| Soyum sopum sobe |
|
O karanlık yıllar Avrupa`yı kasıp kavururken ırkçılık Türkiye`yi de etkiledi. Zaten bu ittihatçıların etnik temizliğiyle; yani vatan, nüfus ve harita mühendisliğiyle tesis edilmiş bir devletin kuruluş senedine hiç de aykırı değildi. O yıllar her şey Türkleştiriliyordu. Bu yüzden Cumhuriyetin ilk yıllarında, devrin küresel konjonktürüne ve devletin kodlarına uygun olarak ırkçılık aleni ve resmî bir prensipti. Devlet memurluğu, askerlik gibi mesleklerin ön koşulu Türk ırkına mensup olmaktı. Misal, 2 Temmuz 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan Askerî Veteriner Okulu`na müracaat koşullarının ilk maddesinde `Türkiye Cumhuriyeti tebaasından ve Türk ırkından olmak` yazıyordu. Yine 13 Temmuz 1943 tarihli Tasvir-i Efkâr`da Maden Tetkik Arama Enstitüsü`ne kabul şartlarının birincisi Türk ırkından olmayı gerektiriyordu. Böylece memleketin kutsal kömürlerine gayrıtürklerin eli değmeyecekti. Temizlik ırktan gelir! Buradaki Türk ırkı vurgusu kuvvetle muhtemel ve pratikte Rum, Ermeni, Yahudi azınlıkları dışarıda bırakıyordu. Zaten 1915`te başlayan süreç, 1934 Trakya olayları, Yirmi kura ihtiyatlar olayı, varlık vergisi, 6-7 Eylül katliamları ve 1964 Rum sürgünü ile tamama eriyor; memleket `büyük bir tehlikeden` kurtuluyordu. Bütün bu operasyonların yanında devlet bir de Dersim katliamına imza attı. Doğu Anadolu`Türkleşti`. Sabiha Gökçen bu şehri bombaladıktan sonra Cumhuriyet gazetesi, Dersim`e medeniyet geldi diye manşet atmıştı. Dersim ismi haritadan silindi ama Gökçen`in ismi havalimanında yaşıyor. Aslında bu büyük ırkçı saldırılara gitmeden de o küçük detaylarda [devrin iş ilanlarında] ırkçılığın izini sürmek mümkündür. Çünkü büyük acıların özrü dilense, bedeli ödense bile küçük ayrıntılardaki tehlike evrilerek, derinleşerek hatta rafineri bir şekilde devam ediyor. Irkçılık ölmedi 27 Mayıs ile birlikte bu şart, `Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak` şeklinde `düzeltildi`. Ama pratikte eski usûl, çeşitlenerek ırktan başka kriterleri de kapsayacak şekilde devam etti, günümüze kadar. 30`ların, 40`ların tartışmaları ırk eksenliydi. Sonraki dönemlerde Türkiye mezhep farklılıklarını `keşfedince` devlet yazılı olmayan töresine göre Alevileri; ideolojik kamplaşma dönemlerinde solcuları dışladı. 12 Eylül ile birlikte baskı ve yasaklar `kronik iç düşman` Kürtler üzerine yoğunlaştı. 28 Şubat sürecinde ise İslamcılar bir nefret objesi olarak görüldüler. Medya, ordu ve `Beyaz Türk` sekülarizminin müşterek performansı doğrusu görülmeye değerdi. Devletlerin, yüce ideal olarak görmeyi terk ettiği ırkçılık, ülkemizde tüzüklerin satır aralarında, kanun hükmünde kararnamelerde, çalıyı dolaşan cümlelerde, yazısız devlet törelerinde yaşaya dursun, toplumun ırkçılıkla imtihanı da henüz hesaplaşılmamış bir noktada seyrediyor. Günlük hayatımızın tanziminde payı olan her şeyde bir şekilde karşımıza çıkıyor. Savaş yüzünden Hakkâri`den kaçıp gelmiş komşumuza burun kıvırırken, pazarda alışveriş ederken, okulda çocuğun sıra arkadaşını seçerken, `Alevî ama iyi insan`, `Kürt ama tanısan seversin` derken buluyoruz kendimizi. Kendini `kültür dışı` tutan ve mitolojik bir noktada gören; ırkçılık fragmanlarını teşhir eden nice entelektüel figürü de, gündelik hayatında, kapıcısına fırça atarken, şoförünü terslerken, garsonu patronuna ispiyonlarken görebiliyoruz. Yani sınıfsal konumunu hiyerarşi içinde üstte konumlarken... Bütün bu kendi gibi olmayana duyulan şüphenin, ona karşı geliştirilen dilin, kendini ötekinden farklı [ve şüphesiz üstte] görme gayretinin kültürel ve politik iklim ile birlikte dönüşerek araziye uyması da ayrıca bir tehlike tabii. İncelen, hoyratlıktan uzaklaşan ama sinsileşip süren ırkçılıklar... Otu çek köküne bak İnsanlar, özellikle evlenirken çeşitli kriter motorlarını çalıştırırlar. Kavim, mezhep, hemşehricilik hatta ve maalesef akraba evlilikleri [Buradaki `maalesef`i bile antropolojik doğruculuk adına sorunlu görebiliriz; bunu yapanları kınayan bir hüküm bu ve eleştiriye açık.] Bu, karşılıklı rızanın ve toplumsal mutabakatın neticesinde gerçekleştiği için aslında en masum ve zararsız soyculuk gayreti. Temelinde `tanıdıklar daha iyi anlaşır` gibi korunaklı bir kabul yatıyor. Atalar bunu `otu çek köküne bak` diye özetlemiş. Ancak ataların bu sözü, evlilikten çıkıp `makbul insanın ön şartı`na evrilmiş durumda. Irkçılıktan yola çıkıp, günlük hayat içinde kibarlaşan, insanlığın gerçekleri ile tanışıp bu kötü alışkanlıklarını terk edenler olduğu gibi, bunu [daha az tehlikeli olmayan] başka bir `merak`a taşıyanlar da var elbette: Soy sopçular. Bunların bir kısmı kendi soy sopları ile ilgilenirken bir kısmı başkalarının soyuyla ilgilenir. Bu ilgi günümüzde başlı başına bir sektördür. `O Kürt, bu kripto Yahudi, şu Ermeni kökenli, falancanın annesi Hıristiyan` ile başlayan cümlelerle toplumsal ve siyasal analizler yapılır. Adetâ devletler yeniden kurulur. Soy sopçuluk sanılanın aksine feodal çağlardan kalma; kabile, aşiret ve sülaleler arası ilişkilerle sınırlı değil. Bunlarla birlikte günümüzün meselesi: Modern bir hastalık. Komploculuk tarihi Bu soy sopçuluğun temelinde ortak kimlikli pazarlar yaratmaktan tutun sayısız sebep vardır. Bir mekânı (mahalle, şehir, ülke) ve bir zaman dilimini ait olduğu grubun mülkiyeti olarak görmekle başlar. Bu psikolojik saplantı `öteki`ni, sahiplenilen mekân ve zamanda etkisizleştirmeye, soyutlamaya ve hatta buradan sürmeye kadar gider. Son çare toptan yok etmek da olabilir. Bunun için `öteki`nin tespiti gerekir. Türkiye`de bunun sayısız güncel örneği vardır. En popüleri ise Yahudilik ve sabetaycılıktır. Devletin resmî tarih ile sakatladığı dimağlar, alternatif tarih yazarsa böyle olur. Yakın tarihi etnik yapıların komploları olarak anlayan ve yazan, etnik kökeni bir tür `açıklayan` olarak gören bu kültüralist anlayışın yazdığı tarih, resmî olana karşı tepkinin zalim bir sonucudur. 40`larda, 50`lerde Cevat Rifat Atilhan, 80`lerde soy sop yerine şecere kavramını kullanan Yesevizade müstearını kullanan Alpaslan Aslan, 90`larda Harun Yahya ve günümüzde `Soner Yalçın Küçük`ün metinleri kabasından incesine doğru sıralanarak aynı türküyü söylemektedirler: Beynelmilel Yahudiler`den sabetaycılığa, belli bir etnik bilinçle dünyayı ve Türkiye`yi yöneten insanlar. Bu listeye azınlık vakıflarına olan tepkileri itibariyle Oktay Sinanoğlu`nu, Doğu Perinçek`i; Kürtlere karşı korkunç yaklaşımları yüzünden Türk Solu dergisini de ekleyebiliriz. Ve bu liste uzar gider. Türklerin tarih felsefesi Şerif Mardin, `komplo teorileri Türklerin tarih felsefesidir` der. Türkiye`de soy sopçuluğun hikâyesi de dönüp dolaşıp burada düğümlenir. Soy sopçuluk, komplo teorilerinden beslenen ve yeni teoriler üreten bir `bilgi alanı`dır. Kolaya kaçmanın, çürümenin, çöküşün, tarihsel hataların sorumluluğunu yükleyecek düşmanı yaratıp ona dehşetli bir geçmiş inşa etmenin diğer adıdır. Bundan nasibini almayan toplum yok gibidir. Ve her toplumun sembolleri bu komplolar için bereketli birer malzemedir. Bu sembollerden Selânik, kolektif hafızamızda kabaca iki gerçeğe tekabül ediyor. Atatürk`ün doğduğu şehir ve `sabetaycılığın başkenti`. Tablo bu olunca fesat mekanizması boş durmuyor. Birçok muhafazakâr yazarın açıkça, Soner Yalçın`ın imâ ederek dile getirdiği bu hikâye, Atatürk üzerine yapılacak eleştirilerin temeline yerleştiriliyor. Kemalizmin, 30`larda dünyadan izole olmadan hatta entegre olarak gerçekleştirdiği inkılâplar ve tasarladığı toplumsal modelin ve kültürün arkasında ekonomi-politik nedenler aramak yerine bunları Atatürk`ün şeceresi ile açıklamak nereden bakarsak bakalım zalimliktir. Üstelik Balkanlarda bir de anlamsız bir sahiplenme eğilimi vardır. Bazı Arnavutlar, Atatürk`ü kendilerinden bilirken, başarılarının arkasında Arnavut kanı olduğunu iddia ederler. Atatürk`ün soy ağacı Sorun burada bitmiyor. TSK`nın da müdahil olduğu bir süreç bu. Genelkurmayımız, Atamızın[Allah korusun] başka bir etnik kökenden geldiği iddiaları ve ihtimaline karşı şanlı bir soy ağacı çıkarmıştır. Altında bir albayın imzası bulunan bu soy ağacı ile Atatürk`ün soyu Konya ve Aydınlı Yörük Türkmenlere dayandırılır. Böylece nesebi Misak-ı Millî içinde kalan Paşa`nın Türklüğü şaibe altında kalmaz. Evet, 21. yüzyılda bununla ilgilenen insanlar var: Atatürk`ün Türk olmadığın ispatlamak için uğraşanlara karşı, boş ver önemli değil deyip soy ağacı çıkaranlar. Türkiye`yi gazete kâğıtları, kitap-mecmua sayfaları, internet siteleri, soy ağaçları üzerinden kan laboratuarına çevirenler... Başkasının soyuyla bu kadar ilgili olanların kendileriyle ilgili de çabaları olacak elbet. İmparatorluk mirası üzerinde yaşayan ve 72 milletin gelip geçtiği, konup göçtüğü bu ülkede Türklüğün ipine tutunmak da çok kolay. Kendinize bir aile mitolojisi yazarsınız olur biter. Soner Yalçın gibiler, şehrinizin kadı sicillerine, nüfus kayıtlarına bakmadıktan sonra sorun olmaz. Türklüğe tutunma... Türklüğün bir kimlik avantajı sağladığı doğru. Her ne kadar açlığa, işsizliğe, yoksulluğa karşı bir panzehir, bir avantaj sunmasa da on yıllardır toplumun, bürokrasinin o gözle görülmez ilişkilerin dayattığı `gerçeğe` râm olan bireyler, bir ucundan Türklüğe tutunma gayretindeler. Bilhassa her yöreden göçmenlerin Türklükte yarışması aslında tam bir dram. Buna onları mecbur bırakan toplumsal baskının kodlarını çözmek gerekiyor. Bütün bunların yanında bu meseleye basit bir merakla yaklaşanlar da var. Son yıllarda Batıdaki jenealoji [soybilim] sitelerinin yerli versiyonları ortaya çıktı. Soy sop, şecere, kütük siteleri hızla yayılıyor. İnsanlar soylarının peşine düşüyor. Bu ilkel dürtünün, modern bir merak ve giderek hastalık olarak yayılmasının temelinde de sanırım ırkçılık ve milliyetçilikten başlayıp, zenofobiyle [yabancı düşmanlığı] devam eden, oradan kimlik siyasetlerine giden bir çizgi var. Ben kimim sorusunun cevabını etnisitede arayanların kaybolduğu ve kendini ötekilerin [düşmanların] üzerinden tanımladığı bir çizgi. Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir |


