| İKİNCİ MEŞRUTİYET'İN SİYASİ HAYATINA BAKIŞLAR |
İKİNCİ MEŞRUTİYET'İN SINIRLARI   1- İkinci Meşrutiyet ne zaman başlar?    10 Temmuz 1324 (23 Temmuz 1908): Tarihçiler, hukukçular ve sosyal konularla uğraşanlar, İkinci Meşrutiyet'in bu tarihte başladığını kabul etmişlerdir. Bu devrenin insanları, içinde yaşadıkları Osmanlı tarihinin bu son safhasına ''İlanı Hürriyet'' (yani Hürriyetin İlanı) adını vermişlerdir. ülke içinde ve dışındaki hürriyet savaşlarının başarılı sonuçları bu tarihte alınmıştır. 1293 (1876) Kanunu Esasi'nin (Anayasa) yeniden yürürlüğe girmesi bu tarihte olmuştur. Saltanatın meşrutiyetçi (padişah iktidarını frenleyici) karakteri bu devrede kuvvetlendirilmiştir. Abdülhamit, rejiminin bitimini de gene bu tarih ilan etmiştir. Böylece, her yenilik hareketi gibi, 10 Temmuz hem bir başlangıç hem de bir sondur. 10 Temmuz'un önemi Yıldız Sarayı kadrosunun istibdatçı düşüncesinden Namık Kemal ideallerine geçişin ayırım noktası olmasındadır.
  İkinci Meşrutiyet, bir bakıma, Jön Türklerin -memleket içi ve dışındaki hürriyet savaşçılarının- eseridir. 10 Temmuz'dan önceki olayların bazıları, siyasi düşüncenin gelişmelerine yakından bağlıdırlar ve kurulması istenen rejimi açıklamak bakımından önemlidirler. Bunlar üzerinde durmak gerekir.   a- 23 Haziran 1908 Beyannamesi:   Olaylardan birisi, 10 Temmuz'dan kısa bir müddet önce, Manastır şehrinde sokaklara asılmış ve çeşitli devletlerin konsolosluklarına gönderilmiş olan beyannamedir (1). ''Osmanlı Terakki ve İttihat Heyeti İçtimaiyesi'' tarafından ''gayrı meşru hükümetin'' Manastır Valisi'ne bir muhtıra mahiyetinde olan bu vesikada açıklanmış olan ana fikirlere göre: Bugünün hükümeti (mutlakıyet sistemi) gayrı meşrudur. Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin tek arzusu milletin açık ve meşru haklarını geri almak ve idare mekanizması başındaki ''süfeha''nın (sefihler) ihtiraslarına son vermekten başka birşey değildir. Fesat sistemi kurmuş olan bu kimseler bilmelidirler ki, Osmanlı İmparatorluğu ''bir millet ile o milletin timsali olan Padişahtan ibarettir. Bu ikisininin arasında alçaklara, şehvet esirlerine, rezillere, ikbal sarhoşlarına hususi bir yer yoktur. Kurulması istenen rejim sayesinde, milletle Padişah doğrudan doğruya temas halinde olacaklardır. İnsanlık ve medeniyet mahkemesinin temyiz edilmemek üzere verdileri karar budur. Bu kararın uygulanmasıyladır ki, cinayetler ve zulümler insanlık kanununun hükümranlığı altında yok edilmiş olacaklardır.  b- Rumeli mitingleri ve Yıldız'a telgraflar:   10 Temmuz'dan birkaç gün evvel, Rumeli şehirlerinde, birbirini saat ve dakika farkıyla takip eden toplantılar dikkati çekici mahiyettedirler. ''Firzovik Toplantısı'' bunların ilki sayılabilir: Otuz bin kadar Arnavut tabaanın Kosova vilayetinde, Firzovik denilen yerde toplanarak Besa (yemin) etmeleri 7 Temmuz 1324 tarihini taşır. Camide verilen bu sözlü karardan, sonra ''Kosova Vilayeti Ahalisi kulları'' tarafından Besa bir telgrafla Yıldız'a bildirilmiştir: İmparatorluk kendisini mahvetmek üzere olan tehlikelerle karşı karşıyadır. Firzovikliler ''namını ipka için çareler'' aramışlardır. Tek çare 1293 (1876) Kanunu Esasi'sinin hükümlerine uyarak meşru meşveret (seçimli meclis) usulünün yeniden tesisidir. İstanbul'da acele olarak bir millet meclisi toplanmalıdır. Aksi takdirde, fiili harekete geçilecektir.  Kitle olayları, 10 Temmuz'dan evvelki birkaç gün içinde Rumeli'de zincirlenmiştir. Kosova, Selanik, Serez, İştip. Priştine'den çekilen telgraflar Yıldız'ı aynı mahiyetteki isteklerle sıkıştırmaktadırlar. Rumeli, hürriyet fikrinin sosyal sirayetinden kurtulamamıştır (3). Halkın hürriyetçi duygularının galeyanını meşveret doktrinine bağlayan bu vesikalar ve olayları etrafında döndüren genel istek, 1876 Kanunu Esasi'sinin tekrar yürürlüğe konmasıdır ve bir müeyyideye bağlanmıştır: Eğer bu istek yerine getirilmezse, ''Üçüncü orduyu Hümayunla beraber" maksadı elde etmek için Payitaht'a doğru harekete hazırlanılmıştır (4). Yıldız, büyük çapta bir halk hareketi karşısında bulunduğuna inanmış, dehşet içinde kalmıştır. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu'nun ıslahat hareketlerine ilk defa olarak yeni bir unsur getirmiştir: Halk. Sayısı ne olursa olsun, Hürriyetin İlanı aşağından yukarı bir hareket hattına sahip olmuştur. Bu müşahede kendisinden önceki ıslahat olaylarıyla kıyaslayınca elde edilebilir.  c- Hürriyeti ilan eden nutuk, ''Ya Kanunu Esasi, Ya Ölüm!''    Meşrutiyetin yeniden ilanı İstanbul halkını şaşırtırken (5), Manastır vilayetinin derhal ''Hürriyet'' adı verilmiş olan meydanında, Mektebi Harbiye Ders Nâzırı Binbaşı Vehip Bey (daha sonra Paşa), çoktanberi beklenen hürriyeti 60 numaralı top arabası üstünde ''mukaddes ve muazzez vatandaşlar''ına ilk defa resmen ilan ve izah etmiştir (6). Nutuktaki ana fikirlerin tespiti, Meşrutiyetin sonraki siyasi olaylarına bulanmamış bir gayenin samimiyetini taşır. Meşrutiyet ne demekti? Kimler iktidardan uzaklaştırılacak, hangi müesseseler yıkılacaktı? Ve nihayet hürriyetin ilanı ile halk neler kazanabilecekti?   Osmanlı vatandaşları nesillerin bekledikleri cevapları ilk olarak Ders Nâzırının nutkundan dinlemişlerdir: Hürriyetin ilanı otuz bir senelik zulme son vermiştir. Uzun çabaların mahsulü olmuştur. Vatanın en namuskâr, en gayretli en hamiyetli hürriyetseverlerini zındanlardan kurtarmıştır. Aynı zamanda İslamın siyaset prensipleri gerçek değerlerini kazanacaklardır. Adalet, meşveret, müsavat (eşitlik) hürriyet ve uhuvvet (kardeşlik) bundan böyle gerçekleşme yoluna girmişlerdir. Nutuktaki şu fikir bilhassa dikkati çekmektedir: ''Kanuni Sultan Süleyman devrinden beri Padişah'la millet arasına çekilen kafes kırılmıştır.'' San'a zindanlarında, Diyarbekir, Erzurum, Akkâ kalelerinde, Fizan'da sürgün hürriyet kahramanları kurtulmuştur. Ve Meşrutiyetin en hissi tarafı: ''Yetimlerimizin gözyaşlarını dindirecek, kimsenin hakkını kimseye kaptırmayacak bizi insan gibi yaşatacak meşru meşveret usulüdür ve bu isteklerimizi bütün halinde sağlayan Kanunu Esasidir...'' Her ihtilal vesikasında tekrarlanan içtimai mukavele fikrini Osmanlı Meşrutiyeti de unutmamıştır: çeşitli unsurlar, birbirinin canını ve ırzını aynı şiddet ve asabiyetle müdafaa ve muhafaza etmeyi bugünden itibaren ''hırzı can'' bilirler. Nutuktan sonra meydanda toplanan halk, Kanunu Esasiyi korumak için ant içmiştir.   Görüldüğü gibi, Meşrutiyet her şeyden evvel büyük kitleye manevi ve ahlaki bir olay olarak açıklanmak istenmiştir. İlk görünüşte, istenilen devlet sistemini topyekün değiştirmek değil, devletin sultani (monarşik) yapısında ıslahattır. Bir esaretten kurtuluştur. Fakat zındandan dışarı fırlamış olan insan şimdi ne yapacaktı?   10 Temmuz yeni bir devrenin, Osmanlı ferdi ve devleti için yeni bir hayatın başlangıcı olarak tarihimizdeki yerini almıştır (7). Bu tarihten itibaren, kendi yollarını yeni şartlar içinde aramak ödeviyle karşılaşmış olan Osmanlılar, bilhassa Türkler, bir hürriyet sarhoşluğu dehlizinden geçecekler, bir devir açmanın, bir hürriyet rejimi vücude getirmenin güçlükleriyle savaşacaklardır.  d- Hürriyetin resmen ilanı:   Bu kaynaşmanın baskısı altında, Abdülhamit yeni bir Sadrıâzam aramış, Sait Paşa'yı Kâmil Paşa'ya tercih etmiştir. Meclisi Vükelâ, Sait Paşa'nın tavsiyesi üzerine, Padişaha durumu bir mazbata ile bildirmiştir. 24 Temmuz 1908 (10 Temmuz 1324) tarihli bu Mazbata Yıldız'a çekilmiş olan telgraf sayısının 67'ye çıktığını belirtmiştir. Kan akmamasını ve memleket işlerine yabancıların karışmamasını sağlamak gayesiyle Kanunu Esasi'nin yeniden yürürlüğe girmesi anlamına gelen Meclis'in açılmasını, bunun için de genel seçimlere başlanması ve durumun vilayetlere bildirilmesini hükümet padişaha tavsiye etmiş ve bunun memleketin emniyeti bakımından zaruri bir tedbir olduğunu da ilave etmiştir. Padişah Mazbatadaki isteklerin yerine getirilmesini aynı tarihli İradei Seniyyesiyle ilan etmiştir. Padişahın Mebusan Meclisi'nin içtimaa davet edileceğini bildiren İradesi gazetelerle ilan edilmiştir. Rumeli'deki bayram havasının tam zıddı bir hava, şaşkınlık ve donukluk havası İstanbulluları sarmıştır. Otuz yıllık bir istibdat ve mutlak saltanatın sonunu ilan eden bu vesika ardından hürriyetçi tedbirler sökün etmiştir. Padişah siyasi suçluları affediyor, af yetkisini genişletiyor, hafiyeliği kaldırıyordu.   Abdülhamit asıl Meşrutiyet programını, Sait Paşa'ya yazmış olduğu ve 2 Temmuz 1908 (4 Recep 1326) tarihli Hattı Hümayununda belirtiyordu: Tanzimatı ilan eden Abdülmecit Osmanlıların bazı haklara layık olduğunu kabul etmişti. Kendisi de aynı Osmanlıların demokratik müesseseler kurmaya hak kazandıklarını kabul etmiş ve kendi isteğiyle (tarihai zatiyesinden) Mebusan Meclis'ini toplamıştı. Fakat bazı sebepler dolayısıyla, Kanunu Esasi'yi tatil etmiş Meclis'i kapamıştı. Şimdi ise yeniden açıyordu ve bir daha kapanmayacağını temin ediyordu. Zira o zamandan 10 Temmuz'a kadar gelişen fikirler ve temayüller sonunda memleketin meşruti bir idareye layık olduğu anlaşılmıştı. Fermanda bir çok hak ve hürriyetlerin tanındığı bildiriliyor ve basın sansür baskısından kurtarılıyordu. (*)  Otuz yıllık bir hapisten sonra zindan kapısı böylece açılmış oluyordu. Zincirler kırılmıştı, hürriyete kavuşanlar artık kendilerini idare etmeliydiler.   2- İkinci Meşrutiyet ne zaman son bulur?   Bu soruyla, üzerinde pek uzlaşılamamış bir noktaya parmak basmış oluyoruz. Tarihçilerimiz ve hukukçularımız bu noktada kesin bir hükme varmış değillerdir. İkinci Meşrutiyet'in son buluş tarihi henüz bir açıklık kazanmamıştır. Bu bakımdan çeşitli tarihler teklif edilebilir: Mondoros Mütarekesi'nin imzalanması (30 Ekim 1918), İttihat ve Terakki Fırkasının son kongresi (5 Kasım 1918) İzmir'in işgali (15 Mayıs 1919), Sıvas Kongresi kararlarının ilanı (11 Eylül 1919), İstanbul'un işgali (16 Mart 1920)- Mebusan Meclisi'nin inikatların tehiri kararı (17 Mart 1920), Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı (23 Nisan 1920), Sevr Muahedesinin imzalanması (10 Ağustos 1920), 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu'nun kabulü (20 Ocak 1921), Saltanatın İlgası (1 Kasım 1922), Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923).  Acaba bu tarihlerden hangisi bir devletin hayatına son verme bakımından manidardır? Hangi tarihi, hukuki bakımından Osmanlı devletinin sonu olarak kabul etmeliyiz? Bu nokta henüz tartışılmış değildir. Kanaatimizce, sözü edilen tarihler arasında, hukuki ve siyasi bakımlardan uygunluk bulunmamaktadır. Anadolu hareketi Sıvas Kongresi'yle umumileşmiş, ''Heyeti Temsiliye'' fiili ve kudretli bir hükümet organı hüviyetiyle Anadolu'ya hâkim olmuştu. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanıp aynı adı almış olan hükümeti kurunca, vergi salan, ordu kuran, kanun yapan, yabancı devletlerle savaşan ve barış müzakerelerine, ticaret münasebetlerine girişen bir organ haline gelmiştir. İstanbul hükümeti bu faaliyet karşısında aciz ve atıl kalmıştır. Fakat buna rağmen, bir tarafta (İstanbul'da) Halife- Padişah ve Heyeti Vükelâsı; bir tarafta da (Anadolu'da) Türkiye Büyük Millet Meclisi (İcra Vekilleri Heyeti dahil) vardı. bu ikiliğin son bulduğu tarih saltanatın ilga eden kararın tarihi olunca, hukuki bakımdan Osmanlı Devleti'nin son buluş tarihi sayılabilir (1/2 Kasım 1922). Siyasi bakımdan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin kuruluşu kesin bir mahiyete sahiptir. Bu tarihten itibarendir ki, Meclis kendisini bütün mülki ve askeri makamların ve umum milletin mercii olarak ilan etmiştir (8). Böylece, Osmanlı devleti fiilen son bulmuş oluyordu. İnkılap kuruculuğu yetkilerine (salahiyeti fevkaladeye) de sahip olduğu kabul edilen bu Meclis vücude getirdiği 1921 Anayasası'yla milli hâkimiyet esasını bir temel siyaset kaidesi olarak ilan etmiştir (9). Daha sonra da 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatı, ayrı bir kanunla değil fakat sözü geçen temel kaideden yaptığı mantıki bir istihraçla (sonuç çıkarmak) ve bir Heyeti Umumiye kararıyla lağvetmiş, hükümet organlarındaki ikiliği (İstanbul-Ankara) bu suretle hukuken de kaldırmıştır. Şu halde, 1920 yılının 23 Nisan'ından itibaren İstanbul hükümeti bütün çabalamalarına rağmen kendi kendini tasfiyeden başka bir mana ifade etmeyen üç yıla yakın bir ömre malik olmuştur. Ve bu tarihte, altı yüz yıllık bir saltanat İkinci Meşrutiyet'le birlikte, fiili ve hukuki bakımlardan tarihin malı olmuştur.  İkinci Meşrutiyet'in zaman içinde sınırlarını tespit etmek ilk bakışta yalnız tarihçiyi ilgilendiren bir mesele olarak görünürse de, 1908-1922 tarihleri arasında on dört yıl kadar sürmüş olan bu devrede, türlü değişmelere rağmen, siyasi fikir cereyanları, siyasi dernek ve partilerin ideolojileri, devletin yöneldiği gaye ayniyet arzetmişlerdir ve bütün siyasi müesseseler aynı temeller üzerine bina edilmişlerdir. Fakat 1920'den itibaren, sentez mahiyetli bir inkılap hareketi Osmanlı İmparatorluğu'na siyasi müesseseleriyle birlikte son vermiştir.    İKİNCİ BÖLÜM   MEŞRUTİYETİN SİYASİ HAYATI (1)  İkinci Meşrutiyet'in ilanı Osmanlı ülkesini sevinç içinde bırakmışsa da, Batıda aynı tepkileri yaratmamıştır. Girişilmek istenen yeni bir ıslahat hareketine karşı Batı'nın ''sabotaj''ı çok geçmeden imparatorluk ülkesi içinde köprübaşılar tutmuştur. Dış olaylar billhassa bu durumun, Şark meselesinin vardığı son gelişmelerin ifadesi ve sonuçları olarak görülür.  Diğer taraftan Yirminci yüzyılın başlangıcında ıslahat yapmak isteyenler, tecrübesizliğin, tereddüdün ve muhafazakârlığın pençesinden kurtulamamışlardır. Meşrutiyet onlar için çok partili rejim ve parlamenter bir hükümetin şeklen gerçekleştirilmesi demek olmuştur? Teşrii (yasama) alanda her ne kadar ilerlemeler kaydedilmişse de, bunlar gerçekte doğrudan doğruya şahıs ve grup çekişmelerinin tesirlerinden kurtulamamışlardır. Meşrutiyet'in iç olayları da bu durumun ifadesi ve sonucu olarak görülür.  İkinci Meşrutiyet'in siyasi hayatı işte bu birbirine girmiş iç ve dış olayların birbirini doğurarak gelişmelerinden ibaret kalmıştır. Gerçi belli bir zaman içinde her devletin iç ve dış olayları, iç ve dış politikası arasında bir bağlantı bulunması tabiidir. Fakat Osmanlı devletinin yapısındaki ve şeklindeki özellik sözü geçen olayların birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe geçme ve zincirlenmelerine âmil (etken) olmuştur. İmparatorluğun gerçekte bir mürekkep (birleşik) devlet şeklini (konfederasyon veya federasyon gibi) almasına ülkesindeki ayırıcılık cereyanları, iç ve dış olayların çok taraflığı da başlıca sebep sayılabilir.     1- İç ve dış olayların şeması   a- Olaylar:    Avrupa'nın büyük devletleri (düveli muazzama) ''hasta adam''ın artık iyileşemeyeceğinden emin olarak, miras ülkenin paylaşılması iştihaları arasında Rumeli ıslahatını konuşmak üzere, 1908 Haziranı'nda Reval'de toplanmışlardır. Bu sırada patlak veren Meşrutiyet hareketi hesaplarını alt üst etmiştir.   Avrupa bir kere daha bir Osmanlı hareketiyle karşılaşmış, fakat bu olayı menfaatlerine uygun bulmadığı için pek tasvipkâr (onaylar) görünmemiştir. Türkler hakkındaki yanlış görünüşü değiştirmek bir tarafa, siyasi ve iktisadi baskısını artan bir tempo ile devam ettirmiştir. Kapitülasyonlar, ticari ve iktisadi rekabet manevraları, borçlandırma politikası Osmanlı ülkesini büyük devletlerin yarış alanı yapmıştır. Türk olmayan unsurların çözülme ve ayrılma isteklerini destekleyen ''düveli muazzama'' ile bağlılıkları yeni devletlerin kuruluşunu kolaylaştırmıştır. Eski voyvodalık ve eyaletler hukuki şahsiyetlerini kazanmak, bağımsız birer devlet olmak için nihai vesileleri beklemişlerdir. Birinci yılın en önemli olayı 1908 genel seçimlerini takiben Osmanlı parlamentosunun (Meclisi Umumi: Ayan ve Mebusan meclisleri) büyük merasimle ve şenlikler içinde açılması olmuştur (3). Dikkatlerin meclis çalışmaları üzerinde toplandığı sırada devletin unsurlarını ve yapısını değiştirici mahiyetteki olaylar birbirini kovalamıştır. Bulgaristan'ın istiklal ilanı (4). Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Bosna ve Hersek'i ilhakı (5), Karadağ ve Sırbistan kaynaşmaları, Girit'in Yunanistan'a katılma ilanı (6). Bu gailelerle uğraşılırken gerçek sebepleri hâlâ meçhul fakat gerçek çehresi irtica olan bir hareket patlak vermiştir: 31 Mart 1325 vakası (13 Nisan 1909) (7). Hareketin bastırılması iki büyük sonuç doğurmuştur: Tahtını 33 yıl muhafaza etmiş olan İkinci Abdülhamit'in hali, henüz kurulmaya ve alışılmaya başlanmış olan hürriyetler sistemine ağır bir darbe indirilmesi. Abdülhamit'in hal'i ateşin zirveye sirayet ettiğini göstermesi bakımından manidardır. Örfi idare rejimine eklenen hükümet tedbirleri de basın, toplanma, dernek kurma ve fikir hürriyetlerini baltalamışlardır. Yayınlar birden bire azalmış, siyasi partilerin büyük bir kısmı kapanmıştır. Veya kapatılmışlardır. Fikre karşı silah kullanılmış, muhalif gazeteciler öldürülmüştür. Daha ilk yılı, Meşrutiyet'in dayanması gereken temel hürriyetleri asla geliştiremeyecek boğucu bir hava kaplamıştır.  Bu hareketleri başka sarsıntılar, ara vermeden takip edeceklerdir. Girit meselesi pamuk ipliğine bağlanırken, Arnavutluk'ta Malisörlerin (Katolik Arnavutların) isyanı patlak vermiştir (1909-1910). Aynı yıllar içinde bir türlü çözülemeyen Arabistan meseleleri, bu arada Yemen isyanı ile karşılaşılmıştır (8). Bu zorluklar arasında bocalanırken, İtalya ''Medeniyet getiriciliği'' iddiasıyla Trablusgarb'a asker çıkarmış, savaş başlamıştır (1911). Savaş kaybedilmiştir (9). İtalya ile barış müzakereleri tamamlanmadan yeni bir felaket baş göstermiştir: Balkan Harbi. Birleşik Balkan Devletleri (Sırbistan - Yunanistan - Bulgaristan) notalarında Osmanlı vilayetlerindeki Hıristiyan ahalinin içinde bulundukları ''sefil hayatın ancak köklü ıslahatla düzelebileceğini'' bilhassa ileri sürmüşlerdir.  Düveli Muazzama Büyükelçileri notayı hararetle desteklemişlerdir. Balkan Harbi de başlamıştır (1912- 1913)  b- Olaylar ve aydınlar:    İşte bu noktada İkinci Meşrutiyet'in siyasi fikir cereyanları ile dış olaylar arasındaki bağlantıyı belirtmek ve Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi hayatında o ana kadar görülmemiş bir durumu açıklamak gerekir.  Balkan Yarımadası'nda koruyucularının etekleri altında yaşayan kitleler eski ''efendi''ye Balkan Savaşı ile meydan okumuşlardır. Bunlar, milliyetlerini idrak ettiklerine inanarak devletleşen ''Romantik Milletler'' grubuna mensupturlar . Savaştıkları Türk unsuru ise, henüz bu safhada değildir. Fikir cereyanları incelenirken görülebileceği gibi, Balkan Savaşı Türklerin milli şuurlarının teşekkülünde önemli bir merhaledir. Balkan Harbi kazanılmamış bir istiklal savaşı özelliklerine sahiptir. Fikir cereyanları da olayı açıklamak lüzumunu duymuşlardır. Gerçekten, çeşitli fikir cereyanları hemen hemen ittifak halinde, Balkan Harbi ile Avrupa'nın maskesini atan Hıristiyanlıktan başka bir şey olmadığını ileri sürmüşlerdir.   İslamcı cereyana göre Hıristiyanlık, Müslümanlığa saldırmaktaydı. Balkan Harbi, İslamiyetin doğru prensiplerinden ayrılmış olan Türklere, Tanrı'nın verdiği bir ceza idi. Mehmed Akif, ''Beyazıt Camii'ndeki mevize''sinde bu fikri tekrarlamıştır. Türkçü cereyan, Balkan Harbi'ni kolektif vicdanı uyandıracak ve yaratacak şok olarak karşılamıştır: Balkan felaketleri karşısında, Türkler milli ''mefkürelerinin'' (ideallerinin) infilak ettiğini duymuşlardır. Korkunç tehlikeler girdabında şahsiyetler silinmiştir. Fert susmuş Balkanlılarla Türklük konuşmaktadır. Milliyetlerini idrak etmek ve korumakla Türkler ölümden kurtulmaktadırlar. Garpçı cereyan da bu savaşa kayıtsızlık göstermemiştir: Bu savaş ilahi bir ceza değildir. Asıl düşman içerdedir ve bu müthiş düşmanın birçok ismi vardır: Cehalet, gerilik, uyuşukluk, hurafelere inanış. ''Bu top gürültüleri bizi uyandıracak mı?'' Kokunç olan, Bulgar topları değil. Yirminci yüzyılın olaylarını hurafelerle yorumlamaya kalkışmaktır. Mesleki içtimai cereyanı yenilgiyi tecemmüi (bütün) bir toplum ve medeniyet şeklinin tabii sonucu olarak görmüştür. Sosyalist cereyan meseleye ikinci enternasyonal açısından bakmıştır.  Meşrutiyetin aydını, Osmanlı tarihinde eşine rastlanmayan bir genişlikte, ilhamını umumi hayatın iniş çıkışlarından almış ve olup bitenleri halk efkârına belli bir açıdan yorumlamaya çalışmıştır.  Balkan Harbi bizzat Balkanlılar arasındaki bir anlaşmazlıktan dolayı beklenildiği kadar hazin bir neticeye bağlanmamıştır. Balkanlılar arasındaki çekişmeden faydalanan Osmanlılar, Edirne ile Kırklareli'yi geri alabilmişlerdir. Fakat hemen bütün Rumeli'nin kaybedilişi pahasına... İmparatorluk Trablus-Balkan savaşlarının şaşkınlığından sıyrılmadan, Birinci Dünya Savaşı'na girmiştir (12). Başlangıçta Rus çarlığının yıkılması olayını Brest - Litowsk barış antlaşması takip etmiştir. (3 Mart 1918). Batum, Kars ve Ardahan Osmanlı idaresine iade edilmiş, Romanya ile ayrı barış yapılmıştır.   Bu olay Türkçülük cereyanının gelişme ve gerçekleşmesi için büyük bir merhale (aşama) sayılmıştır: Çarlık parçalanmaktadır. Bu dağılma Türk milletine bütün kollarıyla bir imparatorluk kurmak fırsatını vermektedir: Rusya ''viran olacak''. Türkler ise birleşip ''Turan olacak''lardır. Türkçülük cereyanı Osmanlı ülkesindeki Türkleri milli bir şuur etrafında toplamak (yakın Türkçülük) fikrini aşmıştır. ''İrredenta'' davasını ele alarak imparatorluk sınırları dışındaki Türkleri de bir araya toplamak (Uzak Türkçülük) imkânlarını idealize etmeye başlamıştır (13). İslamcı cereyan, Türkçülerin yanı sıra Harbi Umumi'yi cihad fetvasıyla müeyyidelendirdikten sonra, hükümetin icraatını müspet yorumlarla karşılamıştır.   Fakat bu kısmi başarı çok sürmemiştir. Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi'ni mağlup devlet sıfatıyla imzalamaya mecbur olmuştur (30 Ekim 1918) (14). Mütareke gizli yollardan geliştirilmiş ve Osmanlı ülkesinin paylaşılmasında birleştirilmiş antlaşmaların vardıkları il müspet netice sayılmıştır. Türkler, bu sonuca göre en ağır cezalara çarptırılmalıydılar. Bu sırada beklenilmeyen bir olay cereyan etmiştir: Galip ve istilacı devletleri şaşırtacak bir hamle ile Türkler milli haklarını koruma (müdafaai hukuk) savaşına atılmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti milli kurtuluş hareketinin nâzımı (düzenleyicisi) olmuştur. İstiklal Savaşı başladığı zaman, yeni bir devlet kurulmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu, meşruti ve teokratik cepheleriyle tarihe karışmaktaydı.   2- Meşrutiyet kadrosu içinde siyasi ve hukuki olayların şeması :   a- Parlamentarizm ve hürriyetler   Meşrutiyetçiler ve jön Türkler için en ideal rejim liberal temsili bir sistemin, parlamenter bir meşrutiyetin kurulması idi. Parlamenter hükümet (16), idealinin çok partili rejimle aynı anlamda olarak daimi bir helecan ve çarpışma konusu halinde muhafaza edilişinin baş sebebi budur. Fakat böyle bir sistem sadece kâğıt üzerinde gerçekleştirildiği kadar çoğu zaman şahsi ihtirasları ve parti tahakümlerini arkasına saklayan bir paravana olarak da kullanılmış, gaye vasıta haline getirilmiştir. Yakın tarihimizin bu başarısız siyasi denemesi üzerinde ayrıca durulacaktır.   Parlamenter ve meşruti bir kadro içinde, siyasi ve ferdi haklar alanında, bazı önemli yenilikler getirilmiştir. Ferdi haklar alanındaki yenilikler bilhassa 1909'da Kanunu Esasi'nin tadili ile getirilmiştir. Evvela 113. maddenin Mithat Paşa'nın acı hatırasını taşıyan kısmı kaldırılmıştır. Şahıs hürriyeti ve masuniyeti (dokunulmazlığı) kuvvetlendirilmiş, basın hürriyeti sansür baskısından kurtulmuştur (Madde 10, 12). İstibdat idarelerinin hiçbir suretle tahammül edemedikleri, 1876 Kanunu Esasisi'ne kasten konmamış olan toplanma ve cemiyet hürriyetleri anayasaya ilave edilmiştir (120. maddenin 1 ve 2. fıkraları). Diğer kısımlarda görüleceği gibi 1909 tadilatı (değişikliği) parlamenter sisteminin kuruluşunu da mümkün kılmıştır.    b- Seçimler:   Siyasi hürriyetler alanında, seçim sistemine de değişiklikler getirilmiş, oy hakkı genişletilmiştir. Bunlar 1293 (1876) tarihinde şeklen tamamlanmamış olan İntihabı Mebusan Kanunu ile sağlanmıştır. Böylece seçim prensibine anayasa mekanizması içinde baş yerin verildiği gösterilmek istenmiştir. 1908-1918 devresi içinde 4 genel seçim yapılmıştır. İlk seçim 1908 yılının Kasım-Aralık ayları içinde yapılmıştır. İkinci genel seçim 1912 yılı sonundadır ve ''sopalı seçim'' adını almıştır. Üçüncü genel seçim 1914 Mayısı'nda, dördüncü seçim 1919 Aralık ayında yapılmışlardır. Bu arada 1911 yılında İstanbul'da yapılan bir ara seçim, muhalefet kitlesinin ilk zaferi ve sarsıntılı siyaset olaylarının hareket noktası olmasından ötürü hatırlanmaya değer mahiyettedir.    c- Meşrutiyet kabineleri:   Şiddetli ve sarsıntılı gelişmelerin önemli unsurları olmuşlardır.Meşrutiyet yılları içinde 24 hükümet değişimi olmuştur. Bu kabineler, sadrazamların isimleriyle anılırlar ve şu seyri takip ederler: Mehmet Sait Paşa, Kâmil Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa, Tevfik Paşa (31 Mart Olayı üzerine), Hüseyin Hilmi Paşa (31 Mart Olayı'nı takiben ve 2. defa) İbrahim Hakkı Paşa, Mehmet Sait Paşa (2. kabinesi). Mehmet Sait Paşa (3. kabinesi), Gazi Ahmet Muhtar Paşa (Büyük Kabine), Kâmil Paşa (2. Kabinesi), Mahmut Şevket Paşa (Bab-ı Âli baskınını takiben), Mehmet Sait Halim Paşa, Mehmet Talat Paşa, Mehmet Talat Paşa (Vahdettin'in cülusu üzerine ipkaen (yerinde bırakılan) 2. kabinesi), İzzet Paşa, Tevfik Paşa (2. kabinesi), Damat Ferit Paşa, Damat Ferit Paşa (2. kabinesi) Damat Ferit Paşa (3. kabinesi), Ali Rıza Paşa, Salih Hulusi Paşa, Damat Ferit Paşa (4. kabinesi), Damat Ferit Paşa (5. kabinesi), Tevfik Paşa (3. kabinesi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son hükümeti). Hükümetlerin siyasi hayatın çetin çarpışmaları arasında birinci derecede rol oynadıklarını daima hesaba katmak gerekir.    d- Meclis çalışmaları, fesihler ve tatiller:   Alanın en canlı mücadele konusu ve Mebusan Meclisi'ndeki çoğunluk da en büyük siyasi kuvvet sayılmıştır. Meşrutiyetin teşrii (yasama) hayatı sanıldığı kadar verimli ve uzun olamamıştır. Meşrutiyetin parlamento hayatı yedi yıldan biraz fazladır. Bunun sebebi çeşitli tarihlerde yapılan fesihler ve tatillerdir. 1908-1920 devresi boyunca Mebusan Meclisi dört defa feshedilmiştir. Bu fesihler İkinci Sait Paşa Kabinesi zamanında (18 Ocak 1912). Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi zamanında (5 Ağustos 1912) Sultan Reşat tarafından, iki defa; Mütareke devresinde de Tevfik Paşa Kabinesi zamanında (4 Kasım 1918) ve Dördüncü Damat Ferit Paşa Kabinesi zamanında (11 Nisan 1920) Sultan Mehmet Vahdettin tarafından yapılmıştır. Sözü geçen dört fesih olayında parti kavgalarının, tersine işlemiş iktidar muhalefet münasebetlerinin büyük rolü vardır. Tatiller 1914 yılından itibaren başlamıştır. Meclisin toplanmadığı sıralarda, hükümetler geniş yetkilere sahip olmuşlar ve sonradan Meclisi Umumi'nin tavsibine arzolunmak üzere Kavanini Muvakkate (Geçici Kanunlar) çıkarmışlardır. Muvakkat kanunlar icra organlarına (padişah ve hükümet) iki yıla yakın bir müddet parlamento kontrolünden azade hareket imkânını vermişlerdir.  e- Suikastlar ve ötesi:   1912 yılında İttihatçı İktidarı düşüren Halâskâr Zabitan hareketi, İttihat ve Terakki'nin Babıâli Baskını ile tekrar iktidarı alması ve Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa'nın öldürülmesi (1913); karşı bir suikastle Sadrıâzam Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi (1913); taklibi hükümet teşebbüsü (1913) gibi olaylar normal bir meşrutiyet gelişmesini çıkmazlara sokmuşlardır.   Bu hareketlere, bir türlü son bulmayan ve 31 Mart olayından itibaren daimi surette süregelen örfi idare rejimi eklenirse, bir hukuk devletinin niçin yerleşmemiş olduğu anlaşılabilir.   Tarık Z. Tunaya  Ayaspaşa, Ekim 1959   |


