Kahramanlığın adı: ÇANAKKALE

Düşmanın dahi kahramanlığını, insanlığını övdüğü Mehmetçiğin bedelini can ve kanla yazdığı bir destan Çanakkale...

Aslında Çanakkale Zaferi için ne söylense azdır. Cephede ölürsem şehit, kalırsam gazi olurum diye çarpışan binlerce askerimiz ve onların vatanları uğruna akıttıkları kanlarla sulanan Çanakkale toprakları düşmana ayak bastırmadı

"Çanakkale Zaferi, Türk askerinin ruh kudretini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur."

M. Kemal ATATÜRK

Denİz Zaferi`nin 93. yıldönümü, Şehitleri Anma Günü ve Zafer Haftası kutlamaları başladı. `93 yıl önce bu kutsal topraklarda, Türkiye Cumhuriyeti` nin temeli atıldı ve dünya tarihine `Çanakkale Geçilmez` destanı yazdıran ibret verici bir savaş sergilendi. Osmanlı İmparatorluğu`nun 1. Dünya Savaşı`na istemeden girmek zorunda kaldı.

`1. Dünya Savaşı başlamıştı. İtilaf devletlerinin amacı, kolay geçeceklerini zannettikleri Çanakkale Boğazı`nın aşarak, İstanbul`u işgal etmek, oradan da Rusya`ya yardım etmekti.

19 Şubat 1915`te başlayan güçlü İngiliz ve Fransız donanmasının bombardımanı,

18 Mart 1915 günü boğazı denizden geçme girişimine dönüşmüştür.

Ancak mağrur armadaya tüm gücüyle karşı koyan Ertuğrul, Orhaniye, Mesudiye, Kumkale ve Rumeli tabyalarının yoğun ateşi ve bir gece önce İsmail Hakkı bey komutasındaki Nusrat Mayın Gemisi`nin boğazı döşediği mayınlarla, düşman öyle bir direnişle karşılaşmıştı ki o muhteşem armadaya, boğazın derin suları mezar oldu. `Çanakkale Geçilmez` diye destanlaştı. Çanakkale`yi denizden geçemeyeceğini anlayan devletlerin, şanslarını Gelibolu Yarımadası`na karadan asker çıkararak denemek istediler, ama bu da hüsranla bitti. Düşman, 8.5 ay süren kanlı muharebelerin ardından yarımadayı terk etti. Bu savaş, milli mücadele ruhunun ilk kıvılcımlarının atılmasına neden oldu.

Savaş öncesi son durum

Yİrmİncİ yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa`yı ikiye bölüyordu.

Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu.

28 Haziran 1914`te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand`ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu. Avusturya`nın 28 Temmuz 1914`te Sırbistan`a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya`dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya`dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa`yı ikiye bölmüşlerdi.

Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri`ne katıldı. Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu.

Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti`ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa`daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti`nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu.

Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin`i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya`nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya`ya sahip olmayı istiyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı`nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya`nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı`yı Almanya`ya doğru yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914`te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti. Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914`te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesine izin verir ve Boğazları tüm yabancı gemilere kapatır.

GOEBEN ve ,`ın Boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar.

Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması`na katılmış olur. 27 Eylül 1914`te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz`de Ruslar`a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914`te Ruslar Kafkasya`da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.

Osmanlı Devleti`nin elinde bulunan Boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen Boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır. İtilaf Devletleri`nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya`ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce; aynı zamanda Almanya`dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı`yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca Boğazları kazanmak demek, İstanbul`u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti.

Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri`ne katıldıklarını açıklayacaklardı. Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı. Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915`te Osmanlı`ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı.

 

Kara savaşları

Çanakkale Savaşları`nda Deniz Harekâtı`nın başarısızlığı umutları Kara Harekâtı`na çevirmişti.Daha 1 Mart`ta Yunanistan, Gelibolu yarımadasını işgal etmek, mümkün olduğu takdirde İstanbul üzerine yürümek üzere İngiltere`ye üç tümenlik bir kuvvet önermişti. İngiliz ve Fransızlara kalsa öneri kabul edilebilirdi. Ancak Rus Çarı, İngiliz Büyükelçisi`ne, hiçbir şart altında Yunan askerinin İstanbul`a girmesine izin vermeyeceğini bildirerek bu tasarıyı önledi. Londra`da ise, harekâtı Donanma yalnız mı yapsın, yoksa Kara Ordusu ile birlikte mi hareket etsin tartışması yapılmakta idi. Bir Kara Ordusuna ihtiyaç olduğunu savunanların arasında Lord Fisher geliyordu.

Bununla beraber son karar, Savaş Bakanı(Harbiye Nazırı) Lord Kitchener`indi. O ise, ısrarla elinde birlik olmadığını söylüyordu, ama seçkin bir birlik olan ve İngiltere`de bulunan 29`ncu Tümen`e hiçbir görev verilmemişti. Nihayet Mart`ta Kitchener Çanakkalecilerin tarafına kayarak 29`ncu Tümenin Ege`ye sevk edileceğini, Çanakkale`de bulunan Deniz Piyadelerine Gelibolu Yarımadası`nın temizlenmesinde yardım edeceğini açıkladı. Bu haber Fransa cephesinde buluna İngiliz Generallerinin öylesine büyük tepkisine yol açtı ki, Mareşal sözünü geri alarak 18 Şubat`ta bu birliğin yerine o sırada Mısır`da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda Tümenlerinin gideceğini bildirmek zorunda kaldı. Askeri durumu tetkik için Çanakkale`ye gönderilen General Sir William Birdwood, 5 Mart`ta Kitchener`a gönderdiği raporda, Donanmanın tek başına Bağaz`dan geçemeyeceğine inandığını, kuvvetli bir ordunun karadan donanmayı desteklemesi gerektiğini bildiriyordu.

Bu rapor Kitchener`in bütün tereddütlerini giderdi. 10 Mart`ta 29`ncu Tümenin Ege`ye gönderileceğini açıkladı. Ayrıca bir Tümen de kendilerinin göndermeleri için Fransızları ikna edeceğini ilave ediyordu. Böylece Mısır`daki Anzac Tümenleri ile birlikte 70 bin kişilik bir kolordu bu işe ayrılmış oluyordu. Birdwood`un raporuna rağmen, hala donanmanın tek başına Boğazı geçebileceğini düşünenler vardı. Bu karışıklık içinde Kara kuvveti hazır olana kadar donanmanın harekatını geri bırakmasını, bu suretle kara ve deniz kuvvetlerinin müşterek harekata başlamasının en iyisi olacağını hiç kimse aklına getiremiyordu.

O sıralarda Londra`ya hakim olan bu kargaşalık ve belirsizliği, ne yapacağı belli olmayan Sefer Kuvveti`nin Komutanlığına yapılan atamadan anlamak mümkündür. Bu komutan, Kitchener`in Güney Afrika savaşlarından eski bir arkadaşı General Sir Ian Hamilton`du.

Donanma asıl saldırısını yapana kadar, Hamilton`un birlikleri işe karışmayacaktı. Eğer deneme başarıya ulaşmazsa Hamilton Gelibolu yarımadasına çıkarma yapacak, başarıya ulaşırsa yarımadaya zayıf bir kuvvet bırakıp doğrudan doğruya İstanbul üzerine yürüyecekti. Oradan İstanbul Boğazına çıkarıl-mış bir Rus Birliği ile birleşmesi umuluyordu. Türk tarafı ise, 18 Mart`ta kazandığı zaferden dolayı kendisine olan güvenini tazelemiş, Çanakkale`nin Boğazlar`dan geçilemeyeceğini tüm dünyaya göstermişti. Bu zaferin ardından, Müttefiklerin kaçınılmaz kara harekâtına karşı Türk tarafı da son sürat hazırlıklara başlamıştı. Çanakkale `de 5. Ordu oluşturulmuş başına da Mareşal Liman von Sanders getirilmişti.

Kıyılara dikenli tellerle çevriliyor, birlikler önemli yerlere yerleştiriliyor, müttefiklerin her hareketi gözleniyordu. Müttefik çıkarmasını bekleyen bir başka kişi ise 19. İhtiyat Tümeni`nin başında bulunan yarbay Mustafa Kemal`di.

Seddülbahir Muharebeleri

25 Nİsan günü, Müttefik Kuvvetleri Donanmanın koruyucu bombardımanı altında, beş ayrı yerden Gelibolu Yarımadası`na çıkmaya başladılar.

İngiliz ve Hint birliklerinin çıkarıldığı ilk hedef , güneyde Alçıtepe`yi ele geçirip Kilit-bahir platosuna ilerlemek, oradaki merkez tabyalarını susturduktan sonra Boğaz`ın giriş bölgesini ele geçirmekti.

Burada Müttefik donanmasına bağlı savaş

gemilerinin yaptığı bombardımanın şiddetine bir örnek vermek gerekirse; sadece Ertuğrul Koyu sırtlarındaki 26. Alayın 10.Bölüğünün savunma mevzilerine 4650 mermi atılmıştı. Buna rağmen Türk bataryaları ve kuvvetleri imha olunamadığından İngiliz Birlikleri ağır kayıplar vermekte ve bu durum, Müttefik kuvvetler arasında büyük bir şaşkınlık yaratmaktaydı. Bu günlerde, gerçek bir kahramanlık destanı yaratan Yahya Çavuş`un takımı, işte bu 10. Bölüğün takımıdır. Temmuz 1915 sonuna kadar, çok kanlı geçen, göğüs göğüse süngü hücumları ve karşı hücumlarla süren Kirte-Kerevizdere- Zığındere Muharebeleri, özellikle Türk birliklerinin, Müttefik Donanması`nın ateşinden korunmak amacıyla,

gece yaptıkları süngü hücumlar şeklinde olmuştur. Sekiz gün, geceli gündüzlü süngü hücumlarıyla geçen Zığındere muharebesi, iki taraf için de kayıpların en fazla olanı ve en kanlı geçenidir.

River Clyde kömür gemisi

Bu bölgedeki harekat ağustos ayıyla birlikte mevzi muharebesine dönüşür. Böylece işgal kuvvetleri, 3-4 kilometrelik bir arazide çakılıp kalmış, Alçıtepe ve Kirte ele geçirilememiş, durum boşaltmaya kadar değişmeden böylece devam etmiştir.

Yahudiler de, Osmanlı`yı arkadan vurdu

Tarİh boyunca, zulme uğrayanların sığınacakları ilk kapı olarak gördükleri Türkler, bugüne kadar yüzbinlerce mazluma kucak açtı.

Din, dil ve ırk ayrımı yapmadan, gördükleri zulümden kaçan binlerce kişiyi bağrına basarak insana verilen değeri en iyi şekilde sergileyen Türkler, örnek tutum ve tavrıyla tarihteki en büyük insanlık derslerini veren millet oldu İspanya`da zulme uğrayan Müslüman ve Yahudiler, Osmanlı Devleti`negönderdikleri bir elçi ile içler acısı durumlarını anlatır ve yardım isterler.

KATLİAMLADAN KAÇIŞ

Osmanlı Devleti, 1505 yılında İspanyol sahillerini vurmak için Kemal Reis kumandasında bir filo gönderir, zulme uğrayan bir kısım Müslüman ve Yahudi Türkiye`ye getirilerek ve katliamdan kurtarılır. İspanya`daki insanlık dramı ve yapılan zulümler iyice artınca Kaptan-ı Derya ve Cezayir Beylerbeyi Kılıç Ali Paşa`ya gönderilen bir fermanla İspanya`da zulme uğrayanlara yardım edilmesi emredilir.

Birçok Müslüman ve Yahudi`nin, İspanya`dan önce Afrika sahillerine aktarıldığı daha sonra bunlardan bir bölümünün Adana, Tarsus gibi sancaklara yerleştirildiği tarihi kaynaklarda yer alıyor. Zulümden kaçarak sığınan bu insanlar, durumlarını toparlayıp verimli hale gelene kadar 5 yıl vergiden muaf tutulurlar.

Bernard Lewis diyor ki

Tarihçi Bernard Lewis, bir eserinde, Avrupa`da baskı görüp kovulan Yahudilere Osmanlı`nın kucak açtığına dikkati çekiyor. Lewis, Osmanlı`nın, kovulan ve baskı gören Yahudileri her zaman kabul ettiğini, hatta baskılardan kurtulmaları için Osmanlı topraklarına çağrıldıklarını ifade ediyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında zulme uğrayan binlerce insan yine Türkiye`ye sığınır. Avrupa`nın çeşitli ülkelerinden 10 bini aşkın insanın, öldürülme ve eziyet görme korkusuyla kendilerini güvencede hissedebilecekleri tek ülke olan Türkiye`ye geldikleri biliniyor. Bunların çoğu da Yahudi idi.

Çanakkale`de yaşananlar

1490`lı yıllarda İspanya ve Portekiz`den kovulan Yahudiler`i Sultan Bayezıt, yağlı kazıklardan kurtarmış ve kutsal topraklarımızda bir misafir gibi ağırlamıştır... Dünya üzerinde tek hoşgörüyle karşılandıkları yer Türk toprakları olmuş ve Yahudiler de bunun karşılığı olarak bizlere neyi reva görmüşler tarih`e ibretle bir göz atalım: Yahudi cemaati, Birinci Dünya Savaşı`ndan İngilizler`in galip çıkacağı düşüncesiyle Filistin topraklarında hak kazanmak için birşeyler yapmak niyetindeydiler...

İngilizlere yaranmak maksadıyla, Çanakkale Boğazı`ndaki düşman ordularına katılmak ve Türkler`e karşı savaşmak üzere karar aldılar... Bu sevda uğruna Mısır`da bulunan Yahudiler arasından işsiz gençlerden oluşan bir gönüllü taburu kurarak Çanakkale`ye sevkettiler...

 http://www.ortadogugazetesi.net


Bu habere benzer haberler:

 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile