Fetih sembolü Ayasaofya
Hızla değişen Dünya’ya inat, o 1500 yıldır dimdik ayakta ve renkli İstanbul mozaiğinin en değerli parçalarından bir tanesi.

Hızla değişen Dünya’ya inat, o 1500 yıldır dimdik ayakta ve hâlâ ilk günkü muhteşemliği ile renkli İstanbul mozaiğinin en değerli parçalarından bir tanesi. Dokuz yüz on altı yıl boyunca Ortodokslara, dört yüz seksen bir yıl boyunca da İslam âleminin hizmetinde bulunan bu yapı İstanbul’un en çok ziyaret edilen müzelerinden biri olmakla beraber Dünya’nın sekizinci harikası olarak ta adlandırılmaktadır.

İlki MS.360 yılında Büyük Konstantin’in oğlu Konstantinus ( II. Konstantin) zamanında yapılmıştır. Bazilika planlı ve ahşap çatılı yapılan ilk mabedin bir ayaklanma sonucu yanması üzerine II.Theodosius  tarafından ikinci bir kilise inşa edilmiş ve 415 yılında büyük bir törenle açılmıştır.

AYASOFYA

İkinci kez yapılan Ayasofya Kilisesi’nin 532 yılında İmparator I.Justinyen aleyhine çıkan ve Nika İsyanı olarak bilinen ayaklanmada yanması üzerine I.Justinyen ilk iki kiliseden daha büyük bir kilise yaptırmaya karar verir. Bu kararın üzerine 532 yılında Tralles’li Anthemios ve Miletos’lu İsidoros tarafından yapımına başlanan kilise 537 yılında bitirilmiştir. Günümüze dek ulaşan Ayasofya I.Justinyen tarafından yaptırılan kilisedir.

İlk iki kilisenin yanmasından dolayı ahşap kullanımı en az seviyeye indirilmiştir. Yapı malzemesi olarak çeşitli antik kentlerden getirilen parçalar ile Afrika, Afyon, Marmara ve Eğriboz adasından getirilen mermerler kullanılmıştır. Ana duvarlar, kubbe ve kemerler tuğladan; hatıllar, ayaklar kesme taştandır. Sütunlar, başlık ve kaplamalar ise renkli taştan yapılmıştır.

Mimari özelliklerine bakıldığında yapının bir orta ve iki yan nef ile beraber iç ve dış narteks ile çok köşeli absidadan oluştuğunu görürüz. Orta nef yaklaşık olarak 75 x 70 metredir ve dört payenin taşıdığı 32 m çapında bir kubbe ile örtülüdür. Kubbenin yerden yüksekliği 55 metredir. Doğu ve batı yönünde eklenen yarım kubbeler ile kubbenin yükü hafifletilmiş ve yan duvarlara aktarılmıştır. İki katlı olan binanın üst katına kuzeydeki payandanın içindeki rampadan ulaşılmaktadır. Bu muazzam yapıyı 40’ı alt katta, 67’si üst katta olmak üzere 107 sütun taşımaktadır.

Ayasofya süslemeleriyle de dönemin özelliklerini en iyi şekilde yansıtmaktadır. Özellikle sütun başlıklarında dönemin süsleme özelliği olan derin oyulmuş mermerler, yapının içerisinde güzel ışık ve gölge oyunları sunmaktadır. Bunun yanında mozaikler de iç süslemenin en önemli unsuru olarak göze çarpar. İkonakırıcılık akımında ilk mozaiklerin bozulmasıyla 9. yy.dan itibaren Ayasofya yeni mozaikler ile süslenmiştir. Bunların en dikkat çekici olanları narteksin yan girişinde Theotokos Meryem’i kucağında İsa ile betimlenmiştir. İki yanında I.Konstantin ve I.Justinyen portreleri işlenmiştir. İç nartekste İsa’nın önünde diz çöken VI. Leon’u betimleyen mozaik bulunur. Absida’nın yarım kubbesinde kucağında İsa ile Meryem betimi vardır. Yan neflerin üst katında İsa, Meryem ve Vaftizci Yahya üçlüsü işlenmiştir. Yine aynı galeride imparatorluğun iki ailesinden portreler de yer alır. Bu mozaikler Bizans portre sanatının önemli örnekleridir. Bu süslemelerin yanında apsis önünde yer alan bölme, ambon ve diğer merasim gereçleri altın ve gümüş kaplı, mücevherlerle süslüydüler. Hatta bazı kapılar bile böylesine değerli madenlerle kaplıydılar fakat Latin istilası sırasında bunlar ve bazı mimari parçalar sökülerek Avrupa’ya taşındı.

Avrupalılar tarafından hunharca yağmalanan Ayasofya, İstanbul’un fethi ile Osmanlı’nın elinde adeta yeniden hayat bulmuştur.

Kaderine terkedilmiş ve yıkılmaya yüz tutmuş olan Ayasofya, Osmanlı döneminde birçok bakım ve tamirattan geçtiği gibi, Osmanlı padişahlarının yaptırmış oldukları eklentiler ile zengin bir görünüme kavuşmuştur.

Ayasofya’nın fetihten sonra onarılarak camiye çevrilmesiyle ilk olarak batıdaki kubbeciklerinden birinin yerine ahşap bir minare, daha sonra da güneybatı yönündeki tuğla minare eklendi. II. Bayezid döneminde kuzeydoğudaki ince minare yapıldı. Batıdaki kalın minareler ise Mimar Sinan’ın ürünüdür. Ayrıca Mimar Sinan, Andronikos döneminde yaptırılan payandaları onarmış ve yenilerini eklemiştir.1506 yılında da mozaikler sıvayla kapatılmıştır.

Osmanlılar tarafından yapılan eklentiler bu kadarla bitmemiştir.Günümüze dek ulaşan mihrap Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmıştır.Mihrabın yanlarındaki tunç kandiller Kanuni Sultan Süleyman tarafından Budin’den getirilmiştir.Mermer küpler ise 16.yy.da Bergama’dan getirildi.Mermer işlemeli minber,müezzin mahfili ve vaaz kürsüsü IV.Murad dönemindendir.Kubbe yazısı ve üzerinde Allah(cc.),Hz. Muhammed(sav).,Hasan,Hüseyin ve dört halifenin isminin yazılı olduğu levhalar 19.yy.ın ünlü hattatı kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin ürünüdür.I.Mahmud döneminde de yapıya kitaplık,şadırvan ve sübyan mektebi eklenmiştir.

Ayrıca Ayasofya’nın haziresinde Osmanlı sultanları ve şehzadelerinin türbesi bulunmaktadır. Bu türbelerin en eskisi Mimar Sinan’ın yapmış olduğu II. Selim türbesidir. III. Murad’ın türbesi Davut Ağa’nın, III. Mehmed’in türbesi ise Dalgıç Ahmet Paşa’nın yapıtıdır. Ayasofya’nın 17.yy.da türbeye çevrilen vaftizhanesinde ise I.Mustafa ve Sultan İbrahim’in sandukaları bulunur.

Ayasofya’nın Osmanlı döneminde geçirmiş olduğu en büyük onarım ise Sultan Abdülmecid’in isteğiyle 1847–1849 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım Efendi’nin vâris bırakmadan ölmesi üzerine, hazineye geçen servetiyle Ayasofya’nın onarılması kararlaştırılmış ve bu arada onarıma katkıda bulunanlara da verilmek üzere bir madalya basılmıştır.

İtalyan mimar Gaspare Fossati ve kardeşi Giuseppe Fossati tarafından gerçekleştirilen bu onarımda kubbe, mihrap, minber ve mahfiller onarılmış, mozaikler temizlenmiştir. Ön avludaki muvakkithane de Fossati’lerin eseridir.

Ayasofya’yı günümüze taşımak adına yapılan onarımlar cumhuriyet döneminde de devam etmiştir ve onarımlar halen de sürmektedir.

Bu arada Ayasofya ile ilgili bir efsaneye de yer vermeden geçmeyelim. Yerli ve yabancı turistlerin en çok ilgisini çeken şey Ayasofya’nın içerisinde bulunan ve “Terler Direk” olarak ta adlandırılan delikli sütundur. Geçmiş zamanlarda bu direkten gelen nemin Hz. Meryem’in gözyaşı olduğuna inanan Bizanslılar bu nemi vücutlarına sürerek şifa bulacaklarına inanırlardı. Müslümanların bu sütuna rağbet etme nedeni ise daha farklıdır. Onlar ilk namaz sırasında Hızır (as.) ın buradan binanın yönünü kıbleye çevirdiğine inanırlar.

Bir enteresan bilgide Kurtuluş Savaşı Tarihimizden, İzmir’in işgali olayından önce 19 Mart 1919 günü İstanbul Rumları bazı gösteriler yaptılar. Bu arada kiliselere de Yunan bayrağı çektiler. İzmir’in işgali olayı, İstanbul Rumlarının umutlarını artırmıştı.Patrikhane, el altından bu umutları körüklediği gibi, Ayasofya’da taç giyecek Patrik’i bile saptamış bulunuyordu.
              İşgal yıllarında faaliyet göstermiş olan M.M. Grubu, Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı kurtuluş hareketine de İstanbul’dan her türlü yardımı yapmaktıydı. Grup, Rumların taşkınlık ve azgınlıklarını yakından izliyor, Ayasofya için neler tasarladığını ajanları vasıtasıyla haber alıyordu.Grup, her umudun yitirilmesi halinde Ayasofya’yı Rumlara bırakmamak kararını almıştı: Ayasofya havaya uçuralacaktı! M.M. Grubu, aralarında yaptıkları gizli birkaç toplantıda mabedi yerle bir edecek plân üzerinde anlaştılar.Ayasofya’nın havaya uçurulması, kubbeyi tutan dört büyük ayağın çökertilmesiyle mümkün olacaktı
.

Günümüzde müze olarak hizmet veren Ayasofya, ziyaret sebebi ne olursa olsun İstanbul’un gezilip görülmesi gereken en harika sanat eserlerinden biri olmaya halen devam ediyor.

 

Osman Özkan

 


Bu habere benzer haberler:

 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile