OSMANLI DA CEMİYETLER
Makale İçeriği
OSMANLI DA CEMİYETLER
A- Osmanlıcılık gayesiyle kurulan sosyal ve siyâsi cemiyetler:
Kürt Dernekleri
B- Türk milliyetçiliğine bağlı olarak kurulan cemiyetler:
C- Paramiliter Cemiyetler
D- Kültürel Cemiyetler
E- Kadın Cemiyetleri
F- Matbûât Cemiyetleri
G- Esnaf Cemiyetleri
Osmanlı ülkesinde kurulan Ayrılıkçı cemiyetler
Yunanlılar ve Rumlar tarafından kurulan cemiyetler
Bulgar ve Makedonya Cemiyetleri
Arnavutların Kurduğu Cemiyetler
Sırp Cemiyetleri
Musevilerin KurduÄŸu Cemiyetler
Ermeni Cemiyetleri
Arap Cemiyetleri
1908’den başlıyarak kurulan cemiyetler
Tüm Sayfalar

Topluluk, toplum. Belli bir gâye için bir araya gelmiş olan topluluk, dernek. Düğün, sünnet vb. için yapılan toplantı; perişanlığın, dağınıklığın zıddı olan derli topluluk olma hâli.

Topluluk hâlinde yaşamaya muhtaç özellikte yaratılan insanoğlu, târih boyunca yapmakta güçlük çektiği işleri başarabilmek için bir araya geldi, cemiyetler teşkîl etti. Bu cemiyetler, ekseriyetle hayırlı bir işi tahakkuk ettirebilmek için kurulduğu gibi, bâzı zamanlarda kötü maksadları gerçekleştirmek için kurulanları da oldu. Umumiyetle insan ömrünün sınırlarını aşan ve sürekli bir gayeyi gerçekleştirmek için kurulan cemiyetler, milletlerin hayâtında önemli bir yer tutmuştur.

İslâm dîninin sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya verdiği ehemmiyet sebebiyle, daha önceki müslüman devletlerde bulunan meslekî birlikler, hayır kuruluşları ve vakıflar gibi çeşitli cemiyetler, Osmanlılar devrinde de kurulmuş ve pek çok hayırlı hizmetler gerçekleştirmiştir.

On dördüncü yüzyılın ikinci yarısından itibaren güçlenen ve teşkilâtlanmaya devam eden Osmanlı Devleti, devlete karşı güç meydana getirebilecek İnsan topluluklarını belli gayeler etrafında toplayarak, çeşitli cemiyetler kurdu. İsmi cemiyet olmasa da bir esnaf birliği olan Ahîlik teşkîlâtı, bunlardan ilki olarak düşünülebilir. Aynı gâye etrafında bir araya gelen insanlarla devlet arasında anlaşmayı sağlayan kethüdalar, devlet tarafından; kethüdadan sonra gelen yiğitbaşı ise, esnaf veya cemiyet üyeleri tarafından seçildi. Cemiyet üyelerinin dilekleri yiğitbaşı tarafından kethüdaya, kethüda aracılığı ile de saraya iletiliyordu. Kuruluş ve yükseliş devirlerinde, devlet ile cemiyetlerin münâsebetleri gayet sağlıklı bir şekilde yürüdü (Bkz. Ahilik). İslâmiyet’in birlik ve dayanışmayı emretmesi sebebiyle çeşitti unsurların birlik ve beraberlik içinde yaşadığı Osmanlı Devleti’nin, hıristiyan Avrupa ile kültürel münâsebetlerin başlatıldığı on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, Avrupa’da meydana gelen bâzı değişiklikler Osmanlı Devleti’ne de te’sir etmeye başladı.

Fransız ihtilâlinin sancılarının çekildiği dönemde Avrupa’da bir çok cemiyet ortaya çıktı. Hızlı olarak kurulup gelişen mason cemiyetleri, toplumun geniş kitlelerini etkilemeye başladı. Bulunduğu çağda medeniyetin zirvesine ulaşmış olan Osmanlı Devleti’ni yıkmaya çalışan masonlar ile birlikte hareket eden diğer azınlıklar ve yerli ihanet şebekeleri, Osmanlı ülkesinde de çeşitli adlarla cemiyetler kurmaya başladılar. Daha çok devlete karşı kitlelerin haklarını savunmak maksadı görünümüyle kurulan bu cemiyetler, toplumda nifak tohumları ekmeye başladı. Avrupa’ya tahsil için gönderilen bâzı kimseler de bu cemiyetlere üye olarak veya aynı gaye ile yeni cemiyetler kurarak Osmanlı Devleti aleyhinde çalışmaya başladılar. Osmanlı Devleti’ni güçlendiren yeniçeri ocağının mânevi güç kaynağı olan ve büyük velî Hacı Bektaş-ı Velî tarafından kurulan Bektaşîlik tarîkatı, bu çeşit bozuk fikirli kimseler tarafından ele geçirildi. Hurûfî denilen kimseler, Bektaşî tarikatının asıl temizliğini bozdular. Nihayet Avrupa’daki mason cemiyetleriyle irtibatlı olan, İslâmiyet’in emirlerine ters fikirler ileri süren sahte bektâşîler, yeniçeri üzerinde etkili oldular. Masonluğa paralel olarak on sekizinci yüzyılın sonlarında, sapık bektâşîlik de büyük bir gelişme gösterdi. İkide bir başkaldıran ve halkın huzurunu bozan yeniçeri ocağı, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında kaldırılınca, Bektaşî tekkeleri de kapatıldı. Bu arada mevcut ilmî gelişmeleri tâkib etmek gayesiyle cemiyetler kuruldu. On dokuzuncu yüzyılın başında İsmâil Ferrûh Efendi’nin başkanlığında kurulan ve 1826’da ikinci Mahmûd Han tarafından yeniçeri ocağı ve Bektaşî tekkeleriyle birlikte kapatılan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi bunlardandır. Sultan İkinci Mahmûd Han’ın vefâtından sonra yeniden ortaya çıkan bektâşîlik, Avrupa’daki mason cemiyetleriyle işbirliği yaptı. Avrupa’ya tahsil için giderek Avrupâî fikirlerin te’sirinde kalan ve aydın geçinen kimseler tarafından gizlice kurulan çeşitli cemiyetler de, yaptıkları çalışmalarla Osmanlı Devleti’nin, pâdişâhın ve Bâb-ı âlî hükümetlerinin aleyhinde bulundular. Bu arada tarikat veya esnaf cemiyeti türünde olmayan, değişik adlarda dernekler de kuruldu. Münif Paşa’nın önderliğinde Avrupa’da tahsil görmüş sözde aydın bir kısım kimseler tarafından, İngiltere’deki Royal Society ile 1859’da İskenderiyye’de açılan Mısır Enstitüsünü örnek alarak kurulan ve 1882 yılında zararlı yayınlarından dolayı kapatılan Mecmûa-i fünûn dergisini yayınlayan Cemiyet-i ilmiye-i Osmaniye, bu derneklerin başında yer alır. Ayrıca daha çok üyelerin ödediği aidatlarla yaşayan, batıda benzerlerine rastlanan, ana maksadları siyâsî olan cemiyetler kuruldu. Bunların çoğu, Osmanlı Devleti’ni parçalamak için gayr-i müslim ve Türk olmayan kimseler tarafından kurulan gizli siyâsî cemiyetlerdi.

1865’de İstanbul’da Belgrad ormanlarında gizlice yapılan bir toplantı, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin ilk kuruluş teşebbüsü sayılabilir. Bu teşebbüsün Bâb-ı âlî hükümetince öğrenilmesi üzerine, cemiyetin başında bulunanlar Avrupa’ya kaçtılar ve İtalyan Carbonari (Karbonari) teşkîlâtı’nı model alarak 1868’de Paris’te Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ni kurdular. Siyâsî partilerin ve cemiyetlerin kurulmasını serbest bırakan hukukî bir düzenleme olmadığı için, şirket tâbiri kullanılmaya başlandı. Ulemâdan Sâdık Efendi ile arkadaşları ve talebeleri, Bâyezîd hamamı karşısında açtıkları erzakçı dükkânını işleten ve özel mührü olan Şirket-i muvahhidîn’i kurdular. Fakat maksadı gizli olan bu şirket de kısa müddet içinde kapatıldı.

Önce Eyüp Medresesi’nde gizlice toplanan ve Fransızca olan tıp terimlerinin Türkçeleştirilmesi (Osmanlılaştırılması) için 1865’de kurulan Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye, yarı resmî özellikte olan Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye, Dârüşşafaka kurumunu meydana getiren Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye cemiyetleri izin ile kurulmuşlardı. Böylece tanzîmât döneminde, cemiyet kurmakla ilgili kânûnî düzenleme olmasa bile örfî olarak izne bağlanmış oluyordu. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın pâdişâh olmasından sonra îlân edilen Meşrûtiyet’in ilk zamanlarında, cemiyet kurma alışkanlığı yavaş yavaş yerleşmeye başladı. 1876’da yürürlüğe giren Kânûn-ı esâsîde de cemiyetler için bir kânûnî düzenleme getirilmedi. Bu durum cemiyetlere karşı îtimâdı sarsıyordu.

Resmî vazifeli kurullar, cemiyet adı ile adlandırılabildiği gibi (meselâ Mecelle Cemiyeti), bâzan da genel kurul karşılığında cemiyet terimi kullanıldı. Cemiyet kelimesi’nin ceza hukukuna göre yasaklık arzetmesi sebebiyle, Encümen-i Dâniş ve Encümen terimlerinin kullanıldığı da oldu (Bkz. Encümen-i Dâniş). Bu dönemde cemiyet adıyla kurulan kuruluşların sayısı da sınırlıydı. Cemiyet-i Tedrîsiyye-i Hayriye ve Dârüşşafaka cemiyetine benzer bir cemiyet de bunlardandı. Hayırlı işler için hükümetten izin alınarak kurulan bu cemiyetlerin yanında, dış destekli gizli ve siyâsî cemiyetler eskisinden daha çok ve güçlü olarak kuruldu. İstanbul’da Mercan Lisesi öğrencileri tarafından 1904 yılında kurulan Cemiyet-i inkılâbiye bunlardandır. Bu cemiyet, 1876 Kânûn-i esâsîsini yeniden yürürlüğe koymak için hücreler biçiminde teşkîlâtlanarak, Avrupa’daki Jön Türkler (Yeni Osmanlılar) ile irtibat kurup, gönderdikleri yayınları gizlice dağıtıyordu.

Bu siyâsî cemiyetlerden olan, İtalyan Carbonari teşkîlâtı’nı ve masonluk teşkîlâtlarını örnek olarak alan İttihâd ve Terakkî Cemiyeti, Osmanlı ülkesinin çeşitli yerlerinde şubeler açtı. Bâb-ı âlî baskını olarak bilinen bir darbeyle, idareye hâkim olduğu 1913 yılına kadar cemiyet olarak varlığını sürdüren İttihâd ve Terakkî, bu târihten itibaren meclis grubuna fırka yâni parti olarak girdi (Bkz. İttihâd ve Terakkî). İkinci Meşrûtiyet’in îlânından sonra meydana gelen serbestlik havasından istifâde eden pek çok gayr-i müslim ve Türk olmayan unsurlar ile, Türk olup da Osmanlı Devleti’nin aleyhinde faaliyet gösteren kimseler tarafından kurulan cemiyetlerle birlikte, bâzı hayır cemiyetleri de kuruldu. 29 Temmuz 1908’de kurulan Osmanlı Uhuvvet Cemiyeti, 8 Ağustos 1908’de kurulan Osmanlı Hukuk Cemiyeti, Osmanlı Mühendis ve Mimarları Cemiyeti, Arap asıllı Osmanlıların kurduğu Uhuvvet-i Arabiyye-i Osmaniye Cemiyeti, Fedâkarân-ı Millet Cemiyeti, Arnavud Başkım Kulübü, Cemiyet-i Milliye-i Naciye, İttihâd-ı Muhammedi Cemiyeti bu dönemde kurulan cemiyetlerden bâzılarıdır.

Kurulan bu cemiyetlerden çoğu siyâsî ve yıkıcı maksatlıydı. Böylece siyâset, ordu ve okullara kadar yayıldı. İlk günlerde cemiyetlerin kuruluşuna karşı çıkamıyan İttihâd ve Terakkî tarafından, 3 Ağustos 1909’da Cemiyetler Kânunu çıkarıldı. O zamana kadar örf ile kurulmasına izin verilen cemiyetler, kânunla kurulabilecekti. 8 Ağustos 1909’da, 1876 anayasasına eklenen 120.madde ile Osmanlıların, Hakk-ı ictimâ’a mâlik oldukları belirtildi. Bu düzenlemeye göre bölücü ve ahlâka aykırı cemiyet kurulması yasaklanıyordu. Yine bu düzenlemeye göre cemiyet kurmak için izin almaya gerek görülmüyor, fakat kurulduktan sonra hükümete bildirilmesi emrediliyordu. Bu cemiyetlere üye olabilmek için 21 yaşında olmak gerekiyordu, yıllık aidat mıkdârı ise yirmi dört altını geçmiyordu. 1901 Fransız Cemiyetler kânunu örnek alınarak hazırlanan bu kânuna göre, cemiyetlerin gayr-i menkûl mal edinebilme hakları sınırlı tutuluyordu. Bu konuda yabancı derneklerle ilgili herhangi bir hüküm yer almıyordu. Kapitülasyonlar ve mason teşkilâtlarının, İttihâd ve Terakkî karşısındaki özel durumları nazar-ı itibâra alındığı için, böyle bir düzenlemeye gerek duyulmamıştı.

Bu kânûni düzenlemelerden sonra, bir çok kişi toplanarak çeşitli maksad ve adlarla cemiyetler kurdular. Bunlardan bâzıları, İttihâd ve Terakkî’nin kurmak istediği baskıya karşı çıktıklarından ve bağımsız bir baskı grubu meydana getirmek istediklerinden dolayı dağıtıldılar. Bâzıları da günün toplum şartları içinde gelişme imkânını bulamayıp, kendiliğinden kapandılar.

Gizli ve bölücü maksadlar taşıyan kimseler, 1909 kânununa uygun bir gayeyi perde edinerek teşkilâtlandılar. Cemiyetler Kânunundan altı ay kadar sonra çıkarılan esnaf cemiyetleri hakkında talimatla, kendine has bâzı geleneklere göre idare edilen esnaf teşkilâtları, İttihâd ve Terakkî’nin vesayeti altına alınmaya çalışıldı. Verilen talimata göre eskiden beri devam eden esnaf kethüdâlıkları kaldırılıyor, her esnafın ayrı bir cemiyet kurabileceği hükme bağlanıyordu. Şehremaneti (belediye) denetiminde olan ve cemiyet adıyla anılan bu cemiyetler bugünkü odaların bir benzeriydi.

Bu dönemde. Donanma-i Osmânî, Muâvenet-i Milliye Cemiyeti gibi devletin ön ayak olması ile bâzı özel yapıda dernekler de kuruldu. 1912’de me’mûr, müstahdem ve öğretmenlerin, Fırka ve siyâsî cemiyetlere girmesini yasaklayan bir irâde yayınlandı. Bu özel durumlardaki cemiyetlerden birisi de pâdişâhın himayesinde ve veliahdın fahrî başkanlığında kurulan Hilâl-i Ahmer Cemiyeti idi. İttihâd ve Terakkî bu özel kuruluşlu cemiyetler üzerinde de bir tür vesayet kurmak istedi.

1914’de özel bir cemiyet türü olarak Osmanlı Güç Cemiyetleri kuruldu. Resmî mektep ve medreseler ile sâir resmî müesseselerde mecburî olarak güç dernekleri kurulur hükmüne uyarak izcilik cemiyetlerinin, Osmanlı Güç derneklerinin hazırlık şubesini meydana getirmeleri öngörüldü. 1916’da Genç Dernekleri hakkında Kânûn-i muvakkat çıkarılarak Güç Dernekleri Nizâmnâmesi İlgâ edildi. Güç Dernekleri yerine Genç Dernekleri kuruldu. Harbiye nezâretinin emir ve müsâdesine bağlı olan bu dernekler, Gürbüz Derneği ve Dinç Derneği olmak üzere iki kısma ayrıldı. 12-17 yaşındaki gençler Gürbüz Derneği’ne; daha yukarı yaştakiler, Dinç Derneği’ne üye oldu. Derneklere girmek ve tâlimlere katılmak mecburî olup, bu mecburiyet silâh altına alınıncaya kadar sürüyordu. Bunlar, daha çok cemiyet olmaktan ziyâde, Birinci Dünyâ Savaşı şartları içinde cephelere asker yetiştirebilme gayesini taşıyordu.

1919’da Birinci Dünyâ Savaşı yenilgisi şartları içinde Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’nin Harbiye nezâretine ve Donanma-i Osmânî Cemiyeti’nin Bahriye nezâretine katılmasına dâir bir hükümet karârı çıkarılarak, Dâmad Ferîd Paşa’nın sadrâzamlığı sırasında bu cemiyetler de fesh edilip mallarının Hazîne-i mâliyeye devredilmesi kararlaştırıldı.

Bu dönemin sonlarında kurulan önemli bir cemiyet de mason teşkilâtının ön ayak olmasıyla te’sis edilen Himâye-i Etfâl Cemiyeti’dir. Mütâreke döneminde Anadolu ile irtibatı kalmayan ve kapanan bu cemiyet, 30 Haziran 1921’de Ankara’da yeniden kurulmuştur.

Mütâreke döneminde bölücü ve yabancılara yaranma gayesiyle kurulan çeşitli cemiyetler yanında, Anadolu’daki Millî mücâdele hareketine yardımcı olmak gayesiyle de cemiyetler kuruldu. 1919’da bu millî dernekleri birleştirme gayesiyle kurulan Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti 1923 yılında siyâsî partiye dönüşerek Cumhuriyet Halk Partisi’nin temelini meydana getirdi. 1909 senesinde çıkarılan Cemiyetler kânunu, 28 Haziran 1938 tarihli Cemiyetler kânununun yayınına kadar yürürlükte kaldı.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri çeşitli gayelerle kurulan ve çeşitli adlarla faaliyet gösteren cemiyetler, daha çok on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda toplum ve devlet hayâtı üzerinde etkili oldular.

18. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı ülkelerine ayak basan mason teşkilâtları, sultan birinci Mahmûd ve sultan üçüncü Selîm Han dönemlerinde localar açarak faaliyetlerini yaygınlaştırdılar. Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamanında ise sıkı takibata uğradılar. Fakat bunlar daha çok yabancı tebealı kimseler olup, ticarî alanda pay kapma ve kapütülasyonları kendi menfâatlerine kullanma çalışmaları yaptılar. Hürriyetçi ve Meşrutiyetçi akımların savunucusu iddiasıyla ortaya çıkan Tanzîmât ricalinin çoğu mason oldu. Yeni Osmanlılar ve Birinci Meşrûtiyetin ileri gelenleri, siyâsî eğilimlerini localarda geliştirdiler. Mason locaları çeşitli siyâsî cemiyetlerin fikrî ve hareket programlarına modellik ettiler. İstanbul’daki ilk localar, (1854-56) Kırım savaşının ortaya çıkardığı durumdan faydalanılarak İngilizlerle irtibatlı kuruldu. Fransız bağlantısında ise, ikisi Abdülmecîd Han zamanında, ikisi de Abdülazîz Han zamanında olmak üzere 1908’e kadar dört loca kuruldu. Dördü de Paris’teki Grand Orient (Maşrık-ı âzam/Yüce Doğu) merkez locasına bağlıydılar. Bu devirden sonra üyeleri arasına Türk ve müslüman kimseleri de alan localar, bu üyeleri vasıtasıyla sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı tahttan indirmek için çeşitli plânlar uyguladılar, İstanbul’dan başka Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli yerlerinde de localar açıldı. Rumeli’de açılan locaların büyük bir bölümü Selanik’te bulunuyordu. Bu localardan, İtalyan bağlantılı Makedonya-Risorta ve Fransız bağlantısındaki Veritas locaları, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin beşiği oldular.

İkinci Meşrûtiyet’in îlânı, masonluk hareketine yeni bir hız getirdi. Locaların sayısı arttı. 1909 yılında Maşrık-i Azam-ı Osmânî locası kuruldu. Bu locaya, eski masonlardan Talat Bey (Paşa). Mehmed Ali (Baba) Bey, Süleymân Faik Paşa ve Câvit Bey Üstâd-ı âzam (yüce üstad) seçildiler.

Umumiyetle on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başında cemiyet adıyla kurulan cemiyetlerden bâzıları şu şekilde kısımlara ayrıldılar:



 

Yorumlar 

 
+2 # deniz 2011-10-18 18:59 teşekkürler işime yaradı bu bilgiler Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile