| Neo-Osmanlı Meydan Okuması |
|
Birkaç gün önce Saraybosna`da, Türk Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu`nun da katılımcı olduğu `Osmanlı Mirası` üzerine uluslarası bir konferans tertiplendi. Davutoğlu`nun `Osmanlı Mirası ve Balkanlarda Müslüman Topluluklar` başlıklı konuşması, diplomatik çevrelerde hatta bölgenin ve dünyanın değişik fikir adamı ve entelektüellerinde olağanüstü bir ilgi uyandırdı. Bu konuşmaya ilgi duyanlara bizim Arbër Xhaferi`de dahil oldu. Onun bu ilgisi `Osmanlı meydan okuması` isimli bir yazıya döküldü ve bu yazı Arnavut yazılı medyasının her tarafında yayınlandı. Oysa bu metin bende, yukarıda zikredilern iki otoritenin ele aldığı bu konuyu tartışma merakı uyandırdı. Öncelikle Xhaferi`ye onun entelektüel kapasitesi, tüm yayınlanmış eserleri ve basında fikirlerini ifade etme tarzı dolayısıyla minnet ve saygılarımı belirtmek isterim. Zira kendisi bu çalışmaları ile Makedonya Arnavutları ve daha geniş çevrelere felsefî, siyasî ve millî düşünce alanında nadir oluşan bir zenginlik bırakmaktadır. Bu metni rasyonel bir biçimde tahlil ederken Xhaferi, Davutoğlu`nun konuşması hakkında değerli nitelendirmeleri ve fikirsel tasvirler yaparken, onun fikirlerine çok farklı bir bakış açısı ile yaklaşsaydı değerlendirmenin çok farklı bir boyut kazanacağı kanısına vardım. Metnin başlangıç kısmında Eski Yugoslavya`da 80`li yılların sonunda gelişen olayların bir fotoğrafı sunuluyor. Hususî olarak `büyük Sırbistan` düşüncesi adına, Yugoslavya`daki Boşnak ve Arnavutların dinî aidiyetlerinin istismar edilerek oluşturulan Sırp propagandaları tanımlanıyor. Ancak bu düşüncenin sonunun gelmek üzere olduğu bellidir. Hepimiz o propagandanın neticesine şahidiz. Görünüşe göre Xhaferi, Sırp propagandası ile bağdaşabilecek her çeşit düşünceden uzaklaşmaya çalışarak, hala o propagandanın etkisi altında kalmaktadır. Bence günümüz jeopolitik dilimlendirmelere göre bu, gereksiz bir şeydir ve daha fazla Eski Yugoslavya`daki Arnavutların acı geçmişlerine olan bir refleksidir. Bana göre bu durum, (Xhaferi tarafından ) Sayın Davutoğlu`nun fikirlerinin bastırılmasını ve yanlış bir yöne çekilmesine sebeptir. Bu fikrin gerçekçi olmayan bir şekilde algılanmasını sağlayan bir diğer neden ise bana göre Fukuyamacı yaklaşımdır. Bütün metinde, Balkanların farklı bir tanımlama ile yeniden şekillendirilmesine dikkat çeken bir hava hakim olduğu aşikar. (Xhaferi) Bu tanımlamayı harcanmış ve geç kalmış hatta gerçekleşmesi mümkün olmayan bir durumda gösterirken, Türk Dış İşleri Bakanı`nın tanımlamalarının naif ve nostaljik olduğunu savunuyor. Sayın Xhaferi`nin Davutoğlu`nun fikirlerine olan yaklaşımını konusunda düşüncelerim bunlardır. Fakat bu düşünceler hakkında bir yargıya varmak doğru değildir. Bu yüzden tartışmaya da açmak istediğim bu iki fikir adamının esas konusunu izah etmeye çalışalım. Başlıca mesele ve problem, Davutoğlu`nun savunduğu temel düşünce etrafında dönüyor. Bu ise, Balkanların Avrupa siyasetinin kör bağırsağı konumunda olmaktan çıkıp dünya siyasetinin merkezine yerleşmesi meselesidir. Davutoğlu`nun düşüncesinin anlaşılmasındaki uyumsuzluk yine bu düşüncenin ele alınış ve idrak edilme usulünden kaynaklanıyor. Aslında Sayın Davutoğlu Balkanların altın çağından bahsederken, Balkanların dünya siyasetinin merkezine yerleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu`nun yeniden doğması ile gerçekleşeceğini iddia etmiyor (bkz. Xhaferi`ye göre: Osmanlı Meydan Okuması). Zira o, bu topraklarda diğer yönetimler farklı bir şekilde hüküm sürerken durumun farklı olduğuna şehadet etmektedir. O (Davutoğlu) Balkan tarihini Osmanlı İmparatorluğu çerçevesinde değerlendirirken, onun beş asır boyunca mükemmel işlevine dikkat çekmek istiyor. Fakat ona göre, yeni düzendeki tanımlama, eski Osmanlı İmparatorluğu`nun tam anlamıyla aynısı değildir. Bu tanımlama modern, humanist ve evrensel değerleri içeren yeni bir düzene işaret ediyor. Ona göre bu yeni düzende Balkanlar, kendi özelliklerini içeren başlıca üç noktada temellendirilmektedir: 1. Balkanların jeo-stratejik konumu, 2. Ekonomik etkileşim ve 3. Kültürel etkileşim. O yüzden diyorum ki Davutoğlu`nun Saraybosna`daki meydan okuması Xhaferi`ni dediği gibi Osmanlı değil de, neo-Osmanlı bir meydan okumadır. Davutoğlu Osmanlı`nın yeniden dönüşünü değil de, kurulacak olan düzenin yeni işlev yönteminin arayışındadır. Bu yeni düzenin başlıca önermeleri, (Osmanlı) o İmparatorluğun ruhuyla, ancak bütün standartlar ve güncel hukuka uygun olarak şekillendirilecektir. İmparatorluk ruhu derken, o İmparatorluğun içinde multi-etnik ve çok renkli alanları kapsayan farklı toplulukların birarada yaşadığı başarılı dönem kastediliyor. Hakikatte günümüz Avrupa Birliği düşüncesi Osmanlı millet sistemine dayanmıyor mu? Bahsedilen düşünceye göre bu topluluklar AB`ye entegrasyon prensiplerinde kısmen dış politika ve diğer önemli meselelerde merkezî ilkelere bağlı kalırken, yerel meseleler her toplumun kendi bünyesindeki entegrasyonuna sadık kalınarak ele alınmaktadır. Bu konuyu objektif bir bakış açısı ile değerlendirirsek, Almanlar ve Fransızlar gibi yıllarca aralarında savaşan ve katliamlara imza atan bu iki toplumum AB gibi bir topluluğun çekirdeğini oluşturacaklarına inanmak çok daha güçtü. Fakat uzun yıllar sonra, uzun uğraşılar ve yoğun yatırımlar sonucunda, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu`ndan (AKÇT) günümüz Avrupa Birliği`ne dönüşerek meyve verdiğine hepimiz şahit oluyoruz. Neden daha önce işlevsel olduğu bilinen bu düşünce gerçekleşmesin ki. Osmanlı millet sistemine gelince, burada Xhaferi`nin Osmanlı İmparatorluğu`nda Arnavutların millet statüsünde olmadığı iddialarının asılsız olduğunu belirtmek istiyorum. Arnavutların bu imparatorluktaki konumu hususunda birçok tarihsel gerçeğe rastlayabiliriz. Bu gerçeklerden yola çıkarak belki çok küçük bir örneklendirme olacak ama Davut Paşa`dan (1482-1497) başlayarak, Ferit Paşa`ya (1903-1908) kadar 35 Arnavut vezirden müteşekkil bir liste sunulabilir. Ayrıca 1934`te Mustafa Kemal`in Kral Zog ile mektuplaşmasında Atatürk: `Biz Arnavut milletini sever ve onları kardeşimiz gibi görürüz. Ciddiyetle ve kat`î suretle bilmenizi isteriz ki, biz, sizleri, devlet ve millet olarak Balkanlar`da en güçlü konumda olmanızı isteriz.` derken, Zogu cevaben: `Beş asırdan fazla Türkiye, Arnavut toplumunun birliğini muhafaza etmiştir. Türkiyesiz bir Arnavutluk, Slav baskılarından kurtulamayacaktır... Varlığımızı Türklere borçluyuz.` demektedir. Bu mektuplaşma Osmanlı İmparatorluğu`nun yıkılmasından sonra Arnavut-Türk ilişkilerine önemli bir argüman niteliğindedir. Oysa Xhaferi`nin belirttiği akrabalık terimi ve tanımlaması ise Osmanlı İmparatorluğu`nun yıkılmasından çok daha sonra gelişti. Metin dikkatle okunduğunda Xhaferi, Davutoğlu`nun düşüncesini `...meydan okuma` (bu kavram bile içerik olarak gelişmesi gereken bir sürece işaret eder. Geleceği meçhuldur) olarak nitelendirmesine rağmen başlangıçta bu düşüncenin özünün anlaşılmasına ve izah edilmesine meydan bırakmayacak bir tutum sergilemektedir. O, Davutoğlu`nun düşüncesine, onun sadece duygusal yanlarını ön plana çıkararak saldırırken, diğer yandan ona birkaç mühim soru yöneltmektedir: - Nasıl uygulanacaktır ve - Atatürk mirasına ne olacak? - Türklerin Avrupa Birliği üyeliği ile Osmanlının yeniden doğuşu karşıtlığı nasıl bir harmoniye kavuşturulacak? Ki bu sadece onun nefesine bile kalsa? Bu soruların cevabını bilmeden a priori olan bir düşünceye saldırılamaz. Başta belirtmemiz gerekir ki, Davutoğlu`nun Saraybosna`da ilan ettiği düşünce henüz işlenmemiş durumdadır ve böylelikle Xhaferi`nin kaydettiği gibi bu tezlerin radikal olduğu söylenemez. (Xhaferi`nin) Onun, Davutoğlu`nun düşüncelerinin özünü içeren bir fotoğraf sunması gerekirken o, tezin radikal boyutunu ele almayı tercih etmiş. Tamamen geliştirilmemiş bir tez radikal olamaz. Bu durumda sadece bir düşüncenin varlığından bahsetmekteyiz ve düşünce her zaman asildir. Fakat buradan hareketle Davutoğlu`nun Bosna`dan Afganistan`a kadar uzanan bir devlet arzuladığını belirtmek tutarsızlıktır. Bununla (Xhaferi), Davutoğlu`nun devletini Arnavutların ve Talibanlıların bir arada yaşayacakları bir devlet gibi sunarak okuyucuları tuzağa düşürmektedir. Velhasıl Xhaferi, Slavların`Türklerin önderliğinde çok kültürlülük düşüncesine` yaklaşımları hususunda kuşkuludur. Bu kuşkucu tavra en iyi cevap olarak tam anlamıyla bir Slav(Makedon) olan Stevo Pendarovski`nin (Eski Cumhurbaşkanı güvenlik danışmanı) 28.09.2009`da `Dnevnik` gazetesinde yayınlanan `Yeni Osmanlılar Geliyor` başlıklı yazısıdır: `Bilindiği gibi eski Osmanlılar evinize davetsiz misafir olarak geliyorlardı. Fakat bugün, eğer kendi devletinizin iyiliğini düşünürseniz, yeni Osmanlıları kendi rızanızla sohbete davet etmeniz gerekir. Zira yeni Türkiye`nin liderleri bugün, hem Hizbullah ve Hamas, hem de Sünnî ve Şiîlerle görüşebilen tek unsur olarak karşımıza çıkıyor. ABD`nin bile başaramadığı bu misyonun gerçekleşmesinde şüphesiz Davutoğlu`nun vizyonunun katkısı büyüktür. ` `...Prestijli batılı çevrelerin `Türk Kissinger` olarak isimlendirdiği Davutoğlu..` `…CNN Türk editörü de Davutoğlu`nun Türk diplomasi tarihinin en etkin danışmanı olduğunu belirtiyor…` Fakat Xhaferi`de metnin giriş kısmında Davutoğlu`nun kişiliğini kısaca tanıtıyor: `…Türkiye`nin ve bunun ötesinde İslam dünyasının en zeki ve en parlak özgeçmişine sahip biri olarak…` Fakat Küresel Bunalım`, `Stratejik Derinlik`, `Medeniyet Dönüşümü ve İslam Dünyası` ve `Alternative Paradigms` v.s gibi eserlerinden bahsederken, doğal olarak bunların İngilizce dâhil birçok dünya dillerine tercüme edildiğini belirtiyor. Fakat tüm bu eserlerin (Henüz tercüme edilmekte olan `Stratejik Derinlik` hariç) Arnavutçaya da tercüme edildiğini ve Arnavut okuyucunun Davutoğlu`nun gelecekle ilgili vizyonu ve dünya görüşü hakkında doğrudan fikir sahibi olduğunu belirtmeyi unutuyor. Davutoğlu`nun düşüncesi Atatürk`ün mirasıyla çelişkiye düşecek bir şekilde Türkiye`nin kendi tarihine dönüşüne rıza göstermiyor. Zira o, Atatürk dönemi dahil, dünyanın tüm tarihi ve kültürel mirasını günümüze taşıyarak, tarihsel arkaplanın verdiği sorumlulukları almayı hedefliyor. Bu çerçevede de evrensel standartlara ve değerlere uygun ilkelerle yeni bir düzen veya yeni bir sistem oluşturmak istiyor. Bu tartışmayı anlamlı kılacak ve Davutoğlu`nun düşünceleri hakkında bizim dünya görüşlerimizi ve algılamalarımızı daha sağlıklı bir şekilde ifade edebilme adına Xhaferi`ye sormak istiyorum: Sizin de ifade ettiğiniz üzere (bir akademisyen ve entelektüel olarak, İslam dünyasının en demokratik ülkesinin siyasetine yön verecek kadar ağırlığı olan bir şahsiyet olarak) Davutoğlu gibi fikir adamı bu kadar kapsamlı bir düşünceyi aktarırken nasıl olurda (sizin belirttiğiniz gibi) retorik-duygusal söylemlerle dolu nostaljik argümanlara dayanabilir? Türkiye gibi kapasitesi belli olan bir ülkenin uluslararası politikalarını belirlediği tüm aşamalarda, bu düşünceyi uzun uzadıya irdelemeden mi ilan etti? Xhaferi yazısında şuna da işaret ediyor: `Bir gazetecinin Bosna Hersek ile Türkiye maçında hangi takımı tuttuğu sorusuna, Sayın Davutoğlu, kalbinin ikiye ayrıldığını belirterek `kendimizi kendimiz yendik` şeklinde cevap verdi. Bu sözü üzerine izleyiciler tarafından uzun süre alkışlandı.` - Davutoğlu, Bosna Hersek`in toprak bütünlüğünün Türkiye`ninki kadar mühim olduğunu iddia ediyor. Davutoğlu, neo-Osmanlı bir meydan okuma olarak düşüncesinin esasını, bir taraftarın Türkiye-Bosna maçıyla alakalı sorusuna şu şekilde cevap vererek açıkladı: `Kendimizi kendimiz yendik`. O, bu cevap ile bölgenin ve tüm dünyanın geleceğiyle alakalı kafasındaki düşüncenin anahtar cümlesini dile getirdi. Bu, Xhaferi`nin dediği gibi tek yönlü değil de, çok yönlü bir anlayıştır. Velhasıl bu, ortak değerler, kültürel ve ekonomik etkileşimi içeren birleştirici bir sisteme dayalı olan hususî bir anlayıştır. Martin Luther`in `I have a dream` şeklinde ifade ettiği gibi bu bir ana fikirdir. Türkiye kadar büyük bir ülke olmak ve Bosna gibi küçük bir ülke ile eşit olduğunu belirtmek, adaletli, eşit, dayanışma içerisinde ve insanca bir gelecek anlayışına delalet etmekte. Ayrıca Davutoğlu ve Türk Devleti`nin bu düşüncelerini açıklaması için (çok kültürlü, multi-etnik, çok renkli olan ve Osmanlı`nın meşhur tarihi ile modern Batı medeniyeti unsurlarının bir arada yaşadığı) Saraybosna`yı tercih etmesi bence tesadüfî değildir. Tarih tekerrür eder denir. Bu tespit insanlık tarihinde birkaç kez kanıtlanmıştır. Görünüşe göre bu durumda da öyle olacak ve galiba Davut yine Calut`u mağlub edecek… İlgili haber: Osmanlı Meydan Okuması Dünya Bülteni için çeviren Nedim Emin |



Yorumlar
Fatih sultan mehmet zamanında alınmış bir ülkedir.
Gerisi boşdur tartışmanın manası yokdur.
Türk'ün Kafasını Bozmayın Yeni Bir Tarih Yazarız. Cevap | Alıntı | Alıntı