| TARİH ÇÖPLÜĞÜNDE BİR DEMOKRASİ BÜLBÜLÜ |
|
(Sevan Nişanyan. Yanlış Cumhuriyet. Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru. Kırmızı Yayınları, İst., 2008, 438 s) O. Pamuk’un Yeni Hayat romanın ilk cümlesi bayağı eğlencelidir: ‘Bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.’ Bir kadınla yatmakla bütün hayatı değişenler akla gelmektedir. Önce kabul edelim ki biricik kitap, hiç kitap okumamış cahilin bile hayatını değiştiremez, çünkü çok değerli fikirler içeren kitabı o anlayamayacaktır. Aklı başında birleri ise kitapların etkisinde kalırlar ama bir kitap, kimsenin bütün hayatını değiştiremez. Nişanyan’ın kitabına gelince, ciddiye alınacak yönlerini görmedim. Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru ile kastedilenlere bakılırsa, T.C. kurulmamalıydı, tarihse Nişanyan’ın uzun yıllar sonra beğeneceği şekilde cereyan etmeliydi, gayrimüslimler velinimetlerimiz ve ‘beyaz uygar adamlar’ olarak kalmalıydılar. Kahrolası milliyetçiler her şeyi berbat etmişler. Bizim milliyetçilerden çok daha önce Batıda sahneye çıkmış milliyetçilerin, bunların lümpen versiyonu olan Ermeni, Sırp, Bulgar, Rum vb milliyetçilerin ne halt ettikleriyse elbette önemsizdir. Zaten Türk milliyetçiliği uzaydan inmiştir. Keyfi ilişkilendirmelerse bıktırıyor adeta ve doğrusu bu, spekülasyon ve manipülasyondur; Turgut Özal veya Celal Bayar’ın ya da K. Evren’in yahut A. Sezer’in Kemalizm’inin Mustafa Kemal’e bağlanması eğlencelidir. M. Kemal Nemrut kadar firavun olmuş olsaydı bile Evren’in Atatürkçülük adı altında yaptıkları için sorgulanamaz. Çünkü her bir hususta somut kişiler, şartlar, zaman ve mekana göre değerlendirme yapılır - o kadar. Son tartışmadan sonra Yanlış Cumhuriyet kitabı hakkında bazı düşüncelerimi yazmak istedim ve özellikle de bahsettiğim önyargıya vurgu yapmayı tercih ettim. Önsöz, R. Saydam’ın cümlesiyle başlıyor: ‘A’dan Z’ye her şeyimiz bozuktur (1939)’. Bu, ‘Baştan başa her şeyimiz mükemmeldir’ demekten farksızdır ve bu tür laflar üzerine tartışmaya gerek kalmıyor. Önsözde yer alan ve dolayısıyla yazarın mantık ve ilkesini ortaya koyan cümle ise şöyledir: ‘Batı uygarlığı adı verilen akılcılık, evrensellik ve bireysel sorumluluk idealinin, Türkiye (veya başka herhangi bir toplum) için, yegane alternatifi barbarizm olan bir değer ve bir hedef olduğuna inanıyorum.’ (s. 16). Açık ve net şeklide belirteyim ki ben Batı uygarlığının, yegane alternatifinin barbarizm olduğuna inanmıyorum ve bu tür dogma, sağduyuya ve beyefendinin bahsettiği akılıcılığa da aykırıdır. Ne var ki Batı uygarlığını barbarlık sayanlar da istemediğimiz kadar vardı ve şimdi de vardır. Sosyalizm ve Marksist literatür deryası, onca devrim kavgaları ve facialar, Batı uygarlığına hayran olanların eseri değildir. Karşı taraftakilere barbar demekle tarih yazılırsa ortaya araştırma değil, ucuz propaganda çıkar. Zaten Nişanyan’ın kitabı da Atatürkçülüğe karşı ucuz liberal nakarattır. Benim Atatürkçülüğü savunmam ise ucuz bir işgüzarlık olacaktır. Kitabın başlıca tezi aslında şu cümlede özetlenmiştir: ‘Bugün Cumhuriyetin eğittiği kuşaklara egemen olan siyasi akımların ortak paydası Batı düşmanlığıdır: İslamcılık, Milliyetçilik ve Sosyalizm, evrensel uygarlığın yaratıcısı olan toplumlara karşı Türkiye’nin ufuklarını kapatma arzusunda birleşirler. (s. 429)’ Dikkat edersek burada Kemalizm lafı geçmiyor, sadece bu muhtşem üçlünün (İslamcılık, Milliyetçilik ve Sosyalizm), Cumhuryetin eseri olduğuna işaret ediliyor. Ama bu tür oldukça ‘seviyeli’ kesin yargıları tartışmak, her ‘Hıyarım var’ diyenin peşinden tuz yetiştirmek gibidir. ‘Evrensel uygarlığın yaratıcısı olan toplumlar’ lafı ise aynı Batı hayranlığı nakaratından olup hiçbir ansiklopedide geçmez. Yazarın Batı hayranlığı, bazı kısımlarda tam bir Batı demagojisi ve dalkavukluğuna dönüşüyor. ‘Batı uygarlığı, tek dişi kalmış canavar mıdır?’ sorusuna yanıt verirken (s. 225-230) Nişanyan, Batının icat ederek insanlığın hizmetine sunduğu ‘nesne ve kavramlar’ listesini sunmuş. Daha önce gazetede yer almış şekliyle bu listeyi görmüştüm. Nedense gazozun da yer aldığı listede yapay uydu Batı’ya mal edilmiş, halbuki bunun öncüsü SSCB’dir. Yazara göre, son 500 yılda Batı bunca değeri üretirken, listeye tek bir şey eklemeden bundan yaralananlar asıl sömürücülerdir ve teşekkür etmek, minnet duymak yerine sıkılmadan dönüp Batı’yı sömürücülükle suçlamaları, insanlık tarihinin tuhaflıklarından biri sayılmalıymış. (s. 227). Üstelik Batı ürünlerini sömürdükleri halde, o uygarlığın kurum ve yaratıcılarına düşman olan toplumların tavrı ise Nişanyan’ın fikrince ahlaksızlık ve utanmazlıkmış (s. 228). Küba, Irak, Libya, İran buna dahilmiş. Bunların, listedeki buluşların sahibi olan uygarlık önünde saygıyla eğilmemesi, ancak cehalet ve ahlaki yozlaşma imiş. Bu toplumlar, Batıyı ‘kıskana kıskana, onun çelik zırhlı duvarı önünde darmadağın olan imanına içten lanet okuyarak kahredici korku ve kompleks batağında sonsuza dek debelenecekmiş’. Bu Batı dalkavuğunu İslamcı ve Marksistlerin tükürükle boğacakları aşikardır ama onu ciddiye alacaklarını sanmıyorum, çünkü Marx’tan başlayarak bugüne kadar Batı uygarlığını eleştiren düşünürlerin söz konusu liste ve Batı medeniyeti hakkında çok daha derin bilgileri vardı. Nişanyan’ın mantığı, Arap rakamlarını kullandıkları için Batlılardan milyar dolar telif hakkı isteyen Erbakan’ın mantığıyla aynı kapıya çıkmaktadır ve gerçekten komiktir. Kaldı ki İstiklal Marşı’ndaki mısrayı tartışmak, ‘Tanrı Kralı koru’ dizesini tartışmak kadar yersizdir. Zaten Halil Berktay da ayni aşırılığa kaçıyor: ‘İnsaniyet düşmanlığıyla Ömer Seyfettin, medeniyeti canavarlığa indirgemesiyle Mehmet Akif nerede?’ (Taraf: 11.04.2009). Peki bütün yazdıkları Ö. Seyfettin’in bir tek hikayesi kadar değer taşımayan Halil Berktay acaba nerede? Soru şöyle olmalıydı ‘1921’de Batı tek dişi kalmış canavar değil miydi?’ Cevabın ne olacağını merak ediyorum. Bu mısraların yazıldığı 1921’de Batı’nın ne halde olduğunu, demokrasisi ve teknolojisiyle birlikte duvara tosladığını, dünya harbiyle insanlığa görülmemiş bir felaket yaşattığını biliyoruz. Batının kendi düşünürleri bile karamsarlık ve ümitsizlik içinde çöküş edebiyatı üretirken, Avrupa’da top yekun kriz yaşanırken, Anadolu’da işgal sürerken M. Akif Batı hayranı olamazdı. Lozan’da Türk heyetinin karşısına söz konusu listeyi koysalardı ve saygıyla eğil deselerdi, bence İnönü kahkaha atardı. Bolşeviklerin tepkisi ise zaten bellidir. Nişanyan’ın Küba liderine Batı uygarlığının ve demokrasinin erdemlerini anlatmaya kalkışmasıysa tam bir komedidir. Üstün olan uygarlığa ilgi ve saygıya yol açacak zihin devrimi gerektiğinden dem vururken Nişanyan yeni bir şey söylemiyor, çok eskiden beri ondan daha donanımlı ve ünlü olan bir sürü Batı fanatiği çok daha etkileyici edebiyat üretmiştir. İlk sorudaki yüzeysellik de açıktır çünkü ‘eşsiz’ sıfatı ciddi bir tarihçilik tartışmasında yer alamaz ve bu tür lafları tartışmak da abesle iştigaldir (veya profanation diyebiliriz). Üstelik ben tarihi şahsiyetlerin, diktatörlerin ve rejimlerin mukayesesine dayalı bir tür mukayeseli tarihi de sadece eğlenceli buluyorum. Galatasaray ve Fenerbahçe gırgırı gibi bir şey bu. Tipolojik yorumlarda hata riski, oldukça yüksektir ve Nişanyan birçok rejimin benzerliğini ispatlamayı kafaya koyduğundan dolayı, tutarsızlıkları daha fazladır. Kitapta sıralanan Orta ve Doğu Avrupa, Avrasya, Güney Amerika vb diktatörlüklerinin ortak yönleri, çok karmaşık sorundur ve bu tür tipolojik tarihçilik konusunda Nişanyan gibi misyoncuyla polemik yapmak verimli olmayacaktır. Hitler, Stalin ve Atatürk arasında mukayese yapmaksa düpedüz sahtekarlıktır. Tezekle ısınan çarıklı 12 – 13 milyonluk ülke lideriyle bu ejderhaları karşılaştırmak için geri zekalı olmak gerekir. Dine yaklaşımda ortak yönler ve benzerliklerden bahsederken yazar, epeyce şematik davranıyor. Bolşevik rejimin din politikası bütün diğer devletlerden farklı olup tipolojiğe kesinlikle uymaz. ‘...din konusunda Kemalist inkılabın tutumu, Sovyetler yakın radikalliktedir’ (s. 36) diyenin konuyla ilgili cehaleti ortadadır. Ateizmin resmi siyasi politika olduğu SSCB’de kaç bin kilisenin yerle bir edildiği ve kaç bin din adamının idam edildiğini sorarsak, bu ülkede din meselesinin nitelik ve nicelik açısından tamamen farklı olduğu görülecektir. Zaten Nişanyan’ın kitapta yaptığı mukayeselerde Sovyetleri de örnek göstermesi, genelde keyfi olup tutarsız sonuç vermiştir. Özel mülkiyet, din ve milliyetçiliğin yasak olduğu devasa SSCB devletinin tarihini ufak ulus devletlerle kıyaslamak amatörlüktür. Bütün o devletlerin toplam nüfusu, SSCB nüfusu kadar eder ya etmezdi. Tarihte derin izler bırakmış SSCB, kendi başına Avrupa ve Asya tarihini şekillendiren önemli faktördü ve bu, Nişanyan’ı aşan bir konudur. Öte yandan Atatürkçü rejimin kuruluş dönemindeki din politikasını yazar, zorlayarak bir sürü Hıristiyan ülkedeki din politikalarıyla kıyaslıyor, oysa örnekler İslam’la ilgili değildir. Bu temel farkı takmayarak ortak yönler aramak boşunadır. Kemalist rejimin kalıcılığını ele alırken Nişanyan, bunun nedenlerinden biri olarak ‘Vatan kurtarmak’ faktöründen söz eder: ‘.. ele aldığımız 18 dikta rejimin ortak ve temel iddiasıdır. Türk rejimini ... ötekilerden ayıran özellik tespit edemiyoruz.’ (s. 33). Böyle aynı kefeye koyma hastalığıyla fark tespit edilemez zaten. Bir birine komşu ve sınırdaş 18 dikta rejimi, hepsi vatan kurtarmışsa, vatanı kaybeden kim oluyor? İç savaşta karşı tarafı yenen Bolşeviklerin vatan kurtardıkları masalı da sahtekarlıktır. Bir kere Lenin ve Bolşevik hareket, onun iddia ettiği gibi (s. 34) vatan falan kurtarmamıştır, Rus İmparatorluğu arazileri düşman işgali altında olmamıştır ve bu arazi Beyaz Rus ordularının da vatanıydı. 1918’de Brest Barışıyla Bolşevikler, birçok araziyi Almanlara ve müttefiklerine bırakarak vatanı savunmakta kararlı olan Beyaz hareketi tahrik etmişlerdir. Sonradan Lenin ve Kızıl Ordu tam bir işgalcilik yapmıştır. Lenin ve partisi, Çarın, toprak ağaları ve burjuvaların Beyaz ordularına karşı savaştıklarını söylemiştir. Hem bu 18 devletin hangisinin başkentinin savaştan sonra İstanbul gibi işgal altında kaldığını da çok merak ettim. Kısacası ‘vatan kurtarma’ yani Kurtuluş savaşı, istisna olaydır ve bu bağlamda Horthi, Mussolini ve diğerlerinden bahsetmekle yazar kendisinin kafasını karıştırmaktadır. Bu arada aynı zaman kesitinde İtalyan faşizminin iç siyasette dökmüş olduğu kan miktarının, Türkiye’ye göre daha az olduğunu belirten yazar, Kurtuluş Savaşı sırasında idam edilmiş firari sayısını verir ve bir de İstiklal mahkemelerinin kurbanlarını ekler. İyi, soğan ile sarımsağı da mukayese edelim bari. Anadolu’daki Yunan ordusu ve Doğu’da Ermeni ordusunda idam edilen firari sayısı benim için çok daha önemli ipucudur. Savaşta firarilerin ödüllendirildiğini de duymadım. Atatürk’ün kurduğu rejimin demokratik olup olmadığı sorusu, demokrasi bülbülünün demagojisidir. Stalin, ‘Türkiye’deki Kemalist rejim sosyalist midir?’ diye sormuştu ve cevabı belliydi. Burada şu da var ki demokratik olsun olmasın, bir kişi tek başına rejim kuramaz, çünkü rejim kurmak için yeterli kadro, askeri ve mali güç, sosyal taban, uygun iç ve dış konjonktür, başka bir sürü şart oluşmalıdır. Oysa Nişanyan karşıtları önünde tam aşırı uçtan ahkam kesmektedir ve onun işi, geçmişe dönük falcılık yapmaktan ibarettir. Hobi olarak alternatif tarih yazılabilir ama alternatif geçmiş yaratılamaz. Neyse ki sonra sorunun anlamsız olduğunu fark ederek yazar demokrasi için nesnel koşulların olup olmadığı sorusuna geçiyor. Burada yine spekülasyona baş vuruyor zira yazarın yöntemine ve dehasına kalsa, 1920’lerde dünyanın istenilen devletinde demokrasi için nesnel şartlar vardı. Hindistan’da demokrasi varsa, bizde daha o yıllarda haydi haydi olmalıydı. Çin’de ve SSCB’de demokrasinin olmayışı ise, hiç önemli değildi. Varılan sonuç da kesindir: Demokrasiden nasibini almamış olan Kemalistler iktidarı kaybetmemek için serbest seçimleri, serbest basını ve demokrasiyi değil, tek partili diktayı yeğlemişlerdir. Anlaşılan, Kemalistler uzaydan gelmişlerdi, Yanlış Cumhuriyet kurmuşlardı, 80 yıl sonra Nişanyan’ın memnun kalmayacağını hesaba katmamışlardı ve demokrasiyi isteyenleri saf dışı ederek ülkenin tarihini karartmışlardı. Yazara göre, 1946 – 50, 1960 – 65, 1971 –73, 1980 – 83’te Kemalistler aynı zorbalığı yapmışlardır. Mistik bir durum söz konusudur, nerden türedikleri bilinmeyen bu kötü adamlar yüzünden 85 yıldır demokrasi kurulamıyor, halbuki yazara göre, sosyoekonomik yapı ve şartlar açısından bizde zaten demokrasi için engel yoktur, dış tehlike ise çoktan ortadan kalkmıştır. Her şey var, helva yapan peki nerededir? Güler misin ağlar mısın? ‘Demokrasi, Atatrük’ün ileriye dönük hedefi miydi?’ (s. 64) sorusuna şu soruyla yanıtlayabiliriz: ‘Faşizm veya Sosyalizm Atatürk’ün ileriye dönük hedefi miydi?’ İşi yoksa bu sorularla Nişanyan uğraşsın dursun. Liderin hedefinden çok, onun esasen neyi başarabildiği önemlidir. Daha önemlisi ise Nişanyan’ın Batı uygarlığının ve demokrasinin arkasına saklanarak şeytana maskaralık yapma hedefidir. Kadınlara oy hakkı verilmesi ile demokrasi arasındaki bağlantıya gelince (s. 75), Nişanyan kitabın tamamında olduğu gibi hayranı olduğu sistemlerin hukuk ilkelerini propagandasının yaparak (sanki kimse demokrasinin ne olduğunu bilmiyor!) yine demokrasi ve hukuk dersi veriyor. Doğaldır ki kadınlar oy hakkı verilmesinin demokrasi için yeterli olmadığını tespit ediyor. Çok büyük bir buluştur, bravo! Kadınlara oy hakkı tanıyanlar, Nişanyan’ı hayal kırıklığına uğratmışlar meğer. Örneğin, pozitif ayrımcılık veya İran ve Sudan parlamentosunda kadınların sayısı, bu uygulamanın mantığı ve nedenleri onu ilgilendirmiyor, çünkü bu ülkeler kendisi de belirttiği gibi barbardırlar. Birinci Meclisteki muhaliflerin daha savaş sırasında demokrasi istemeleri (s. 78) zaten hayalci olduklarını ortaya koyar. Yazarın, muhaliflerden yapılan alıntılar da gayet aydınlatıcıdır: ‘...İstiklal mahkemeleriyle, hıyanet kanunuyla, adam asmakla biz gayemize ulaşacaksak, emin olun ki, bu hayaldir.’ (s. 80). Oysa demokratik İtilaf devletleri, meşru olmayan, ihtilalci ve hayalci eşkıya Ankara hükümeti ordusuna yenildiler. Demokrasi öncüleri Sevr’de hayal kurarken Anadolu’da başka harita çizildi. Azerbaycan parlamentosunda 1920’de Müsavatçılar, Sosyal- Demokratlar, Eserler, Menşevikler, İçtihatçılar demokratik tarzda tartışmalar yaparken 11. Kzıl Ordu Baku’yü işgal etti ve hepsini süpürüp attı. Demokrasi hayalcileri, Rusya’da Duma, Kurucu Meclis, uygar dünya, haklar ve hukuk diyerek basın dahil durmadan güzel laflar üretirken Bolşevikler bir çırpıda hepsini tarihin çöplüğüne gönderdiler. Kızıl Ordu onların uygarlığını top yekun yok etti ve kendi uygarlığını kurmaya başladı. Nişanyan şu aydınlanmacı fikri de çok beğenmiş: ‘Ordunun kuvveti memlekette kanunun hakim olmasına bağlıdır.’ (s. 81). Halbuki ordunun kuvveti, asker sayısı ve donanımına bağlıdır. Ne ordunun kuvveti, ne o zaman hukuk ve demokrasiyle ilgiliydi ne de şimdi böyle bir doğrudan bağlantı var. Savaşta spordaki gibidir. Kurallar burada demokrasiyle ilgili değildir, eşyanın doğasıyla ilgilidir. Çin, olimpiyatlarda her kesin önüne geçti ve eskiden Sovyetlerin yaptığı gibi sporda demokrasinin şart falan olmadığını da göstermiş oldu. Kuzey Kore, Güney Kore’den askeri anlamda geri falan değildir ve demokrasiyi de iplemiyor. Çin ve Rusya ordusu hakkında ise zaten konuşmak bile gerekmez. Üstelik demokrasiler, her iki dünya savaşında da yenilmişlerdir. 1. Dünya Savaşı, demokrasiler için tam bir hezimetti ve aydınlanma döneminden beri hayal kuranlar, duvara toslamışlardı. 2. Dünya Savaşı sonrasında Yalta’dan başlamak üzere demokrasiler, Avrupa’nın yarısını demokrasi düşmanı Stalin’e peşkeş çektiler. Batı yine yenilmiş, Doğu Avrupa’da yok edilen ve sayısız facia yaşayan demokratların vebalini de üstlenmişti. Batı uygarlığının insanlığa bahşettiği ve Nişanyan’ın bahsettiği nimetler listesini takan da yoktu. Terakkiperver Cumhuriyet Partisi (TCF) hakkında, yazarın anlattıkları, bilinen husustur ve Nişanyan’ın onların liberal programına hayran olmasına şaşırmadım. Ona kalsa Komünist Manifesto da çok etkileyicidir. SBKP Programı ise dudak çatlatıyordu. Şu cümle ise çok daha amatörcedir: ‘Türkiye’de demokrasi yolunda kaçırılmış olan fırsatı, 1923 yahut 1924’te değil daha gerilerde, meşru rejimin 1922’de askeri zorla tasfiyesinde, belki 1918 –19’da Batı ile makul uzlaşma zemini bulunamayışında, belki de ta 1910 – 13’te Türk egemen sınıfını etkisi altına alıp imparatorluğu felakete sürükleyen dar ulusçuluk anlayışında aramak sanıyoruz ki daha doğru olacaktır.’ (s. 89). Belki de gök cisimlerinin etkisinde aramak daha doğru olacaktır. Aynı mantıkla İran’daki antidemokratik rejimin köklerini belki de Sasanilerde aramalıyız. Kitabın genelinde ‘evrensel uygarlık ve demokrasi’ açısından ‘kaçırılmış fırsatlar’ nakaratı hakimdir ve tarih, nerdeyse fırsat kaçırmalardan ibarettir. Ne var ki bu mantık ‘falan topçu penaltıyı kaçırmasaydı’ mantığından farksızdır Atatürk’ün hükümdarlığı reddetmesi (s. 90) bağlamında Nişanyan’a şu sorulabilir: Stalin niye Çar olmak istemedi? Halbuki Mustafa Kemal’e hükümdarlığın önerilmesi bile zaten demokrasi için ne kadar uygun ortam olduğunu gösterir (!?). Cumhuriyetin, demokrasinin vazgeçilmez koşulu olup olmadığı sorusu (s. 95) Nişanyan için yeni ve güncel olabilir ama biz bu konuları 30 yıl önce derslerde çalıştık. İslam Cumhuriyeti, halk cumhuriyetleri vb olduğuna göre, bunun neyin vazgeçilmez koşulu olduğu sonsuza dek tartışabilir. Monarşinin de her türlüsü olduğunu da biliyoruz. Saltanatın faydaları konusuysa (s. 96) benim için sıkıcıdır. Bu tür laflar, demokrasinin erdem olduğuna dair soyut edebiyattan farksızdır. Sonraki soru da öncekiyle bağlıdır ve yazara göre saltanat, pekala yaşayabilirdi. Ona ne şüphe; Babil de yaşayabilirdi, Napolyon Rusları yenebilirdi, 1. Dünya Savaşı olmayabilirdi, Kennedy pekala yaşayabilirdi vb. Hatta Türkler Anadolu’ya hiç gelmeyebilirlerdi! Hilafetin kaldırılması meselesi ise (s. 105) o kadar yazılıp çizilmiştir ki buna zaman harcamaya değmez. Ardından yazar, Kul Kültüründen bahsediyor ve sanırım Kapıkulu kültürü demek istiyor. Atatürk’e övgüleri de buna bağlıyor ve dolayısıyla Kemalizm’in kul kültürünü teşvik ettiğini kaydediyor (s. 111 - 117). Sanırım, bu kullar Nişanyan’ı çok büyük hayal kırıklığına uğratmışlardır. Sonra yazar, Kemalist cepheden karşıtlara yöneltilen sövgü örnekleri veriliyor. Uğur Mumcu’dan yapılmış alıntıdaki ‘liberalizme yardakçılık yapmayı hüner sayan’ sıfatı (s. 118), tam da Nişanyan’a tekabül ediyor. Kişiye tapma geleneği konusunda, Sovyet tarihini bildiğim için Nişanyan’dan öğreneceğim bir husus göremiyorum. 1960’tan sonraki methiyecilere gelince (s. 122), bunun sorumlusu kim olursa olsun, Atatürk değildir. Biat (kişi vb) kültürü Osmanlı geleneği midir diye sorarken (s. 123) bu heykel ve resim konusu yersizdir çünkü İslam’da yeri yoktur ve bazı istisnalar kuralı bozmaz. Osmanlı kapıkulu ve kulluk geleneğinin ne olduğu ise o kadar yazılıp çizilmiştir ki Nişanyan’ın derin yorumlarına ihtiyaç yoktur. Bu bağlamda eskiçağın Roma örnekleri, Stalin heykelleri vb kahve sohbetidir. Şu da var ki Batı’ya tapmak da kul zihniyetinin ifadesidir. Kemalist rejimin, hukuk devletinin ön şartlarını hazırlamadığını belirttiği bölümde (s. 131- 147) Nişanyan, tüm kozlarını ortaya koyuyor ve zaten önsözde kitabının temel düşüncesini, 17. soru üzerinden özetlediğini beyan etmektedir. Burada Batının demokratik hukuk devleti kavramını, Magna Carta’yı vb uzunca Tevrat gibi anlatıyor. Ardından gelen soruyla cevap kısmı (s. 148- 154) da pek farklı değildir. Dinin ne kadar önemli değer olduğunu anlatması çok etkileyicidir (s. 136 -137). Sanki Osmanlı tarihinin son döneminde dinlerin rolünü ve neye karşı direnç oluşturduğunu (s. 143) hiç bilmiyoruz. Bazen adeta coşuyor: ‘Devletin, bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğüne dokunamayacağı fikri, Batı dünyasında 18. yüzyıldan beri bu genel ilkelere eklenmiştir.’ (s. 133) Günaydın! Sanki Marx bunu bilmiyordu. Ya buna ne demeli: ‘Alimler toplumun akıl meşalesinin bekçileridirler.’ (s. 139) Oysa alimler, bir sürü araştırmacının içinde öne çıkan kişilerdirler sadece. Bu kısmın çoğunda, hukuk fakültesi ders kitaplarının popüler yorumu söz konusudur. Said Nursi’nin anlattıkları bence daha dikkate değerdir çünkü sonuçta Nişanyan’ın demokrasi hocalığı edası, gülünçtür ve bu kutsal ilkelerin mesela Pakistan veya Rusya için ne ifade ettiği bence çok daha ciddi meseledir. Zira Rusya, nükleer silahlara sahiptir ve BM GK Daimi üyesidir. Gayrimüslimlere karşı vahşi tepkiye gelince (s. 141) bu tebaanın ‘Ayrıcalıklı Sınıflar’ ile ne alakası olduğunu anlamadım. Hem savaş sırasında Ermenilerin tehciri ile T.C. arasında doğrudan ilgi yoktur. Rumlarsa mübadeleyle gönderilmiştir. Yahudilere karşı ‘vahşi’ muameleyi ise ben bilmiyorum. Aristokrasi derken şu cümle ilginçtir: ‘Tanzimat sonrasında Osmanlı toplumu içinde devletin keyfi tasarruflarına kafa tutabilecek güce sahip tek toplum kesimi, Batılı devletlerin himayesini kazanan Hıristiyan tebaa ve Levantenlerdir. Cumhuriyetin bu konulardaki tutumu bilinir. (s. 146).’ Peki bu bir tür aristokrasi denen Hıristiyan tebaanın Kurtuluş Savaşına yaklaşımı tutumu bilinmiyor mu? Nişanyan, kuyruk acısıyla dönüp dolaşıp gayrimüslimler konusuna girmektedir. Onun mantığına göre, gayrimüslimler kalmalıydılar, Ermeniler de dönebilirlerdi. Ona şüphe yok: Almanlar Sudet ve Kaliningrad’a dönebilirlerdi, hatta Müslümanlar ve Yahudiler, İspanya’ya dönebilirlerdi. Türkler de Balkanlara dönebilirlerdi. Stalin biraz daha bastırsaydı Ardahan ve Kars Ermenistan’a verilebilirdi. Babamın oğlu olsaydı... Devrimlerin istibdada ve terör rejimine yol açtığına dair çok eski nakarat (s. 145) konusunda yazarın bence Marksistlerle tartışması uygun olacaktır. Ben F. Castro’un Nişanyan’a neresiyle güleceğini de tahmin ediyorum. Mesele şu ki Fransız Devrimi bütün Avrupa’nın değişmesine yol açmıştır, Devrimci Bolşevikler nükleer silah ve uzay teknolojisine sahip olmuştur. Çin bir dünya devidir. Küba rejimi hala duruyor ve hatta birileri için ilham kaynağıdır. İran Devrimine gelince uzaya füze göndermesini Nişanyan da duymuştur ve onun devrim alerjisi, tarihçiler için hiçbir şey ifade etmez. Meşrutiyet dönemindeki çoğulcu toplumu, siyasi parti, dernek, örgüt, basın bolluğunu, fikir özgürlüğünü hayranlıkla anlatan (s. 153) yazara tek soru yöneltilebilir: ‘Neden işe yaramadı?’ 1908 – 14 arasında yalnızca İstanbul’da 798 gazete ve dergi yayınlandığına gelince, bu gayrimüslim basın Dünya savaşına engel olmadı ve felaketi de önleyemedi. SSCB’de gazete ve dergi sayısı dünyanın ulaşamayacağı bir rekor seviyesindeydi. Ayrıca T.C. kurucularının, savaştan önce kozmopolit İstanbul’da var olan gayrimüslim basının yasını tutmaları beklenemezdi. Bu arada Nişanyan oldukça matrak bir sonuca varmış: ‘1950’den sonra .. yeni bir totaliter iktidarın ortaya çıkmamış olmasını, açıklaması güç bir talih eseri olarak değerlendirmek gerekiyor.’ (s. 154) Aslında açıklaması güç olan husus, Nişanyan’ın tarihte talih eseri arayacak kadar zavallı olmasıdır. Alfabe reformuyla ilgili bölüm de keyfilidir. Hele Türklerin gazete okumadıklarıyla alfabe arasında bağlantı kurulması dahicedir (s. 156). Arap alfabesi kalsaydı sanki millet gazeteleri kapışacaktı. Bir de İngilizce üzerinden argüman üretilmiş. İngilizce için de Latin alfabesi yerine Arap alfabesi uygundur her halde. Uygarlık aşığının bir de şu demagojisine bakalım: ‘... iki bin iki yüz yılda, devlet eliyle girişilmiş bu boyutta bir kültür katliamına yer yüzünün herhangi bir yerinde rastlamak mümkün değildir.’ (s. 161) Anlaşılan İskenderiye Kütüphanesini de Kemalistler yakmışlardır. Meğerse ortada var olan muazzam bir kültürü Kemalistler yok etmişlermiş. Oysa T.C. kurucuları, Arap alfabesinin asıl sahipleri olan Arapların düştükleri duruma bakarak karar vermişlerdi. Nişanyan’ın bahsettiği ‘kültürü’ muhafaza etmiş ülkelerin durumuna da diyecek yoktur zaten. Sonra ise muhabbet, koyulaşıyor, bir çok Slav ülkesi İsrail, Ermenistan, Gürcistan ve Uzak Doğu ülkelerini sıralayan yazar, bunların alfabe değiştirmeden batılaştığı ve geliştiğini çok derin argümanmış gibi vurguluyor. Bu ülkelerin Batılı oldukları masalı bir yana, nice yüzyıllardır kendilerine ait olan özbeöz milli alfabelerini niye değiştirmedikleri, Nişanyan için muamma olabilir, hatta talih eseri de olabilir ve bu, onun kendi sorunudur. İleride yazar alfabe konusunda dönerek, ‘Amaç, Türklerin Shakespeare’i ya da Paris gazetelerini daha kolay okuması değildir: Kuran’ı ve Osmanlı kaynaklarını okumalarını önlemektir. (s. 260 -261)’ der. Demek amaç, sadece uzmanların okuyabildiği Osmanlı tahrir defterlerini ve el yazmalarını okumayı önlemekmiş. Şu Shakespeare meselesi de mantıksızlığın daniskasıdır, zira alfabe değiştirmek, İngilizce’ye geçmek değildir. Türklerin yeni alfabeyle birlikte Fransızca öğrenerek Paris gazetelerini okuma zorunluluğu da yoktu. Bir de şu muhteşem cümle var: ‘Nihayet, Arap yazısını kullanmaya devam eden BAE, Kuveyt, Umman ve Bahreyn gibi bazı Arap devletlerinin günümüzde birçok bakımdan Türkiye’den daha çağdaş, uluslararası kültürel etkileşimlere daha açık ve ‘Batılı’ ülkeler safına katıldıkları itiraf edilmelidir.’ (s. 163). Bu cüceler çağdaşlık ve Batılı örneği ise ben almayım, kalsın. Arap alfabesinin ve o ‘muhteşem’ kültür mirasının bugün Araplara neler kazandırdığını görünce pek üzülecek bir durum da yok. 21. –23. sorular ve cevapları üzerine tartışmak boşuna zaman harcamak olacaktır, Nişanyan’ın dilimiz için üzülmesi ise beni çok duygulandırdı. Dilin arındırılması nedenleri konusunda ise gitsin Ömer Seyfettin, N. Ataç ve diğer edebiyatçıları incelesin. Ermeni Aşot Daha sonra yazar refah tartışmasına giriyor ve mimarinin etkisiyle şöyle diyor: ‘...son Osmanlı yüzyılı ... olağanüstü sayılabilecek atılım, kalkınmanın habercisidir.’ (s. 214). Anlaşılan Nişanyan, Kürtlerin doğudaki Ermeni evlerini söküp malzemesini kullandıklarına üzülüyor. Ne yapalım, muhteşem Roma da çökmedi mi? ‘Toplumun en üretken, en eğitilmiş, en müreffeh kesimini oluşturan üç milyon gayrimüslim’ (s. 218) bir de ayrıcalıklı olunca böyle bir toplumun Türkiye olmadığını ve milliyetçiliğin de bundan kaynaklandığını bilmeyen yok gibi. Görünen o ki Cumhuriyeti kuranlar, birilerinin ‘en müreffeh’ olarak Türklere hava atmalarına tahammül edememişlerdir. Sonuçta tarihte, mimari gibi milli gurur da bir faktördür. Öyle olmasaydı bunca mimarisiz ve eğitimsiz toplum, devlet olmak yerine uygar Batının ağalığını tercih ederdi. 28. soru anlamsızdır çünkü Türkiye İslam ülkeleriyle hiç yarışma içinde olmadı ve aynı ligde hiç oynamadı; onun bazı alanlardaki üstünlüklerini uygar gayrimüslimlerle açıklayan gayrimüslim Nişanyan’ın (s. 220 - 221) tutumuysa doğaldır. Yaşasın oryantalizm! Yazar bu arada BAE, Kuveyt ve Bahreyn gibi emirliklerin daha açık toplumlar olduklarını tekrarlıyor fakat oralarda hangi gayrimüslimlerin katkıda bulunduklarını yazmıyor (s. 223). Batılılaşma gibi çok polemik bir kavramı keyfi şekilde kullanmayı tercih eden yazara göre Osmanlı devleti, Tanzimat’tan sonra epeyce garplılaşmış, Cumhuriyet ise Batı düşmanlarınca kurulmuştur (s. 213, 248). Tanzimat üzerine methiyelerden sonra şu cümle geliyor: ‘Bundan ötürü ‘modernleşme’ veya ‘çağdaşlaşma’ gibi kaçamak gibi birtakım terimlere başvurmak yerine yaşanan sürecin adını açıkça Batılılaşma (veya Avrupalılaşma) olarak koymak zorundayız.’ (s. 234). Emredersiniz! Modernleşme yoktur, Batlılaşma (veya Avrupalılaşma) vardır. Tarihin tek hedefi de budur ve tarih sona ermiştir! Üniversite, parlamento ve masa – sandalyenin ithali modernleşme değil (s. 235) de Batılılaşmaysa, mesela Rusya, Azerbaycan, Kazakistan, Ukrayna, Belarus kesin Batılılaşmış sayılır her halde. Reformcu Osmanlı yöneticilerinin, Batılılaşmada gayrimüslimlere tanıdıkları hoşgörüye bayılan Nişanyan, doğaldır ki Cumhuriyet kurucularının milliyetçi tutumundan hoşlanmaz (s. 237). Ayrıcalıklı gayrimüslimler olmaksızın Batılılaşma mı olurmuş? Halbuki Abu Dhabi (s. 240) ne kadar gelişmiş ve Batılılaşmıştır!? Milli Mücadelenin Batı karşıtı ideolojisi (s. 241 - 246), yazar için üzücü ve yıkıcı olabilir ama bu konuda sır falan yoktur. Ne var ki ‘medeni dünyanın’ neden Batının kod adı olduğunu ve bu uyduruk medeni dünyanın ne olduğunu anlayamadım. BM Tüzüğünde böyle bir tarif mi var? (s. 247). Sonra bu ‘Samimi ve önyargısız bir Batılılaşma’ (s. 247) da Batı fanatizmi olmasın? Cumhuriyetin ‘Batı düşmanlığına’ gelince (s. 248) Batı hayranı Nişanyan’ın Batı savunuculuğuna soyunması çok eğlencelidir. Kırım Harbinde canlarını vermiş İngiliz ve Fransız askerlerle ilgili duygu sömürüsüne de gerek yoktur (s. 248). Savaş çıkarların sonucudur ve Kore’de ölen Türkler de Batı düşmanlığı gibi abartıların bir laf salatası olduğunu ortaya koymaktadır. Düşmanlar ve dostlar ebedi değildir, çıkarlar ebedidir. İslami – milli tepki ise (s. 248) sadece Kemalistlerin eseri değildir, tarihi sürecin eseridir çünkü kalıcı hiçbir ideoloji, bir avuç kötü adamın eseri olamaz. Tanzimat Batıcılığına tepkinin (s. 248 - 249), gayrimüslimlerin ‘en müreffeh’ seçkinler olmalarına karşı ulusçu hareket olduğunu iyi bilen Nişanyan’ın başlıca amacı bunun kötü ve yanlış olduğunu ispatlamaktır. Elbette ki gayrimüslimler için kötü olmuştur ve Nişanyan’ın ısrarla Milli Mücadele diyerek Kurtuluş veya İstiklal Savaşı teriminden kaçınması boşuna değildir, çünkü Ermeni ve Rumlara, kurtuluş veya istiklal getirmemiştir. Kemalistlerin Batılılık iddiası meselesi de yazarın abartmasıdır çünkü Kemalistlerin Batıyı düşman saydıklarını kendisi durmadan tekrarlıyor: ‘Türkiye’nin: siyasi platformda, Batı uygarlığına sahip ülkelerle ortak bir kadere ve ortak davarla sahip olduğu inancı, Kemalist düşünceye yabancıdır.’ (s. 250). İyi de, 50 yıldır sol literatürdeki Batı karşıtlığına ve dincilerimizin ve milliyetçilerimizin Batıya yaklaşımlarına bakarsak, sadece Kemalistlerin Batı düşmanı oldukları iddiası tartışmalıdır. Ayrıca ‘yağmacı ve bedavacı zihniyet’ (s. 251) ‘sanayileşme’ ile nasıl bağdaşır, anlayamadım. Hem ‘fikir, keşif ve sanat eserinden bahsederken’ bu ‘şiş kebap ve lokum’ (s. 251) muhabbeti de çok sığ ve ciddiyetten uzaktır. Güncel yaşamda, Batılılığın ‘magazin ve aktüalite’ ile sınırlı kalmasına gelince (s. 252), araştırmacı için manasız bir laftır. Kemalist rejimin Batılılaşma hedefi (s. 253) olup olmadığı, modernleşme ve kalkınma hedefi dışında anlamsız, lümpen taşra polemiğidir. Kitapta sıkça muhatap alınan H. İnalcık, H. Eroğlu ve diğer yazarların Batı yorumu, sanırım Nişanyan’ın bahsettiği Batı düşmanlığı ile bağdaşmıyor. Bu çelişki, kanımca T.C. tarihine Nişanyan’ın tek taraflı eleştirisini haklı göstermez zira ‘çağdaş uygarlık düzeyi’ (s. 253) ile Batılılaşma aynı şey değildir. Miladi takvime geçişi, şapkayı veya Pazar gününün tatil ilan edilmesini İran’daki kravat yasağı veya Hicri takvim uygulamasıyla kıyaslarsak konunun ne kadar anlamsız olduğu görülecektir. Kemalistlerin İslam Cumhuriyeti veya bugün demokrasiden palazlanan tarikatlar ve diğer sevimli kurumlara gayrimüslimlere ayrıcalık tanıyacak liberal devlet kurması beklenemezdi. Burada Laiklik ilkesinin Batılılaşma bağlamında yorumlanması bence basit kavram karmaşasıdır. İslam dini ile Hıristiyanlığı laiklik kapsamında ele alma önerisi de pek zeki bir çözüm değildir (s. 255). İslam kültürünün tasfiyesine çok üzülen (s. 260) yazara göre, Batı müziğinin radyoda zorunlu kılınması da İslami kültüre karşı uygulamadır (s. 261). Ama Nişanyan’ın kurnazlık yapmasına gerek yoktur, çünkü ‘İslam kültürünü reddetmek Batılılaşmak’ değil, modernleşmektir. Nasır, Mao, Brejnev, Enver Hoca gibi liderlerin örnek alınmasına gelince (s. 262) bunlar Kemalistlerin tek örnek olmadıklarını gösterir sadece. Matbaanın gecikmesi neyin göstergesidir bilmem ama Tanzimat öncesi Osmanlının bu kitapta ele alınması manasızdır ve sadece hacmi şişiriyor. 263. sayfadaki tablo da tam bir komedidir. Çelik sanayisi, Batı’dan 83 yıl sonra kurulabilmişse bunun sadece 16 yılı Kemalist rejimin payına düşer ve dolayısıyla Nişanyan’ın çok övdüğü Osmanlı devletinin 1856 – 1908 arasında 52 yıl bu sanayiyi kuramadığı sonucu çıkıyor. Bu tablodaki diğer örneklerden de (asma köprü, balistik füze, nükleer santral) ciddiye alınacak sonuçlara varılamaz. Yeniliklere direnenlere gelince asma köprüye karşı çıkan Kemalistleri Patrona Halil’e benzetmek (s. 266) de gerçekten eğlencelidir. Yazar için Jön Türk ve Cumhuriyet kadroları pek farklı değildirler (s. 267 - 268), fakat bunların Osmanlı elit tabakasından daha Batılı olup olmadığı sorusu da anlamsızdır. Genç Türklerden daha ‘Batılı’ olan Osmanlı elit tabakası, ‘Batılı dünya görüşüne’ daha açık, yıllarca Avrupa’da bulunmuş Osmanlı ricali ve sadrazamları (s. 271), 2. Meşrutiyet’i önleyememişlerdir, ‘Batı görgüsü’ onları kurtaramamıştır ve asıl mesele de budur. Asker kökenli, taşralı (yerli), deneyimsiz grup, devlet kurabilmiş, Batılı Osmanlı elit de avucunu yalamıştır. ‘Avrupa görmüş’ Rıza Nur’un (s. 271) ne kadar Batılı olduğu da anılarından bellidir zaten. Artık ucuz bir polemik seviyesine düşmüş laiklik konusunda Nişanyan’ın engin Batı bilgisi çok etkileyicidir ama acemice benzerlik arayışı sayılır (s. 275 -279). Çünkü konu, İslam ve Ortadoğu olunca Ortodoksluk hariç, Batı örnekleri laiklik açısından beş para etmez ve dolayısıyla Fransa ve ABD örnekleriyle kıyaslama bazında 36. soruya verilen cevabın manasızlığı da buradan kaynaklanır. Mübadeleyle gönderilmiş Rum nüfusla, Laiklik konusu arasında doğrudan bağ kuran (s. 288) yazar gülünç duruma düşüyor. Azınlık gayrimüslimlere gelince, Lozan mantığı farklı bir konudur ve bunu laiklik ilkesi kapsamında değerlendirmek sonuç vermez. Devletin din tesis ettiğine dair iddia ise (s. 292) aslında devletin din üzerinde uyguladığı sıkı kontrolle ilgilidir. Bunun gerekçeleri antidemokratiktir fakat Ortadoğu’da daha demokratik ve daha Batılı bir çözüm öneren görülmemiştir. Klasik Osmanlı devletinin teokratik olup olmadığı husus, bu kitabın konusu değildir ve yersizdir (s. 294 - 295). Bu bölümde sorunun cevabı da verilememiştir zira İslam söz konusuysa, Batı’nın teokrasi kavramı kullanılamaz çünkü uzmanlara göre, arada çok büyük fark vardır. Hiçbir ciddi tarihçi, Hıristiyanlığı referans alarak Ortadoğu despotizmini yorumlayamaz. Şeriat konusunda bilinenleri tekrarlayan Nişanyan, şeriatın hukuken işe yarmadığını kendisi itiraf etmektedir. Şeriatın ‘katı, baskıcı, dar, otoriter, hatta totaliter bir hukuk öğretisi’ (s. 300) olup olmadığı Nişanyan’ın sorunudur ve burada tartışmaya bile gerek yoktur. ‘Memlekette işe yarar bir hukuk sistemi kalmamışsa’, Osmanlı devletinin teokrasiyle ilişkisi de iyice anlaşılıyor. (s. 300) Ardından din üzerine yapılan felsefi teorik yorumlar kitabın konusuyla ilgili değildir ve var olan bunca literatüre kıyasla amatörcedir. Son dönemlerde Osmanlı devletinde dinin kısıtlayıcı rolü (s. 303) ise bizzat irticadır işte. Osmanlı devletinde dinin özgürlük ve adalet unsuru olmadığını, dolayısıyla nasıl bir ‘baskı ve istibdat unsuru’ olduğunu, çok övülen (s. 306) tarikatların hürriyete katkısını bildiğimiz için, Şark despotizmiyle din arasındaki ilişkiye dair bu kısımda yer alan ‘derin’ tespitleri de sosyologlara bırakalım. Osmanlı’da Türklerin horlanması ve buradan hareketle teori üretmek de laf ebeliğidir (s. 310). Sadrazamların Türk kökenli olmaları, gayrimüslimlerin ayrıcalıklarını önlememiştir ve Nişanyan boşuna laf üretiyor. Osmanlı devletinin niye Hindistan ve Çin uygarlığı gibi olmadığı (s. 310) ve niye çöktüğü sır falan değil ama bu ‘çağdaş dünyaya benzer ulusal sentez’ (s. 311) ifadesi çok orijinal ve anlamlıdır. ‘Ortak, toplumsal bünyesinden Arap’ı, Ermeni’yi, Arnavut’u ve Rum’u tasfiye etmekle Osmanlı – Türk toplumu ne kazanmıştır?’ (s. 311) sorusu epeyce hezeyandır. Balkan devletlerinin bağımsızlığı, her halde tasfiye sonucudur! Yunan devleti de her halde tasfiye sonucuydu! Arap dünyasını, Osmanlı – Türk toplumunun tasfiye ettiği de her halde yeni bir keşiftir. Acaba Ermeniler, ‘çağdaş dünyaya benzer ulusal sentez’ yerine, niye ayrılmak istiyorlardı? Demek 21 Arap devleti, Nişanyan kadar sentezden anlamıyor, demek Balkanlar’daki bunca devlet, Hindistan ve Çin örneğini görmemiş. Çok yazık! Atatürk milliyetçiliği (s. 312, s. 318 - 325), burada uyduruk bir kavramdır (H.Uluç’a yapılan atıf da çok keyfidir), ilgili sorular da yıllardır tartışılan ve iyi bilinen meseledir. Bu bağlamda T.C. ve Amerika’yı mukayese etmek tam bir komedidir (s. 316). Irkçılığa gelince, milli burjuvazinin cüce olduğu bu coğrafyada ne geleneği, ne politik temeli, ne ideolojik zemini ne de sosyokültürel tabanı vardır. Orta Asya ırkçılığı da (s. 334) Nişanyan’ın rüyalarına giren kabustur ve onun ‘Atatürk milliyetçiliği’ yorumu da (s. 335 - 342) Türkçülük ideolojisinin etkisiz kaldığını gösterir. Türklerin Turan’dan mı yoksa Orion’dan mı geldikleri konusu da (s. 343- 354) Afet İnan üzerinden tartışılıyorsa Türkoloji ölmüştür demektir. Nişanyan da bilmelidir ki Türklerin Orta Asya kökeni konusunda en önemli katkı Macar ve Rus Türkologlarına aitti. F. Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1919) eseriyse Orta Asya ile kültürel bağları ortaya koyan temel kitaplardan biridir. Ama zaten yazarın bu konuda acemi olduğu yazdıklarından bellidir. 12. yüzyılda yerli nüfusun 5 - 15 milyon olduğunu (fark 10 milyon) belirtirken Anadolu’ya gelen Oğuz Türkmenlerinin nüfusunu yaklaşık 1 milyon kabul eden Yınanc’a tepkisi gülünçtür (s. 345). Osmanlı padişahları, sadrazamları, komutanları ve yöneticilerinin melezliğini vurgulayan Nişanyan (s. 348), halbuki Türklerin horlanmadığını belirtirken (s. 309 - 310) Osmanlı elit kısmının Türk olduğunu vurgulamaktadır. Eskiçağ ve Ortaçağ tarihini Nişnayan’la tartışmak ise boşuna zaman harcamak olacaktır. Yunus Emere ‘minör edipse’ (s. 351) geriye aynı sayfada sıralanan Batılı dehalara hayran olmaktan başka yol da kalmıyor. Tahles’in ve Aziz Paul’un konuyla bağlantısı da fantastiktir. (s. 351). Oysa kitaptan çıkan genel sonuç, Türkiye tarihinin 1908’de başladığıdır. Üstelik Homeros’un torunu olmasıyla övünen Osmanlı zevatı da pek bilinmiyor. Saçma Avrupa merkezciliği kokan ‘Uygar ve Batılı ulus’ demagojisini de bir tarafa atalım (s. 351), çünkü toplumun Hunlarda veya Helenlerde ya da Arilerde yahut tarihin derinliklerinde bir dayanak araması geleneği, Türklerin buluşu değildir ve uygar Batıda çıkmış bir hastalıktır. İslamiyet’in neye engel olup olmadığı husus ise öylesine açık bir meseledir ki onun, ‘hidayetten önceki Anadolulu atalarının olumlu yönlerini keşfetmesi teorik olarak’ sıfırdır. Aleviliği bile içine sindiremeyen, Aya Sofya’yı cami olarak kullanılmasını isteyen zihniyetin ‘insanlık tarihinin en önemli kentlerinden birini kuran Konstantin’i’ ata kabul etmesi, teorik olarak sadece Nişanyan’ın kafasında mümkündür. Milli Mücadelede İslam faktörünün başat rolünden bahseden yazarın, kitabın genelindeki İslamiyet sempatisi ise pek tutarlı görünmüyor. ‘Rum ve Ermeni uygarlığı’ ifadesi (s. 352), de tam cahilliktir, çünkü Antik Yunan, Roma ve Bizans uygarlıkları vardır, bunları inkar eden de yoktur, Hıristiyanlıkla sınırlı Ermeni kültürü ise hiçbir zaman uygarlık boyutuna ulaşamamıştır. Yoksa Gürcü, Süryani, Slav, Azeri, Çerkez, Pontus, Tatar vb uygarlıkları gibi liste çıkarmak gerekir. Ahtamar ölçü olsaydı Semerkand’daki yapıları bakarak Özbek uygarlığından, Selçuklu mimarisine bakarak da Türkmen uygarlığından, Krakov’daki kiliselere bakarak Leh uygarlığından dem vurmak gerekirdi. Doğu Sorunu, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı hakkında ise öylesine bol literatür var ki Nişanyan’ın amatör yorumlarla kitabın hacmini büyütmesine hiç gerek yoktu. Sevr’in Milli Mücadeleye tepki olmasına dair orijinal yorumsa tarih yazıcılığına büyük bir katkıdır. Sevr’in ne kadar tutarsız, hesapsız ve yanlış tepki olduğu da ‘Yanlış Cumhuriyetin’ kurulmuş olmasından bellidir. Yazarın dahi mantığına göre, Sevr’in olmaması için Milli Mücadele yapılmamalıydı. Aynı mantığa göre, bu kitap da yazılmamalıydı. Yazarın doğruları ve dile getirdiği gerçekler, yüzlerle başka doğruları ve gerçekleri ortadan kaldıramaz ve tablonun bütünü, Nişanyan’ın gördüğünden oldukça farklıdır. Eskiden Marks hayranı iken şimdi liberal Batı hayranı olan yazar, kendi beynini, tarihte neyin yanlış, neyin doğru olduğuna karar veren merci sayıyorsa bu, onun sorunudur.
|


