceleri sadece saray ve padişah ile işbirliği halinde olan bankerlerin bunlarla ilişkiye geçmelerine yol açtı. Bankerlerin Avrupa tüccarlarıyla olan işbirlikleri sayesinde temin ettikleri ürünleri pazarlamada bu vekil ve mutasarrıfları aracı olarak kullanmaları sonucu Anadolu’da ufak da olsa bir tüketim toplumu modeli oluşmaya başladı.Devletin ithalat ve ihracatını, liman kentlerinde kurdukları acentalar sayesinde kontrol altına almayı başaran bankerler, yüksek dereceli devlet yöneticileri sayesinde iltizam usulü ile toplanan aşar vergisinin elde edilmesiyle de Osmanlı Devleti’ni adeta malî denetimleri altına almaya başladılar. Osmanlı yönetimi vali atamalarında adam kayırma ve nüfuz ticaretini, kişisel beceri ve liyakatten önce almaya başlayınca; görevden alınan bir valinin yerine atama yapılmasında, açık arttırmaya varan yolsuzluklar gözlenmiştir. Onun için de açık arttırmaya giren vali adayları gerekli olan parayı bulmak için sarraflara müracaat etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu duruma yakından şahit olan bir İngiliz tüccarı: “Türkiye, adeta memleketin zararı pahasına zenginleşmiş olan birkaç paşa ve elli altmış tefeci ve sarrafın çıkarlarını sağlamak için varlığını sürdürmekteydi.” diye hatıralarına yazacaktır. Cevdet Paşa da; “Reşid Paşa’nın def’a-i ûlâ sadaretinde âşar ve rüsumat iltizamatından dahi ol devrin müteneffiz ve müntesibleri mebaliğ-i külliye kazanırlardı. Şöyle ki mültezimînden biri bir sarraf vasıtasiyle bir sancağın ya bir kazanın iltizamını şu kadar bin kuruşa kadar kabûl edeceğini eshab-ı nüfuzdan bir zate ifade edip beyinlerinde pazarlık kesildikten sonra ol zat dahi vükelâdan mensub olduğu mahalle varıp ol iltizamın şu kadar yüz yahud bu kadar bin kese noksaniyle ihalesini rica eder ve Sadrıazâm muvafakat ettiği hâlde Maliye nazıriyle söyleşerek icra ettirir bu tariyk ile külfetsizce külliyetli akçeler kazanılırdı.”3diyerek devletin yüksek memurlarının açıkça ihale ilişkileri içinde olduğunu belirttikten sonra, bu duruma itirazların çoğalması üzerine Padişah Abdülmecid’in bu iltizam usulûnü kaldırdığını ve müzayedesiz âşar ve rüsumat satılmasını emrederek yetkililerin de büyük hediyeler almalarını yasakladığını nakletmektedir. Meselenin boyutunun daha iyi kavranması için Osmanlı devlet adamları üzerinde nüfuz elde etmeyi başaran bir iki sarrafın faaliyetinden birer misal ile konuyu bağlayalım. Osmanlı Devleti’nin kaderine etki eden bankerlerin başında gelen Abraham Kamondo ve padişah sarrafı unvanı ile anılan Jorj Zarifi en dikkat çeken sarraflardır. Abraham Kamondo, Avrupa çapında bir banker olup, borç alacak meselelerinde finans kapitalinin geçerli kurallarından hiç taviz vermeyen bir tabiata sahiptir. Öteki bankerler gibi kirli işlere bulaşmamış, ancak M. Reşit Paşa gibi beş defa sadrazam olmuş bir paşanın banyo kapısına dayanarak ölümüne sebep olması manidardır. II. Abdülhamid’in sarrafı olarak bilinen Mösyö Zarifi ise; yıllarca devletin en mahrem konularına kadar hakim olmuş ve gerektiğinde hazinenin kontrolünü ele alacak kadar güvenilir bir bankerdir. Şöyle ki; ilk kaime Abdülaziz zamanında 1862’de tedavülden kaldırıldıktan sonra bir daha basılmamış idi. Ancak, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında bir savaşın çıkması da muhtemeldi. Savaş finansmanı için dış borç bulunamadığı için 1876 ve 1877’de yeniden kaime basıldı. Bu dönemde basılan kaimeler evvelkiler gibi uzun ömürlü olmadı. Kıymetlerinin günden güne değişmesi piyasayı zor duruma sokmaktaydı. Hazineye büyük yükler getirecek olan kaimenin piyasadan çekilmesi görüşünde olan hükümet çare arayışlarına girişti. Bulunan çare ise II. Abdülhamid’in bankeri unvanı ile anılan Jorj Zarifi’ye, bu paraları piyasadan toplatmaktı. Böylece piyasadaki kaimenin değeri korunmuş olacaktı. Bu maksat ile Zarifi ile bir gizli mukavele (mukavele-i mahremâne) yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre; Zarifi devletin ihtiyacı olan altın, gümüş ve bakır paraları verecek, buna karşılık gerek bankada ve gerekse hazinede mevcut olan kaimelerin tamamı emaneten Zarifi’ye teslim edilecekti. Kaimeler peyder pey piyasaya çıkarılacak ve satıldığında eğer Zarifi’nin zararı olur ise devlet fazladan verilen meblağ için %15 faiz ödeyecekti. Kısaca Zarifi vermiş olduğu sikkeler için %15 faiz alırken, diğer yandan da kasasında rehin olarak bırakılan kaimelerin değerinin düşmesinden etkilenmeyecekti. Böylece son derece risksiz ve kesin bir kazanç sahibi olmaktaydı. Borçlandır-kazan zihniyetinde olan Galata bankerleri, Osmanlı Devleti’nin dağılmaya başladığı dönemde Marsilya’ya yerleşmişlerdir. Millî burjuvazisini oluşturamayan Osmanlı yönetiminin beceriksizliklerinden yararlanarak elde ettikleri serveti de Millî Mücadele döneminde Yunanistan’ın zaferi için harcamaktan geri durmamışlardır. Osmanlı Dönemi Türk Finans Sisteminde Sorunlar ve Gelişmeler / Latif Daşdemir [s.391-406] Afyon Kocatepe Üniversitesi Rektörlüğü / Türkiye
|