| Civaoğlu ve Osmanlı Padişahları |
|
Toplum mühendislerinin tuzakları Çeşitli kanaatleri toplumda yaygınlaştırmak isteyen toplum mühendislerinin ciddi tuzakları vardır. Çoğu zaman entelektüeller bile bu tuzakların farkında olmaz ve onlara alet olurlar. Toplum mühendisi, bir fikri savunuyorsa bu; onun o şeyi inanarak söylediği anlamına gelmez. Masonların işlerine akıl sır erdirmek öyle kolay değildir. Toplum mühendisleri asla mert bir şekilde konuşmazlar. Ortaya çok acayip bir söz atıp sonra o sözün nasıl da amacına ulaştığını seyrederler. Amerika`nın eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger`i hatırlatmak isterim. Bu isim dünyadaki kanaatler üzerinde ciddi düzeyde etkisi olan birisidir. Bu ve benzeri birçok isim vardır. Aklı başında olan entelektüeller bu isimlerin tuzaklarına düşmez ve onların çizdiği raylar üzerinde düşüncelerine biçim vermezler. Oysa ne yazık ki bizdekiler bu tür tuzakların farkına varamadan çeşitli isimlerin görüşlerine tepkisel cevaplar yetiştirmeye çalışıyorlar. Kimileri ise bunu kendilerine entelektüel süsü vermek için yapıyorlar. Hüseyin Hatemi bu çarpık durumu şöyle ifade eder: `Temelde anlaşılamadıkça `dostlar bizi de aydınlar alışverişinde görsün!` diye birbirimize Huntington, Feierabend, Hayek vs. gibi isimlerle dolu yazıları karşılıklı pazarlamamızın ne yararı olur ki?` (Ahlak ne olsa gerektir? Köprü dergisi, Yaz 2001) Toplum mühendislerinin sözleri Siyonizm hizmetkârı olan medya tarafından bir şekilde gündemde tutulur. Sonra muhtemelen o sözler toplumda tartışılmaya başlanılır ve toplum istenilen noktaya böylece getirilir. Siz de toplum mühendisi olmayı ve böylece sözlerinizin medyada yankılanmasını düşlüyorsanız, Siyonizm ile aranızın iyi olması gerekir. Faraza Bilderberg toplantılarına katılarak zeytin dalı uzatabilirsiniz. Tabi önce o toplantılara çağrılmayı hak edecek bir şeyler yapmalısınız. Sonra da istediğiniz gibi fikirleriniz medyada yankı bulacaktır. O zaman, medyada hazırlanmış güzel bir yeriniz mutlaka olacaktır. Bunları yapmamışsanız `Erbakan gibi geldi, Demirel oldu` gibi sözler söyleseniz bile hiç kimse bu sözlerinizi dinlemez ve tartışmaz.   Toplum mühendisleri psikoloji ve sosyolojiyi kullanırlar Toplum mühendisleri insan psikolojisini, en ufak zaaflarına kadar bilirler ve sosyolojinin de bütün imkânlarını sonuna kadar kullanarak çeşitli tuzaklar kurarlar. Mesela `tepkisellik` insanın en büyük psikolojik zaaflarından bir tanesidir. Toplum mühendisleri insanların bu zaafını gayet iyi kullanırlar. Örneğin Huntington`un `Medeniyetler Çatışması` adlı tezi bugün dünyanın her tarafında hararetle tartışılır. İlim adamları bir araya gelir ve bu adamın sözlerini eleştirirler. Mesela ülkemizde yapılan Abant toplantısında bu konu uzun uzadıya tartışıldı ve bu tartışmalar `Medeniyetler arası diyalog` adı altında kitaplaştırıldı. Bu kitapta Huntington ismi ile birçok yerde karşılaşılır. Peki, sizce Huntington`un bu tezi çok mu ciddi bir tez olduğu için dünyada bu kadar tartışılıyor? Yoksa toplum mühendislerini finanse edenler mi bu tezin her yerde tartışılmasını sağlıyor? Neden çok kaliteli tezler bu kadar çok tartışılmıyor da medeniyetlerin çatıştığını iddia eden bu tez çok tartışılıyor? Hemen söyleyelim; birileri Müslümanları `medeniyetler arası diyalog` fikrine getirmeye çalışıyor. Çünkü iddia ve dava sahibi bir İslam medeniyetinin mensuplarını pasivize etmenin en güzel yolu, İslam medeniyetinin Batı medeniyetiyle olan farklılıklarını törpülemektir. Faraza İslam medeniyetinin kültürel köklerinde olmayan `demokrasi` gibi batılı kavramları Müslümanlara kabul ettirebilmişseniz, bunda batılılarla olan farklılıklarımızın görmezden gelinmesi tutumunun çok büyük bir rolü vardır. Nitekim Abant platformlarında `demokrasi` konusu da tartışılmış ve demokrasinin İslam`la bağdaştığı sonucuna varılmıştır. Biz onların istediği noktaya kuzu kuzu gelmişsek demek ki burada bir toplum mühendisliği başarısı söz konusudur. Şimdi şu soruyu sormak istiyorum: Neden biz `Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti` adlı kitabında; temeline `Allah`ı değil `insan`ı alan anlayışların ürettiği diğer kavramlar gibi `demokrasi`nin de bizim kültür köklerimizde olmadığını ve İslam`la bağdaşmadığını söyleyen Rasim Özdenören`i değil de Huntington gibi adamları ciddiye alıp onlara karşı tepkisel tezler öne sürüyoruz? Bunun cevabı ortadadır. Çünkü biz böyle yaparak bir şekilde onların bizi görmek istediği yere geliyoruz. İslam`ın demokrasi ile bağdaştığını `İslam demokrasi ile bağdaşmaz` diye diye bize söyletmediler mi? Aynı mahfiller bize `siz barbarsınız, sizde hoşgörü yok` diye diye sonunda bizi Irak ve Afganistan zulmünün orta yerinde `hoşgörü savunucusu` yaptılar. Tepkisel bir şekilde her yerde hoşgörüden bahsetmiyor muyuz? Sanki katliamları yapan ve hoşgörü yoksunu bizmişiz gibi bir savunma hali ile... Aslında burada belki yeri olmayabilir ama bunları söylerken ezbere konuşmadığımızı da ispat etmemiz gerekir. Bunun ispatı mahiyetinde sizlere Abant Toplantısından bir kesit aktarmak isterim. Mehmet Ali Kılıçbay şu cümlesiyle `ağ`ını salar: `Hiç bir zaman, hiçbir din demokratik değildir. Yani yapısı gereği olamaz, çünkü totaldir.` (Abant Platformu, Demokratik Hukuk Devleti, s. 127) Ağa yakalanan bu sefer Mustafa İslamoğlu olur ve ona şöyle cevap verir: `Bağışlasınlar bu noktada `din demokrat olmaz` önermesi, `dindar olacaksanız demokrat olmazsınız; demokrat olacaksanız, imanınızı bir yana bırakacaksınız` gibi bir sonuç getirir. Ben imanı neden bir yana atayım? İmanımı bana bir yana bıraktıracak herhangi bir yöntem var mı? İmanla demokrasiyi karşı karşıya getirmek aslında anolojik olarak yanlış.` (A.g.e., s.130, 131) Yani böylece demokrasinin dinle bağdaştığını söylemiş olur. Bunun üzerine son noktayı koymak `Mutlak bir örtüşmeden ziyade, demokrasi ile din arasında ciddi bir mücadelenin olmayacağı sonucuna varabiliriz` diyerek Mehmet S. Aydın`a düşer. (a.g.e, s. 157) Neticede istenilen söylenmiş ve her iki taraf da evine mutlu bir şekilde gitmiş olurlar. Böylece İslam`da demokrasi diye bir şeyin olduğu görüşü İslam dünyasında yaygınlaşmaya devam eder. Rasim Özdenören`in görüşleri ise ne de olsa hariçten gazel okumak olarak algılanır. Toplum mühendislerinin faaliyet tarzı konusundaki bu hatırlatmaları yaptıktan sonra şimdi gelelim Güneri Civaoğlu`nun son günlerdeki sözlerini ne amaçla söylüyor olabileceği üzerine düşünmeye... Güneri Civaoğlu`nu nasıl bilirsiniz? `Civaoğlu`nu nasıl bilirdiniz?` diye sorsalar nasıl bir cevap verirdiniz? Açıkçası ben şöyle bir cevap verirdim: Bana bizden biri gibi gelmiyor. Ne bileyim; oturması kalkması, giyinmesi, konuşması, sürekli şarap bahislerini açması bize çok yabancı olan bir kültürden geldiğini gösteriyor. Zihnimde onu hep kokteyllerde elindeki kadehiyle hatırlıyorum. Zaten bütün yazılarıyla İslam kültür ve medeniyetini benimsemeyen birisi olduğunu belli ediyor. Aynı zamanda onun çok zeki ve kurnaz birisi olduğunu da düşünüyorum. Son iddiaları da bu görüşümü doğruluyor: Civaoğlu Osmanlı padişahlarının alevi olduğunu iddia eder. Bu iddiasını bir yazısında şöyle dile getirir: `Yavuz Sultan Selim`e kadar Osmanlı padişahları Aleviydi. Yavuz, Mısır`ı zapt ettikten sonra halife olarak döndü ve Osmanoğulları hanedanı Sünniliğe geçti.` Sizce bu sözleri söylerken Civaoğlu inanarak mı söylüyor? Ben öyle düşünmüyorum. Tam tersi İslamî kesimin bu sözlere karşı tepkisel bir cevap vermesini bekliyor. İslamî kesimden duymak istediği bazı şeyler var. Neyi duymak istiyor olabilir? Hangi kanaati toplumda yaymak istiyordur dersiniz? İşte burası çok önemli... Osmanlı padişahlarının Alevi olmadığı, Alevi ve Sünni herkesin bildiği bir gerçektir. Bu iddiayı doğrulayacak herhangi bir ciddi kaynak da yoktur. Tam tersi Osmanlı hanedanının Sünni olduğu birçok kaynakta zikredilmiştir. Aslında Civaoğlu da Osmanlı`nın Sünni olduğunu çok iyi biliyor. Ama o bir kanaatin toplumda yaygınlaşması için tam anlamıyla bir entelektüel tuzak inşa ediyor. Civaoğlu bizim Osmanlı padişahlarının alevi olmadığını ispat etmemizi ve bu ispatı yaparken de bizlerin Osmanlı padişahlarının Alevileri hiç sevmediğini ve sürekli onlara katliam yaptığını, dolayısı ile de Alevi olmadıklarını söylememizi bekliyor. Yani Osmanlı medeniyetinin hakikaten de batılı ağabeylerinin dediği gibi `barbar` bir medeniyet olduğu görüşünü yaymaya çalışıyor. Böylece bizim köklerimizle olan bağlarımızın gevşeyeceğini düşünüyor. Civaoğlu`nu tanıyanlar onun Kissinger tarzı çalıştığını gayet iyi bilirler. Bu bir toplumu modernleştirme ve sekülerleştirme çalışmasıdır. Toplum eğer İslam`ın sancaktarı olan ecdadını reddederse ancak o zaman adam akıllı batılılaşabilir. Tahmini olarak söylüyorum, Osmanlı`nın barbar olduğu tezi yakında İslamî kesimde de yaygın bir görüş haline gelecektir. Çünkü maalesef bize söylettirmek istediklerini bizden çoğu zaman duyma başarısını sergiliyorlar. Müslümanların yeteri kadar ferasetli olmadığını düşünüyorum. Peki, Civaoğlu`nun amacı sizce sadece bu kadar mıdır? Hayır değil... Hedefte İslam şeriatı vardır. Yani İslam`ın özünde şeriatın olmadığını, dinde sabit kuralların bulunmadığını, şeriatın sonradan Araplardan aparıldığını söylemek istiyor. Bugün bizim bildiğimiz sahih olan İslamî anlayışın Arap geleneğinden alındığı fikrini yaymaya çalıyor. Ona göre Osmanlı hanedanı ve halkı Yavuz`a kadar alevi olduğuna göre, bu suniliğin şeriatı da dine sonradan sokulmuş oluyor. Yani başörtüsü gibi bazı uygulamalar da demek ki ona göre önceden yoktu. Her şey Arap âlimlerinin Osmanlıya getirilmesiyle bozuldu demeye getiriyor. İşte Civaoğlu`nun şu cümlesi buna işaret ediyor: `Yavuz Sultan Selim, Kahire`yi ele geçirdikten sonra, beraberinde El Ezher`den 2 bin ulema getirmişti. Kendini halife ve devletin dininin Sünni-Müslüman olduğunu ilan etmiştir. Böylece Osmanlı, topraklarında Sünnilik, İslam`ın egemen yorumu olarak uygulanır.` Osmanlı padişahları Alevi miydi? Bu iddianın bir tutarlı tarafının olabilmesi için elde çeşitli belgelerin olması gerekir. Kaynaklarda bu yöndeki bir bilgiye ben rastlamadım. Kaldı ki Civaoğlu da bu iddiasını ciddi bir tarihi belgeye dayandırmamıştır. Fakat Yeniçerilerin Bektaşi tarikatına bağlı oldukları bilinmektedir. Basit bir akıl yürütmeyle bu iddiaya cevap vermek ve bu sorunu halletmek mümkündür. Osmanlı hanedanı eğer alevi olsaydı, eğitim sistemini bu temel üzerine kurması gerekirdi. Yani medreselerinde alevi inançları öğretilirdi. Oysa ilk devir Osmanlı medreselerinde Selçuklularda da olduğu gibi ehl-i sünnet mezheplerinden hanefî fıkhı üzerinde dersler verilmiştir. Bilindiği gibi Selçuklu medreselerinin kurulma amacı Şii- Batıni propagandasını etkisiz hale getirmektir. Orhan Bey döneminde İznik`te açılan ilk medreseden tutun da, diğer medreselere kadar bütün hepsinde klasik İslamî ilimler okutulmuş ve Sünnî fıkıh geleneği öğretilmiştir. Mesela İznik`te açılan ilk medresenin ilk müderrisi olan Davud El Kayserî`nin hadis, tefsir, fıkıh ve tasavvuf ilimlerine dair 24 tane eseri vardır. Bunların hepsi Sünni anlayışla yazılmıştır. Ayrıca Davud el Kayserî Mısır`da da bir müddet kalmıştır. Medreselerdeki müderrislerin isimleri bilinmekle beraber onların Sünnî oldukları ve yazdıkları kitapların da Sünni mezhebine uygun oldukları bilinmektedir. Misalen Fatih`e kadar olan dönemde Murad bin İshak, Hacı Paşa adıyla meşhur Celâleddin Hızır, Şeyh Cemâleddin Aksarayî, Taceddin İbrahim, Hüsameddin Tokadî ve Mehmed Kadı-i Manyas gibi âlimler yetişmiştir. Aleviliğe dair bir medrese kaydı elimizde bulunmadığına göre bu iddianın gerçek olması mümkün değildir. Kaldı ki Osmanlı`nın ilk dönemlerinde medreseleri bilhassa padişahlar ve hanedan üyelerinin yaptırdıkları bir vakıadır. Ve bu medreselerin birçoğu da cami ile iç içedir. Çelebi Mehmet`in 1413 yılında yaptırdığı Cami-i Atik medresesi ve II. Murat`ın yaptırdığı Üç Şerefeli medrese isimlerinden de anlaşılacağı gibi cami ile iç içe olarak inşa edilmiştir. Osmanlı`yı Ezher`den gelen âlimler mi Sünnileştirdi? Civaoğlu`nun Ezher`den gelen iki bin ulemanın halkı Sünnileştirdiği iddiası en başta sosyolojik gerçeklerle çelişeceğinden dolayı doğru olamaz. Çünkü büyük bir topluluğun bu şekilde Sünnileşmesi, `biz Aleviydik, şimdi Sünni olalım` demeleri mümkün değildir. Böyle bir şey olsa bile en azında buna dair tarihi kaynakların olması gerekir. İkinci olarak Yavuz döneminde Arapların din anlayışıyla tanışıldığı iddiası tamamen geçersiz bir iddiadır. Çünkü Osmanlı`nın ilk dönemlerindeki müderrislerinin büyük çoğunluğu İslamî ilimleri Arap ülkelerine giderek orada öğrenmişlerdir. Yani ilk olarak onlarla Yavuz döneminde tanışmamışlardır. O dönemde müderrislerin azledilmesi de padişahların yetkisi dâhilindedir. Azledilme suçları ise işe gelmemek ve şer`i kanunlara aykırı beyanlarda bulunmaktır. Medreselerde ders verme şekli Türkçe olmakla birlikte çoğunlukla dini ve Arapça yazılmış eserleri anlama yönünden Arapça üzerinde geniş bir şekilde durulmuştur. Osmanlı`nın ilk dönemlerinde uygulanan hukuk sistemine baktığımızda da aynı sonuca ulaşmamız mümkündür. Zira Sünnî İslam şeriatı Osmanlı hukuk sisteminin temelinde yer almıştır. Tarih boyunca Aleviler siyasi otorite ile sıkı ve organik bir ilişki içinde bulunmadıkları gibi onunla zıt düştükleri hususlar da çok olmuştur. Selçuklular ve Osmanlılar Sünnî İslam anlayışını bir devlet politikası olarak savunmuşlar, Aleviler ise onlarla zaman zaman sürtüşmeler yaşamakla beraber inanç ve geleneklerini bugünlere kadar taşıyabilmişlerdir. Aleviler İslam`ın özünün Alevilik olduğunu söylerken Sünniler ise onların bozulduklarını iddia etmişlerdir. Konumuz bütün bu tartışmaların dışındadır. Alevi kaynaklarında Selçuklu ve Osmanlılar dönemlerinde Alevilerin resmi ideolojiyle aralarının iyi olmadığına dair bilgilere rastlanılır. Bu bilgilerin en çok bilineni Selçuklu zamanındaki göçebe Türkmenler ile devletin arasındaki sürtüşmelerdir. Nitekim devletin kuralcı din anlayışı ile göçebelerin baba ve dedelerinden öğrendiği serbest tarzdaki din anlayışının çeşitli çatışmalara neden olduğu sık rastlanılan tarihi bilgilerdendir. Bazı Türkmen kollarının alevi olduğunu düşündüğümüzde, Selçuklu zamanında Alevilerle resmi din anlayışının ters düştüğünü söyleyebiliriz. Kaldı ki Babai isyanlarının sadece ekonomik nedenlerden olmadığı, inançsal faktörlerin de bunda etkili olduğu görüşü yaygın olan bir görüştür. Şu durumda Selçuklu zamanındaki realite Alevilerin din anlayışıyla resmi olan din anlayışının zaman zaman çatıştığı yönündedir. Aynı durum Osmanlı zamanında da sürmüştür. Selçuklu ve Osmanlı hanedanları şayet Civaoğlu`nun dediği gibi Alevi olmuş olsaydı bütün bu sürtüşmeler yaşanmaz ve bugün de tüm Aleviler Osmanlı`yı ve Selçuklu`yu sahiplenirlerdi. Civaoğlu kimden esinlendi? Civaoğlu`nun konunun uzmanı olmadığını bildiğimizden dolayı bu görüşleri nereden edindiğine dair bir araştırma yapmayı düşündük. Ancak buna mahal kalmadan bir yazısında bu görüşlerin esin kaynağının Cem Vakfı başkanı İzzettin Doğan olduğunu yazdı. Bu görüşlerin benzerlerine eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek`in yazılarında da rastlamak mümkündür. O şöyle der: `Diyorum ki Osmanlı devletinin resmi din yolu Alevi-Bektaşilik idi... Ne zamana kadar mı? Selim Padişahın Şah İsmail`e ve Safeviliğe karşı bir Sünni set inşası ihtiyacını duymasına kadar... Mısır`dan getirilen Eşari-Sünni din bilginleri Osmanlı memleketine dağıtıldı ve halka Eşari-Sünnilik öğretildi.` Zeybek bunu ifade ettikten sonra şöyle de bir hatırlatma yapar. `Osmanlı`nın başlangıcından Yavuz Selim`e kadarki resmi din anlayışı Alevi-Bektaşilik olmakla birlikte bugünkü Alevi-Bektaşilik ile bire bir aynı olduğu sanılmasın.` Bu konuda yapılan ilmî araştırmaları incelediğimizde böyle bir iddiayı doğrulayıcı bir bilgiye rastlamadım. Dolayısıyla bu iddiayı atanların bunun bir tuzak olmadığını ispatlamak için iddialarını doğrulayıcı delil getirmeleri gerekir. Ki ben bilhassa Civaoğlu`nun böyle bir şey yapmayacağını, oltayı attıktan sonra sadece bekleyeceğini düşünüyorum. Aydın BaşarMilli Gazete
|


