|
İnsan veya hayvanlarda ölüme, bitkilerde hasara yol açmak amacıyla kullanılan biyolojik maddeler” şeklinde tanımlanan biyolojik silahların tarihçesi aslında oldukça gerilere gider. Bilinen ilk biyolojik silahın Tatarlar tarafından 1346 yılında Cenevizliler’ e karşı kullanıldığını görüyoruz. Kuşattıkları Ceneviz kalesinin duvarlarının üzerinden hastalık taşıyan ölü sıçanları şehrin üzerine atan Tatarlar sonunda şehri almışlardır. 1700’ lerin ortalarında Amerikan yerlilerine savaş sırasında İngilizler tarafından dağıtılan ve çiçek virüsü taşıyan battaniyeler ise bir çok yerlinin ölümüne sebep olmuştur. Ancak, kimyasal ve biyolojik silah korkusunun toplumların bilinçaltına kazınması I. Dünya Savaşı sırasındaki acı deneyimler sonrası gerçekleşmiştir. I. Dünya Savaşı sonrası biyolojik silah geliştirme çalışmaları oldukça hızlanmış ve bu silahlar II. Dünya Savaşı ‘ nda stratejik bir tehdit olarak ortaya çıkmışlardır.
Nitekim, Japonların “Birim 731” denilen Çin bölgelerinde 1932 yılında gerçekleştirdikleri korkunç biyolojik silah denemelerinde 11 Çin şehrine şarbon, kolera, veba gibi çok çeşitli hastalık etmenleri bulaştırılmış, ve en az 10 bin Çinli bu denemelerde hayatını kaybetmiştir. II. Dünya Savaşı’ nda bu deneyimlerini Mançurya’ da kullanan Japonlar veba bulaştırılmış pireleri Çin birlikleri üzerine salmış, pek çok kendi askeri de bu saldırıdan etkilenmiştir. 1969 yılına kadar ABD ve diğer bir çok ülke hızla biyolojik silah depolarını geliştirmişlerdir. Ancak, aynı yıl Başkan Nixon tarafından diğer ülkelerin hızla artan biyolojik silah geliştirme çabalarını durdurabilmek maksadıyla biyolojik silah programına son verildiği açıklanmıştır. Bunun sonucunda, pek çok ülkenin katılımıyla 1972 yılında “Biyolojik ve zehirli silahlar anlaşması (BWC)” imzalanmıştır. Demir Perde ve NATO ülkeleri arası nükleer silahlanma yarışı içinde biyolojik silahlar gündemden silinmeye başlamıştır. Ancak, bu görüntü içersinde biyolojik silahlar zaman zaman tekrar gündeme gelmiştir. 1974 – 1981 yılları arasında Güneydoğu Asya’ daki çatışmalar sırasında binlerce insan, anlaşmalara rağmen kullanılan ve “sarı yağmur” olarak bilinen “Trichothecene” mikotoksinleri yüzünden yaşamlarını yitirdiler. 1979 yılında Rusya’ nın Sverdlosk kentinde (şimdiki Yekaterinburg) en az 66 kişi Anthrax (şarbon) hastalığından öldü. Sovyet yetkililer her ne kadar zehirli et yenmesinden dolayı ölümlerin gerçekleştiğini ileri sürse de, daha sonra bu olayın BWC anlaşmasına uymayan Sovyet Rusya’ nın bölgedeki biyolojik silah tesisinden sızıntı sonucu gerçekleştiği anlaşıldı.Sonraki yıllarda Irak, şarbon, botilinum toksini ve aflotoksini (Aspergillus cinsi mantarın kanserojen bir toksini) bomba haline getirdi. Körfez savaşı sonrası Irak’ ın ilgili tesisleri Birleşmiş Milletler tarafından imha edildi. Biyolojik silahların terörist gruplarca bilinen ilk kullanımı ise 1984 yılında ırkçı bir örgüt tarafından, ABD’ nin Oregon eyaletindeki restoranlara Salmonella bakterisi ile yapılan saldırıdır. Bu olayda 750 kişi zehirlenmiştir. 1995 yılında Aun Shinrikyo (üstün gerçek) tarikatınca Tokyo Metrosu’ na sarin gazıyla düzenlenen saldırıda şarbon, botulinum toksini ve Q humması etmenleri de kullanılmış, 12 kişi ölmüş, 5500 kişi yaralanmıştır. Aynı tarikatın ve diğer bir çok biyolojik silah geliştirme amacı güden illegal örgüt mensubunun, ölümcül Ebola virüsünün sebep olduğu salgında gizlice Zaire’ ye gittiği tespit edilmiştir. Nihayet, son günlerde ABD ve diğer bir çok ülkedeki çeşitli merkezlere postayla gönderilen toz halindeki şarbon bakterisi kamuoyunun dikkatini tekrar, terörizmin elinde kontrolsüz ve çok tehlikeli bir eylem aracı haline gelen biyolojik silahlara çekmiştir. Sorucevap.com
Bu habere benzer haberler:
|