Prof.Dr. Fuat SEZGİN-Farklı çevrelerin ilimler tarihindeki ehemmiyetiyle ilgilenen ilim tarihçilerince maruf hakikatin hilâfıÂna olarak, bir kaç asırdır hakim olan ÅŸu katı tasavvur, genel tarih, kitaplarında hâlâ mevcudiyetini sürdürmektedir: İlimlerin geliÅŸmesi, özellikle Akdeniz Havzasında, baÅŸlıca iki merhalede olmuÅŸtur. Kadim Grek aÅŸaması ve Renaissance olarak isimlendirilen hadiseyle baÅŸlayan Batı Alemi safhası...        BeÅŸerî düşüncenin tarihini ortaya koyma hususunÂda son asırlarda yapılan araÅŸtırmalar, hafife alınmayacak bazı sonuçlar elde etmiÅŸtir. Bu sonuçlar ilimler tarihçilerinin ilgisini çekecek ve süregelen mezkûr kanâatte deÄŸiÅŸiklikler yapabilecek önemdedir.
        Gerçekte asrımız 1925'lerden bu yana Danimarkalı âlim Otto Neugebauer tarafından gösterilen ve Greklerin ilimler tarihindeki yerinin tâ baÅŸlarda olmayıp, fakat onların kendilerinden önce yaÅŸamış baÅŸka nesillerin bilgilerine mirasçı oldukları düşüncesini benimsetmeye yönelen önemli bir çabaya ÅŸahit olmuÅŸtur. Bu ilim adamı ÅŸikâyet ederek, şöyle demek zorunda kalmıştır: "Greklerin baÅŸarılarını, kendilerinden önceki milletlere baÄŸlama yönündeki her türlü teÅŸebbüs ÅŸiddetli bir muhalefet ile karÂşılaÅŸmaktadır. Kadîm Yunan çağından evvel -2500-senenin geçtiÄŸini ve bu süre içinde onları ilimler tarihinin başına deÄŸil de, ortasına koyacak kadar çeÅŸitli ilmî baÅŸarıların bulunduÄŸunu ispat eden bütün araÅŸtırmalara raÄŸmen, Greklerin ilimler tarihindeki alışılmış konumunun ÅŸeklini tadîl etmeye hiç kimse yanaÅŸmamaktadır."(1)         "Arabların, Kadîm Yunan ile Renaissance devrinin baÅŸlatıcıları olan Latinler arasında köprü rolüÂnü oynamaktan ibaret bir hizmeti olduÄŸu" mütevazı itirafını aÅŸmayan ilimler tarihindeki bu yanlış kanâatin sarsılmasında. Arabların ilme olan katkıları hususunda son iki asır boyunca yapılan ÅŸarkiyat araÅŸtırmalarının tesiri olmuÅŸtur.         Ben burada, söz konusu mevzuda hakikati gözden geçirip, -halâ sınırlı olmasına raÄŸmen- yeni araÅŸÂtırmaların ulaÅŸmış olduÄŸu sonuçların hakîkate ulaşıp onu ortaya koymaya çalıştığını da itiraf ederek, vakıayı özetle ortaya koymak istiyorum. Öte yandan gariptir ki bütün bunlardan sonra, Grek çağı ile Renaissance çağı arasındaki orijinal teÅŸkil (el-İbdâ) merhalesini görmezlikten gelen ilim tarihçilerini bulabilmekteyiz.         Arabların ilimler tarihinde ortaya çıkışlarıyla ilgili olarak bazı mülâhazalarda bulunmam, bu sunuÅŸumda yerine getirilmesi gereken hususlardandır.         1. "Arablar nezdinde ilimlerin doÄŸuÅŸ tarihi'' meselesiyle, "Bu ilimlerin gösterdiÄŸi geliÅŸme merhaleleri" hususunda öne sürülen fikirler tutarsızlığını sürdürmeye devam etmektedir.         Benim bu sahadaki çıkış noktam ise, araÅŸtırmacıların çoÄŸununkinden farklıdır. Ben, İslâm'da ilmî düşüncenin mahsûllerini vermeye, hicrî birinci asırda baÅŸladığı kanâatindeyim. Ancak burada ben, sayamayacağım tarihî delillerden sarf-ı nazar ederek, meseleyi derli toplu bir ÅŸekilde takdim etmekle yetineceÄŸim.         Hicrî birinci asrın ortalarından itibaren çeÅŸitli çevrelerden, muhtelif kültürlerden ve birbirinden ayrı dillerden oluÅŸmaya baÅŸlayan İslâm Toplumu, gerçekte daha önceleri birbirinden kopuk ve karşılıklı tesirleri hemen hemen yok denecek kadar olan çeÅŸitli ekol sahiplerinin birbirleriyle irtibat kurduÄŸu ve fikirlerin birbirleriyle aşılandığı bir alan haline geldi. Aradaki iliÅŸkiyi doÄŸuran ve beÅŸeri düşüncenin yeni bir çağının doÄŸmasına vasıta olan İslâm Toplumunun tâ kendisidir. İlk müslüman yöneticilerin, yabancı kültürlerin hamileri tarafından kendilerine yöneltilen etkiler karşısında ilgisiz davranmamış olduklarından asla şüphe etmemekteyiz. Bazılarına bu mülâhazayı kabul etmek zor gelir. Çünkü onlara göre İslâm'dan önceki Arablar son derece basit bir hayat yaÅŸamaktaydılar; öyle ki karşılaÅŸtıkları yeni durumlara uyum dahi saÄŸlayamamaktaydılar. Fakat biz, böyle düşünenlere şöyle itiraz edeceÄŸiz. Bizim görüşümüzde çıkış noktası ÅŸudur: Arablar Babilli Aramilerin -en azından coÄŸrafî yönden- varisleridirler ve diÄŸer taraftan onlar, medeniyet sahibi komÅŸularından da külliyen ayrı yaÅŸamamışlardır. Ve zaten bu gerçeÄŸi düşünmeksizin de Cahili Arab ÅŸiirinin üstün edebi geliÅŸmesinin ve göz alıcılığının sırrıyla, hicri ikinci asrın ilk ve ikinci yanlarında nahiv ilminin göstermiÅŸ olduÄŸu erken ve geniÅŸ çerçeveli geliÅŸmenin sırrını: keza Yunan kitablarının tercüme edilmelerinden ve aynı mevzularda onlardan etkilenmelerden çok önceleri musiki, biyoloji ve botanik gibi bazı ilim dallarının göstermiÅŸ olduÄŸu ÅŸaşırtıcı geliÅŸmenin sırrını da anlamamız zorlaÅŸacaktır.         2. Burada, müslümanların baÅŸka milletlerin ilim ve bilgilerini hiç bir sakınca görmeksizin almalarıÂna büyük ölçüde katkıda bulunan önemli bir sebep vardır. Bu sebep, Franz Rosenthal'ın. "Kadîm Grek ilimlerinin İslâm'da devam etmesi" (2) adını taşıyan kitabında kısaca belirttiÄŸine göre ÅŸu ÅŸekilde açıklık kazanır: "Yabancı kitabların Arabça'ya çevrilmeÂlerinde gösterilen geniÅŸ gayretlerin açıklamasını yaÂpabilmek için, pratik veya nazari olan faydacı sebep yeterli deÄŸildir. Daha doÄŸrusu bizatihi İslam dininin ilme karşı tutumunun bilinmesi gerekmektedir. Bu dinin tutumuysa sırf dini yaÅŸantı için deÄŸil, ama bütün yönleriyle beÅŸeri hayat için en büyük itici güç olmuÅŸtur. İlimlerin peÅŸinden koÅŸmada ve insanlıÂğın ortak malı bilgilere ulaÅŸmak için kapı açmaya en büyük sebep, iÅŸte İslâm'ın bu tutumu olmuÅŸtur. Ve ÅŸayet İslâm dininin tutumu böyle olmasaydı, terÂcüme faaliyeti sadece pratik hayat için zaruri olan ÅŸeylere hasrolunacaktı".            Genel bir ifadeyle tekrarlayalım ki yabancı ilimlerden etkilenme, İslâm'ın zuhurundan az bir müddet sonra ecnebi kitabların tercüme edilmesi aracılığıyla bu ilimlere kendini veren kimselerin elinden, hicri ilk asırda baÅŸlamıştır: yoksa bir çok araÅŸÂtırıcının sandığı gibi Abbasi hilâfetinin baÅŸlamasıyla beraber ikinci asrın ortalarından sonra ve Halife el-Me'mûn'un kurmuÅŸ olduÄŸu 'Beytu'l-hikme" nin kurulmasını müteakib ikinci asrın sonlarıyla üçüncü asrın baÅŸlarından itibaren deÄŸil... Zaten "Beytu'l-hikme"nin İslâm akliyat tarihindeki ehemmiyeti mübalaÄŸa edilmiÅŸ ve yeri de tamamen isabetli olmayan bir tarzda anlaşılmıştır.         Erken bir devirde baÅŸlayan ve ÅŸaşırtıcı biçimde alıÂnan malzemenin ÅŸekillenmesi istikametinde geliÅŸen bu yabancı bilgileri alma hareketi, hicri üçüncü asrın ortalarından itibaren "orijinal ÅŸeyler meydana getirme- ibda" merhalesinin baÅŸlamasına imkân verecektir. Hatta genel karakteri itibariyle "dışardan almak ve içerde ÅŸekillenmek -ahz ve temessul" adını verdiÄŸimiz bu merhale. İslâm dünyasının bilginlerine Arab ÅŸiirinin ölçüsü ilmini (Aruz) kurmak, nahiv ve lügat ilimlerini de geliÅŸtirmek imkânını saÄŸlamıştır. Ayrıca buna kelâm, felsefe, fıkıh usûlü ve muhtelif kurallar üzerine bina edilmiÅŸ olan bizatihi fıkıh ilminin kendine mahsûs ıstılahlarından müteÅŸekkil bir grubu da ilâve edebiliriz. Cebir aritmetiÄŸin bir dalı olarak deÄŸil, müstakil bir ilim dalı olarak kabul edilirken, aynı ÅŸekilde Arabların, ekvatorun hassas ölçümü için. ağırlıklı olarak Babillilerden alınan ve doÄŸruluk derecesi tesadüfe baÄŸlı olan Eratosthéne'nin ölçme metodundan farklı bir metod bulmaya gayret ettiklerini de görmekteyiz. Artık bu safhada arab ilim adamları Batlamyusun ölçümlerinin ve gözlemlerinin yanlışlar ihtiva ettiÄŸini ve bunların doÄŸruluk derecesinin gözden geçirilip tashih ve eksiklerinin tamamlanması gerektiÄŸini iyice anlamışlardır.         Aynı ÅŸekilde onlar Ay'ın farklı evrelerini ölçmek için, Greklerce bilinmeyen çeÅŸitli ölçüm metodlarını kullanma imkânı bulmuÅŸlardır. Yeryüzü coÄŸrafyası hakkında telifler yapmışlar, bir taraftan Greklerden kendilerine ulaÅŸan coÄŸrafi sonuçları gözden geçirirlerken, diÄŸer taraftan da yerkürenin ölçü sistemini tekrar tekrar kontrol etmiÅŸlerdir. Bizzat bu aÅŸamada Arablar kimya ilmini teorik ve pratik bir esas üzerine kurmuÅŸlardır. Hem de, önemli ve kapsamlı bir terkib elde etmelerine imkân verecek hiçbir iliÅŸki ve karşılıklı teessürde bulunmadıkları halde. İslâm'dan önce çeÅŸitli milletlerin ulaÅŸmış oldukları aynı sonuçlara vararak... (Burada, kimya ilÂminin müslümanlar nezdinde, ancak hicri dördüncü asırda, o da "Ilmu's-sınâa" adıyla kurulabildiÄŸini söyleyen araÅŸtırıcıların çoÄŸuna katılmadığımı iÅŸaret etmem gerekir).         "Yabancı bilgilerin alınması ve ÅŸekillenmesi - el-Ahz ve't-temessul" sürecinin hicri üçüncü asrın ortalarında "Orijinal ÅŸeyler meydana getirme -el-ibdâ" safhasına kadar uzandığını söylersek, tarihi gerÂçeklere muhalefet etmiÅŸ olmayız. Aynı ÅŸekilde "Orijinal ÅŸeyler meydana getirme -el-ibdâ" sürecinin baÅŸlamasının, müslüman ilim adamlarının kendilerini ibda'ya kadir olduklarını hissetmedeki genel karakterini düşünebiliriz. Binaenaleyh onlar, kendilerini Grekler'in ulaÅŸamadıktan sonuçlara ulaÅŸmaya da kadir görüyorlardı. Bu hisse dair bir örnek vermek istersek, Beni Musa diye şöhret bulmuÅŸ olan üç kardeÅŸin durumlarını hatırlayalım. ArÅŸimed ve Eblanius hakkında bir çalışma yapmakta olan bu üç kardeÅŸ pi sayısının deÄŸerini, Kadim Yunanlıların ulaÅŸtıklarından daha hassas bir biçimde tesbit etmeye uÄŸraşıyorlar, ayrıca açının üç eÅŸit kısma bölünmesi problemine yeni bir çözüm getirmeye çalışarak. Eblanius'un "el-Mahrütât" adlı kitabında düşmüş olduÄŸu hataları kendi görüşlerine göre tashih ediyorlardı.         Yine matematik sahasında el-Mâhâni'nin, hicri üçüncü asrın ortalarına doÄŸru, üçüncü dereceden denklemler için basit bir çözüm yolu bulmaya çalıştığını da hatırlayabiliriz. Tıp ve optik sahasında Ebû Bekr er-Razi, "nesnelerin görünmesi gözden eÅŸyalara doÄŸru bir görme kuvvetinin çıkması ile oluÅŸur'' ÅŸeklindeki görüşlerinden dolayı Oklit ve Galinus'u tenkit ediyordu. Er-Râzi'ye göre görme fiili ışığın maddeden göze ulaÅŸmasıyla gerçekleÅŸmekte, ve aynı zamanda göz bebeÄŸi, kendisine giren ışıÂğın miktarına göre de küçülüp büyümekteydi. Keza el-Kindî'nin, Aristoteles ve diÄŸer Yunan bilginlerinin Meteoroloji hususunda elde ettikleri bilgilerin büyük kısmından yüz çevirip, bir kısmı modern verilerden hiçte farklı olmayan önemli görüşler getirdiÄŸini görebiliriz.         Kanaatimce "Verme ve orijinal ÅŸeyler meydana getirme -el-atâ' ve'l-ibdâ" döneminin ÅŸu iki önemli karakteri olmuÅŸtur: Bir kere, ilimlerin diÄŸer sahalarında da göz alıcı yeni neticeler elde ettikleri hicri beÅŸinci asrın ortalarına kadar, müslüman alimler kendilerini Kadîm Yunanlıların öğrencileri addederlerken, artık bu tarihten itibaren, baÅŸarılarının deÂvamından dolayı, kendilerini onların müslüman hocaları saymaya baÅŸlamışlardır.         1- "Verme ve orijinal ÅŸeyler meydana getirme-el-Atâ ve'1-ibdâ" merhalesinin son sınırlarını tayin hususunda araÅŸtırmacılara hakim olan görüş ÅŸudur: "İslâmî ilimlerin donuklaÅŸması, hicri altıncı asırda baÅŸlamıştır!". Kendimin, bu araÅŸtırıcıların, donuklukla nitelenen altıncı asırdan sonra yaÅŸamış ilim adamlarının baÅŸarılarına dair bir çok araÅŸtırmanın ortaya koyduÄŸu gerçeklere mutabık olmayan bu iddiasına katılmadığımı bildirmem gerekmektedir.         Arab asıllı ilimlerin, hicri yedinci ve sekizinci asırÂda zirveye çıktıklarını isbat etmek için fazla delile gerek yoktur. Misâl olarak İbnu'n-Nefîs'in kan dolaşımını keÅŸfini; Lisânuddin ibnu'l-Hatib'in hastalığın bulaÅŸmasını gözden geçirmesini; batılılar müstakil bir ilim haline getirilmesini miladî 15. y.y. da yaÅŸamış olan Regiomontanus a nisbet ettikleri trigonometriyi Nasiruddin et-Tûsi'nin müstakil bir ilim halinde ele aldığını zikredebiliriz. Bütün bunlara sen, Åžerefuddin et-Tûsî'nin dördüncü dereceden denklemler düzenleyip, bunları çözmesini; Gıyâsuddin el-Kâşî'nin matematik alanındaki birçok önemli buluÅŸlarını: Kutbuddin eÅŸ-Åžirâzi ve İbnu'ÅŸ-Şâtır'ın astronomi alanında gösterdikleri üstün gayretleri ve yedinci ve sekizinci asırda sosyoÂloji ve tarih felsefesi ilimlerinin temellerinin atılmasını da ilâve edebilirsin.         Ben, Arapça ile yazan ilim adamlarının baÅŸarılarını sayıp dökme gayretinde deÄŸilim. Zaten böyle bir teÅŸebbüste bir çok konferansı gerektirmektedir. Kaldı ki bu alandaki araÅŸtırmalar daha yolun başındadır. Benimse gayem, ilimler tarihinde Arablara ait dönemin bazı özelliklerini zikretmektir. Kanaatimce müslüman ilim adamlarının ilimler tarihinde ortaya çıkmaları çok önemli bir olaya sebep oldu. Bu da ÅŸu: İçinde, Babillilerden ve Greklerden miras kalan ve İslâm'dan az önce bir nevi geliÅŸme gösteren ilim merkezleri karşılıklı müteessir olma imkânlarından son derecede yoksun idi. Fakat çok geçmeden bu ilim merkezleri, İslâm toplumunda, kendilerine karşılıklı tesir imkânlarını bahÅŸeden canlandırıcı unsuru bulacaktır.         Ayrıca burada ÅŸu çok önemli husus ta itibara alınmalıdır: İslâm'dan az önce bazı ilim adamları kendi telifâtını tanınmış kadîm ilim adamlarına nisbet etmeye yönelmekte ve böylece kendilerini, nisbet ettikleri ilim adamlarının arkasına gizlemekteydiler. ÇoÄŸunlukla bu, ya kendilerine olan güvenin azlığından, ya da onları çoÄŸunlukla, kendi kitablarını baÅŸkalarına nisbet etmeye sevk eden baÅŸka sebeplerden ileri gelmekteydi. İşte, zahiren tanınmış Grek müelliflerine nisbet edilmiÅŸ olan bu kitablar, ilim merkezlerinde elden ele dolaÅŸmaya ve bundan sonra ilk kaynak olmaya baÅŸladılar. Derken, sahte kılığa sokulmalarında veya esas müelliflerinden baÅŸkalarına nisbet edilmelerinde hiçbir müdahalesi olmaksızın, tercüme yoluyla müslümanlara geçtiler. Bu sahte kitablar aracılığıyla da Grek ilimlerinin ehemmiyeti ÅŸuyû buldu ve insanlar onların kahramanlarının ve müelliflerinin isimlerini tanıdılar.         Müslümanlara gelince, tâ baÅŸtan beri manevi hiçbir ızdırap veya psikolojik kompleks ya da sıkıntı duymaksızın yabancı ilimleri alırken, seleflerine karşı açık bir tavır takınmışlardır. Bu büyük davranışın kıymeti, onun, kendi Arab üstatlarına karşı Latinler'inkiyle karşılaÅŸtırılınca daha iyi anlaşılacaktır. İlimler tarihine girmiÅŸ "sarahet" unsuru olarak isimlendirebileceÄŸimiz bu vakıa münasebetiyle, onun çok önemli bir tesirinden bahsetmemiz mümkün olacaktır ki bu da, Arab ilim adamlarının, seleflerini umûmî bir tarz da tenkit metodudur.         Hakîkat aÅŸkına diyoruz ki: Müslüman ilim adamları seleflerinden ilim aldılar, onlardan istifade ettiler. Hicri ilk üç asırda onlardan almaya ve faydalanmaya mecbur idiler de. Grek'ten aldılar, Hint'ten aldılar ve bu yabancıların kitablarını kendi dillerine çevirdiler. Aynı zamanda onlar kitablarının muhtevasını anlamak için. ilk plânda seleflerinin nesillerinden yardım almava ihtiyaç duyuyorlardı. Çünkü onlar bu orta veya aracı topluluklar ve bilgi sahibi insanlarla aynı cemiyette birlikte yaşıyorlardı. Yabancı üstatlara karşı onların gönüllerinden büyüklenme ukdesini çekip alıp, onları üstatlarına karşı mütevazı yapan ve böylece tenkitlerinde teenni ve itidale çok yakın bir mevkiye koyan sebebi, iÅŸte buradan anlayabiliriz.         Fakat bu sözden müslümanların, seleflerini mutlak mânada tenkit etmediklerini ve kadîm alimleri yargılama gücüne sahip olmadıklarını anlamamalıyız. Gerçekte durum bu anlayışın tamamen aksinedir: onlar, bu ilimlerle meÅŸgul olmaya baÅŸladıkları çok erken tarihlerde seleflerini kritik etmeye baÅŸlamışlardır. Ancak onların tenkitleri islâm ilim adamlarına mahsus bir tarzda idi. Bu daha çok ahlâki bir üslupla yapılan tenkit idi ve bunu yapanlar da, ilimlerin geliÅŸme prensibini bilen kimselerdi. Müslüman ilim adamlarının, seleflerinin ilmi gerekçelerini doÄŸru ve açık olarak anlamaya yönelmiÅŸ prensipleri pek çok esasa dayanmaktaydı. Bir kere halef (sonraki nesil), bazı yanılma ve hatalara düşÂmüş olmaları onlar katındaki kadrü kıymetlerini hiç eksiltmeden, selefi sigaya çekebilmekteydi. Burada, çürüğe çıkarma ve yanlışını bulmada aşırı gitmemek ÅŸartıyla, selefin hatalarını düzeltmeye mani olacak hiçbir ÅŸey yoktu. Müslüman ilim adamlarının inancına göre, ilmî derecesi ne olursa olsun hatadan masun, yanılmalardan münezzeh hiçbir ilim adamı mevcut deÄŸildir, iÅŸte bu prensipler müslümanlar katında tenkitin ahlâki karakterli esaslarını kovmuÅŸ ve kritik etmeyi faydalı ve semereli bir hale dönüştürmüştür. Ne var ki bir çok araÅŸtırmacı bu gerçekten habersiz kalmış, vakıayı yanlış anlayışı, onu islâm dünyasının ilim adamlarını tenkit gücü az ve selefe körü körüne baÄŸlılıkla ithama götürmüştür.         Bu duruma bir misâl vereceÄŸim. 1957 yılında Bordeauxda yapılan bir kongrede araÅŸtırmacılardan birisi İslâmi ilimlerin donukluk sebebi meselesini tartışırken, şöyle bir iddiada bulunmuÅŸtur: Müslüman âlimlerin bütün gayretleri üstatlarından öğrendiklerini büyük bir sadakat ve baÄŸlılıkla gelecek nesillere aktarmaya hasrolunmuÅŸtu. Yine onun iddiasına göre müslüman ilim adamlarının kendilerine güven duygusu az olduÄŸundan, üstatlarından sonra yeni bir ÅŸey yapmaya gayret etmemiÅŸlerdir"(3)         Böyle bir iddia her ÅŸeyden önce, muahhar asırlarda, öğrenci durumundaki müslümanların ulaÅŸtıkları seviye ile, daha önce üstatlarının bulundukları seviye arasındaki büyük farktan habersiz görünmektedir. Burada ben. onca kısalığına raÄŸmen, ahlâki tenkit esaslarının karakterlerini açıkÂça müşahede ettiÄŸimiz el-Birûnî'nin ÅŸu sözünü nakletmekle yetineceÄŸim: "Ben de her insan için zaruri olan, kendi dalında kendisinden öncekinin gayretlerini kabul etmek, ÅŸayet muttali olunursa hiç kızmadan eksikliklerini gidermek ve kendisinden sonra gelenlere bir öğüt olması bakımından ondaki güzel fikirleri devam ettirmek  iÅŸini yaptım!" (el-Kânûn. 1. 4-5).         Bundan sonra İslâmi ilimlerin bir diÄŸer unsuruna, yani nazari ile amelî arasındaki denge ve ahenk prensibine deÄŸinmek istiyorum. Müslüman ilim adamlarının bu alandaki durumlarını bilmeyen bir çok kimse, pozitif ilimlerde araÅŸtırma esası olan tecrübeye dayalı ilmî metodun kurucusu olarak uzun zamandan beri Roger Bacon'u tanımaktadırlar. Bu bilginin ilkliÄŸi hususundaki inanç günümüze kadar süregelmiÅŸtir. Fakat bir mantık tarihçisi olan ve İslâmi ilimler sahasında da mütehassıs olmayan C. Prantl. bu düşünce akımına karşı sesini yükseltir ve der ki: (3.1) Roger Bacon tabii ilimlerde kendisine nisbet edilen bütün ilmi soÂnuçları Arablardan almıştır!".         Yine E. Wiedemann (4), M. Schramm gibi mütehassıslar, büyük bir açıklıkla teorik ve pratik ilmin esaslarını kurmada müslümanların yerini ve onların Bacon ve Leonardo da Vinci gibileri üzerinde açık tesirlerini açıklayabilmiÅŸlerdir. MünakaÅŸa götürmeyecek tarzda açıkça ortaya çıkmıştır ki, müslüman âlimlerin iÅŸi, sadece tecrübeye yönelmemiÅŸtir. Gerçekte onlar tecrübeden önce teoriÄŸin mevcut olması gerektiÄŸi meselesiyle de ilgilenmiÅŸlerdir. İşte bu mânada onlar tecrübeyi, araÅŸtırma esnasında sürekli kullanılan bir araç addetmiÅŸlerdir. Wiedemann bütün açıklığıyla, "Arabların bu mevzuda önde bulunduklarını, hatta Bacon'un elde ettiÄŸi bilgilerin kadim Arablarınkinden oldukça az olduÄŸunu söyler". Bunlara ilâveten Wiedemann, Müslüman âlimlerin araÅŸtırma ve tetkik metodlarındaki diÄŸer bir niteliÄŸe dikkat çekerek der ki (5); "Greklerin elde ettikleri araÅŸtırma sonuçlar, klasik üslubuyla" karşımıza çıkarken, çok istisnai olarak bu ilmi neticelerin baÅŸlangıcını araÅŸtırma imkânı hasıl olmaktadır. Fakat Arablardaki durum, tamamen bunun aksinedir. Arablar. bu gün de bazı araÅŸtırıcıların yaptığı gibi, yapmış oldukları ilmi faaliyeti safha safha açıklamışlardır. Böyle bir izah karşısında bize ancak, onların, ilmi faaliyetlerinin her safhasında güven ve sevinçle dolup taÅŸtıklarını tasavvur etmek ve sanat zevkleriyle kullanmış oldukları aletlerin mükemmelliÄŸi sayesinde araÅŸtırmalarında baÅŸarıya ulaÅŸtıklarını düşünmek düşmektedir.        Müslüman ilim adamlarının tabiatı gözlemleriyle, astronomik müşahedeleri ve bunları sürdürmeleriyle; titizlik ve kendi buluÅŸları olan araç-gereçleriyle cihanın karşısına, çeÅŸitli ilim dallarında seleflerine nisbetle yeni bir dönemin temsilcileri olarak çıkmış oldukları, çoÄŸu defa araÅŸtırmacılara gizli kalmaz.         Onların, yeni bazı ilimler tesis etmelerinden veya ilmu'l-meâni olarak isimlendirdikleri en-nahvul-inşâî, kimya, optik ilmi, müstakil ilim olarak trigonometri, tarih felsefesi, sosyoloji gibi bazı ilimleri yeni esaslar üzerine oturtmuÅŸ olmalarından sarf-ı nazar ederek diyebiliriz ki, onlar, hicri ikinci asırdan dokuzuncu asra kadar, birçok kere ilimleri tanıtmaya ve yeni görüşler doÄŸrultusunda bunları yeniden tasnife tâbi tutmaya çalışmışlardır. Bütün bunların yanı sıra bir diÄŸer hakikati açıklamak gerekir. O da, tabiat ilimleri ve felsefenin deyimleri (ıstılâhât) tarihinde müslümanların önemli bir yeri olduÄŸu, onların kendilerine ulaÅŸan baÅŸkalarına ait malûmatı parlatmakla yetinmeyip, onlardan büyük bir kısmını da kurmuÅŸ oldukları gerçeÄŸidir. Müslümanların ilimler tarihindeki yerinÂden ve Latin âlemi üzerindeki büyük tesirlerinden söz ederken, bu tesirin sırrı Arabça kitabların latinceye tercüme edilmesiyle veya Haçlı savaÅŸlarının neticesi ve Åžarkın Garb ile temasa gelmesi sonucunda oluÅŸmadığını, ama gerçekte bu büyük tesirin miladî dokuzuncu asırda baÅŸlayıp birkaç asır devam eden yabancı bilgileri alma ve bunların ÅŸekillenmesi (el-ahz ve't-temessul) faaliyetiyle meydana geldiÄŸini hatırlamak lazımdır. Öte yandan bu büyük tesir ÅŸu üç yolla tamamlanıp kemâle ermiÅŸtir: İspanya ve Sicilya. İtalya ve Bizans...         Benim burada, bu olayı tafsilatıyla anlatmaya gücüm yetmez: çünkü gayem bu deÄŸildir. Beni ilgilendiren bazı mülâhazalar beyan etmektir. Şöyle: Latinlerin yabancı malzemeyi alıp, ÅŸekillendirmesi faaliyeti Arablardaki tarzın dışında baÅŸka bir ÅŸekilde tamamlanmıştır. Müslümanlar bu malzemeyi İslâm dinine girenlerle, yabancı kültürlerin hamili olan kendi vatandaÅŸları aracılığıyla elde etmiÅŸlerdir. Latinlerin durumuysa baÅŸka idi. Bir kere onlar bu bilgileri, çeÅŸitli müesseselerin sistemlerini ve üniversitelerin metod ve programlarını siyasi ve dini düşmanları olan kimselerden almak zorunda kalÂmışlardı. Kendilerinden ilim almış oldukları müslümanlara karşı düşmanlık ve kin duyuyorlardı. İşte bu da "bilgi alma" ameliyesi üzerine psikolojik bir kapalılık olarak yansıdı. Artık bundan sonra Latinlerin, müslümanların baÅŸkalarından ilim almalarında esaslı iki unsur olarak kabul ettiÄŸimiz "vuzuh" ve "sarahet" unsurlarını yitirmeleri tabii olacaktır.         Hatta daha da fazlasını görüyoruz. Latinlerin müslümanlardan ilim alma faaliyeti, tamamen kendine mal etme (intihal) ÅŸekline dönüşmüştür. Bu gerçeÄŸi çeÅŸitli sahalarda mütehassıs ilim adamları da açıklamıştır. Bu mütehassıslar Latin ilim adamlarının, müslümanlardan aldıkları araÅŸtırmaları veya kendi dillerine tercüme ettikleri kitabları önce kendi telif ve tasnifleri olarak, sonrada Aristoteles, Calinos gibi meÅŸhur Grek bilginlerini aidiyetlerini ortaya koymuÅŸlardır. Ben bu cereyan hususunda fazla misal zikretmek, bunun diÄŸer tezahürlerinden bahsetmek ihtiyacını duymuyorum.         Şu var ki, Latinlerin yaptıklarını da küçümsemek, niyetinde olmadığımı da açıklamalıyım. Benim bütün istediÄŸim ÅŸunu söylemektir: Latinler, önceki hocaları Arablarınkinden farklı olan sebeblerle, onlardan ilim alma  cihetine gitmiÅŸlerdir.         Bu hususları zikretmeye beni davet eden sebepse, müslüman bilginlerin batı alemindeki ilmî merhalenin geliÅŸmesine olan ve bir çoklarınca bilinmeyen tesirine dikkat çekmektir.         Burada zikretmemiz gereken bir baÅŸka husus daha vardır. Åžu: Müslüman âlimlere karşı düşmanlık ve kin duygularıyla muttasıf olan bu Arab asıllı ilimleri alma ve bunların ÅŸekillenmesi (el-ahz ve't-temessul). daha bu ilimler yarı yolda ve henüz olgunluklarını tamamlamamışlarken meydana gelmiÅŸtir. Akla ÅŸu soru gelebilir: Nasıl olur da tarihçiler, Arabların garb ilmî merhalesini diriltmedeki tesirlerini asırlardır zikretmezler? Bize göre cevap açıkça, Batıda uzun asırlardır müslümanlar ve onların ilimlerine karşı hakim olan düşmanlık ruhunun boyutlarını anlamada yatmaktadır (6). Hatta bu durum, kendisine nisbet edilen ilmî sonuçları Latinceye çevirilen Arabca kitaplardan iktibas ede Bacon (1219/1290) a kadar uzanır. Mesela M. 1315 yılında ölen Raymundus Lullus, hayatını ve tüm gayretini Arablara ait olan her ÅŸeye mukavemete hasrettikten ve bir sürü kimya kitabı telif ettikten sonra, nihayet anlaşılmıştır ki, onun telifatının büyük bir kısmı Arab kaynaklıdır. Yine ayni ÅŸekilde birçoklarının, ilimlerin Arabların boyunduruklarından kurtarılması ÅŸeklindeki nidasını unutmayalım.         Öte yandan Arabları savunmaya devam eden bazı ilim adamlarının mevcudiyeti malûmunuzdur. Bunların en tanınmışı, İslami ilimleri takdiri kendisini Åžarka göçe sevk edip, otuz yıl Dımışk'ta ikamet ederek tabiplikle iÅŸtigal eden, sonra M. 1515yılında Padua'ya dönen ve Arabça birçok kitabı Latinceye tercüme eden Andeas Alpagus'tur. Alpagusun Latince'ye tercüme ettiÄŸi kitaplardan bir tanesi de Michel Servet'in kendisine nisbet ettiÄŸi meÅŸhur İbnu'n-Nefis'in kitabıdır. Fakat baskın çıkan, hakim olan ve M. onaltıncı yüzyıla kadar Almanya. Fransa ve İtalya da devam eden düşmanlık cereyanıdır. Bu cereyana kendini vermiÅŸ olan tanınmış liderlerden birisi de Tubingen üniversitesinden Leonhart Fuchs'tur. Arablara karşı mücadele eden ve onların kitablarını kendilerine nisbet edenlerden bir tanesi de, meÅŸhur Paracelsus'tur.         Arab harfleriyle yazılı kitablardan direkt veya indirekt olarak istifade edilmesine raÄŸmen, Arabların fonksiyonu onyedinci ve onsekizinci asırlar boyunca hep unutulur; ilim tarihçileri de tarihe dair eserlerini böyle bir havada telife baÅŸlarlar. Bununla birlikte, birçoÄŸunun gayesi İslimi ilimlere hak ettiÄŸi mevkii vermek ve onu ilimler tarihindeki yerine oturtmak olan (!) (7) müsteÅŸriklerin ortaya çıkmasıyla 18. yüzyıl islami ilimlerin lehine yeni bir unsur getirdi. Bu sahadaki en mühim ve en baÅŸta gelen ÅŸahsiyetlerden olmak üzere Jacob Reiske zikredileÂbilir. Kendisine Kurt Sprengel, J.W. Geothe ve Alexander von Humboldt gibi ilim tarihçileri yardım etmiÅŸlerdir. Fakat onların gayretleri umumî ceyrana karşı pek tesir icra edememiÅŸtir. Ve bilhassa ilimler tarihinde ÅŸu görüşün hakim olmaÄŸa baÅŸladığı çaÄŸda... "M. onbirinci asırdan itibaren gözlenen bütün ilmî sonuçlar Grek ilimlerinin uyanması olmuÅŸ, neticede de Renaissance doÄŸmuÅŸtur."         Buna raÄŸmen muhalif bazı ilim adamlarının bu tavrı genel ilimler tarihinde bu ÅŸekilde hakim olÂmuÅŸ ve tesirini de geniÅŸ bir ÅŸekilde bu güne kadar sürdürmüştür. Öte yandan bazı müsteÅŸriklerin çabaları, özellikle araÅŸtırıcıların önceki asırda çalışmaya baÅŸladıkları ilim dallarında olmak üzere, bazı alanlarda hataların düzeltilmesine yönelmiÅŸtir. Genel akımdan etkilenmemeleri ve Pozitivist olarak bilinen 19. yüzyıl düşüncesine hakim olan hadiseye boyun eÄŸmemeleri nisbetinde, bu onlar için mümkün olmuÅŸtur.         Arab asıllı ilimlerin ilimler tarihindeki mevkii meÂselesini sunuÅŸun, yakın gelecekte bu günkünden daha doÄŸru ve adil olmasını ümit etmeliyiz. Bu arzunun tahakkuku içinse, îslamî kültüre varis olanların hakikatleri ortaya çıkarma davasına büyük bir payla katılmaları gerekir. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 1-Kitab-ı mehricân efram Huneyn, BaÄŸdad, 1974. s.. 447 2-Fr. Rosenthal, das Fortleben der Antike im İslâm. Stuttgart, 1965, s.18. 3- H. Ritter, "Hat die religiose Orthodoxie einen Einfluss auf die Dekadenz des İslams ausgeübt?'. Klassizismus und kulturverfall. 1960. s.. 136. 3.1-Geschıcte der Logik. III. Leipzig. 1927, s.. 121. 4-Birçok makaleleri ve özellikle, "Die Natunwissenschaften bei den orientalischen Völkern". Eringer Aufsatze aus ernster Zeit. 1917, s.. 42-58 5-İbn al Haythams Wegzur Physik". Wiesbaden. 1963 6-Bu hususta H. Schipperges. "Ideologie und Historiographie des Arabismus". Sudhoffs Arcbiv. 1961. (!) iÅŸareti tarafımızdan koyulmuÅŸtur (çev). Bu yazı "Muhadavat fi tarih'il ulum" (R,yad, 1399, 1979)'da 9-23 sayfaları arasında arabça yayınlanmıştır.
|