| T-ü-r-k=K-ü-r-t=ü+t+k+r |
|
Hüsamettin Arslan Prof. Dr. Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi T-ü-r-k = K-ü-r-t= ü+t+k+r! Ne muhteşem bir ses eşitliği. Kimsenin kendi adını kendisi koyma lüksü olmadığına göre, bu adları kim koymuş olabilir? Ne muhteşem bir tesadüf ve ne muhteşem bir ironi! İki otantik halkın tarihsel kaderini bu ses eşitliğinden ne daha iyi anlatabilir! Ve ne muhteşem bir tarihsel şaka! Sessiz harflere bakın: t, k, r; Orta Asya bozkırlarının, İran yaylalarının, Kafkas ve Munzur dağlarının kuru ve keskin iklimi kadar sert. Otantik halklar olarak yüz çizgilerimize ve kişiliklerimize yansımış. Dostoyevski günlüğünde şöyle yazar: `Rus`u kazıyın, altından kesinlikle Kazak çıkar.` Üç aşağı beş yukarı aynı şeyi Türkler ve Kürtler için de söyleyebiliriz. `Kürtler Türk`tür` demek istemiyorum; bu kokuşmuş ifadeyi kullanmak niyetinde değilim; kelimelerin etimolojisinin bugünkü sorunlarımızın çözümüne hiçbir katkısı olamaz; insanlar kendilerini ne sayıyorlarsa odurlar. Dil tasnifi bir icattır Kürt ya da Türk elitlerimiz akşam modernitenin kökler mitolojisiyle yatıyor, sabah kökler mitolojisiyle kalkıyor. Neden etnik kökler de başka kökler değil! Modernitenin ve milliyetçiliğin, ulus devletin doğuşuyla yaşıt bu kökler mitolojisinin tipik ifadesini bulduğu yerlerden biri de `dil`dir. Milliyetçilikler, etnisizmler kendilerini `dil`de, dilin köklerinde temellendirmek isterler. Dünya dillerinin 19. yy`a (milliyetçiliğin, ırkçılığın, ulus devletin şekillendiği yüzyıl) borçlu olduğumuz ve hikmeti sorgulanamaz, günümüzde `evrensel yasa` hükmündeki ünlü dil tasnifi ırkçılığın, etnisizmin ve milliyetçiliğin mührünü taşır: Hint-Avrupa dilleri, Hami-Sami dilleri, Bantu dilleri (Afrika), Çin dili. Buna, palentolojinin ünlü kafatasları sınıflandırması eşlik eder: mezosefal , dolikosefal, brakesefal: beyaz ırk, siyah ırk, sarı ırk. Kafatasçılığın `bilimsel` tasnifi. Unutmamak gerekir ki 19. yy `toplum` kavramını da `ulus` kavramına göre tanımlamıştır. Her sınıflandırma gibi bu sınıflandırmayı da Yahudi ve dahi filozof Ludwig Wittgenstein`ın şu sözüyle anlayabiliriz: `Bir şeyin başka bir şeye benzer olduğu da, fakat aynı zamanda ondan farklı olduğu da apaçık bir hakikattir.` Benzerlikleri ve farklılıkları tesbit eder, sınıflandırırsınız. Her sınıflandırma insan iradesinin ürünüdür. Hiçbir sınıflandırma doğanın ve hayatın kendisinde içkin/mündemiç değildir. İnsanların genetik kodlarında türlerini buyuran hiçbir kod yoktur; sadece insan kodu vardır. Başka birileri başka bir tasnif yapabilir. Bir sınıflandırma olarak Kürt-Türk sınıflandırması da böyledir. Bu durumda sözünü ettiğim, kerameti kendisinden menkul dil sınıflandırmasına karşı çıkabilir ve `ırk, ulus, etnisite, deri rengi, etimolojik kökler gibi` kriterler dışında kriterlerle başka bir sınıflandırma yapma özgürlüğümüz vardır. Diller konuşma gelenekleridir. Dil geleneklerin geleneğidir. Dil genetik kodları taşımaz; `anlamı, manayı,` başka bir söyleyişle değerleri, dünya görüşünü, dünyayı ve kendimizi algılama tarzlarımızı taşır. Dil, ırkçılığı, etnisizmi, ırk temelli milliyetçiliği ve ulusçuluğu reddetmemiz için ne gerekiyorsa içinde taşır. Dilin bizatihi kendi varlığı ırkçılığın reddidir, tescili değil. Diller büyük nehirler gibidir: Sayılamayacak miktarda kollarla, kılcal damarlarla beslenirler; yerüstünde görünen kolları ve yeraltında görünmeyen kolları vardır. Dil tekil, yakpare ve homojen değil, çoğuldur. Hayatın kendisi ne kadar çoğulsa dil de o kadar çoğuldur. Dilimiz kişiliğimiz ve kimliğimizdir; dilimiz ne kadar çoğulsa kişiliğimiz ve kimliğimiz de o kadar çoğuldur. Günümüzün ya da geleceğin dilcilerinin `anlamı` kriter alarak başka bir dünya dilleri tasnifi yapacaklarından eminim. Elif Lam Mim Dilimiz olduğu için kimliğimiz var; kimliğimiz olduğumuz için dilimiz var değil. Dilimiz olduğu için kimliğimiz var, bir ırkımız olduğu için, bir devletimiz olduğu için değil. Devletimiz olmasaydı bile kimliğimiz olurdu. Dünya `devleti` olmayan dillerle, dolayısıyla kimliklerle dolu. `Her kimliğin devleti olması gerekir` diye a priori bir kural yoktur; fakat `her toplumun bir dili vardır` a priori bir kuraldır. İstense de reddedilemez. Devlet bir güç ve iktidar aygıtıdır, dil ise `anlam` aygıtı. Dil de içinde iktidar ilişkileri barındırır, fakat alamet-i farikası iktidar değil, `anlam`dır. Kendimizle konuşma dahil, her konuşma danstır; insan bu dansı en iyi kendi -ana- dilinde yapar. Kimliğimizin belirleyicisi ekonomi değildir, ırk değildir, etnisite değildir; dildir. Dil etnik değildir; `otantik`tir; çünkü kendiliğindendir. Kimliğimizin ontolojik kurucusudur. Dil kimliğimizi buyuran şeydir. Dil `anlamı` taşır; kimliğimizi buyuran şey `anlam`dır. Anlam, dünya görüşümüzde ve değerlerimizde tecessüm eder. Dili yasaklamak, insanların yemek yemelerini, cinsel ilişkiye girmelerini yasaklamak kadar ağır ve tahkir edicidir. İnsanı hayvandan ve diğer varlıklardan ayıran şey, akıl sahibi olmaları, iki ayaklarının üzerinde yürümeleri değildir, konuşmaları, dile sahip olmalarıdır. İnsan dil varlığıdır. Dil=devlet değil. Farsça`nın yönetim ve elitlerin dili olduğu Selçuklular döneminde, Babai isyanları sırasında Türk hanedan, Babai Türkmenleri kılıçtan geçirmişti; sarayında, gündelik hayatında Türkçe konuşan IV. Murat Orta Anadolu`da Türkmenler`i kuyulara doldurmuştu; Osmanlılar için Kürtçe konuşan tebaa, Türçe konuşan Alevi tebaadan daha makbuldü; Kürtler de Ermeni tebaa gibi `en yüksek müsaadeye mazhar` nüfusu oluşturuyordu; Türkmen`ler Mohaç`ta Osmanlı Azap ordusunda savaşırken, Kürtler askerlikten ve vergiden muaftılar; çünkü Osmanlı-İran ilişkileri ve Osmanlı`nın Hac yollarına, Hint okyanusuna hakim olma siyaseti bunu gerektiriyordu. Biz Türkler, Kürtler, Çerkezler, Gürcüler, Boşnaklar vb. Osmanlı`nın bakiyesiyiz. Esprimiz bu. İşler ulus devlet döneminde değişti. Cumhuriyetin kurucu elitleri, dünya konjonktürünün baskısı ve etkisi altında bir `Türk ulusu` inşa etmek istediler ve redd-i miras yoluna gittiler. Modern bir devlet olmak için önce `ulus` lazımdı ve bu ulusa bir dil gerekiyordu. Ulus devletler, `ulus` dilleriyle yönetilir. Türkiye`nin Ortaçağı atlanarak `pagan` çağa dönüldü: Önce Hititler ve Sümerler(Sümerbank, Ankara`nın göbeğindeki Hitit güneş kursu) sonra pagan Orta Asya(Bozkurt, Ergenekon). Nasıl modern Batı için Ortaçağ din, gelenek, hurafe demekse, Türkiye`nin modern elitleri için de Osmanlı ve dolayısıyla Osmanlıca din, hurafe, gelenek, cüppe, sarık, cami demekti. Bunlardan kurtulunmalıydı. Oysa Osmanlıcanın devlet yani iktidar için esprisi `din` değildi; siyasi bir zorunluluktu. Ortaçağ`da Latince Batı için ne ise, bugün günümüzün çağdaş Amerika imparatorluğu için İngilizce ne ise, Kiril alfabesi ve Slavca Sovyet imparatorluğu için ne ise, Osmanlıca da Osmanlı imparatorluğu için oydu. Osmanlıca kul/devşirme sistemine tekabül ediyordu. Yönetici elitlerin diliydi; `kullar` yani yönetici elitler ne kadar kozmopolit ise Osmanlıca da o kadar kozmopolitti. Gündelik hayatta herkes `doğal` dilleri konuşuyordu. İmparatorluklar`imparatorluk dilleriyle` yönetilirler; Osmanlıca imparatorluk diliydi. Çünkü iktidar için öncelikli sorun `din` değil, `dil` değil `iktidar`dır. Elif Lam Mim! Alfa, Beta, Gama! `Sembolik faşizm!` Bazı aklı-evvel entelektüellerimiz Kuran ve ibadet dilini Türkçeleştirmeliyiz diyorlar. Bu, dile ilişkin nedenler bir yana, pragmatik, politik nedenlerle bile Türkiye için cinayettir. Atalarımız mealle yetindi, mealle yetinecek kadar feraset sahibiydi. Biraz `spor` yapalım. Eğer ulusçu ideoloji olmasaydı, Osmanlı Türkçesi yönetim dili, yani resmi dil olmaya kuvvetle muhtemelen devam edecekti. O da Kürtçe gibi çok sayıda Farsça, Arapça ve muhtemelen başka dillerden kelime ve kullanım tarzı içeriyordu ve bugün Kürtlerle çok daha fazla şeyi paylaşıyor olacaktık. Fakat 30`lu yıllar milliyetçiliğin ve ırkçılığın (bugün etnisizm diyoruz) zirve yaptığı yıllardı; Türkiye`deki siyasi yelpazenin solunda kalan militer, bürokrat, entelektüel elitler yeni bir hamle daha yaparak, yaşayan Türkçe`ye açtı. Bu `öztürkçecilik Türkçecilik` hareketi, aynı zamanda dilde farklı unsurları birleştirme görevini yerine getiren `ve` ve `ki` bağlaçlarına açılmış bir savaştı. `Ki` ve `ve` somut referansı olmayan kelimelerdir. Ayırmaz, birleştirir, dışlamazlar içerirler. İngilizce `ve` ve `ki`lerle doludur; çünkü imparatorluk dilidir. `Ki` ve `ve` `ya, `ya da` değildir; `hem, hem de`dir. Dil dişidir, erkek değil. `Bizde kapılar dışarıya doğru değil, içeriye doğru açılır` der Mevlana. Arı dil ile arı ırk arasındaki çizgi kıldan incedir. Öztürkçecilik faşizan bir harekettir (lingüistik faşizm, lingüistik ırkçılık). Dil en büyük semboller sistemi olduğuna göre `sembolik faşizm.` Dilde hijyen kuralı Dil, kalptir; çünkü anlamı taşır; anlam içimizdedir, dışımızda değil. Dile saldırı, insanın kalbine saldırıdır; 12 Eylül işkencehanelerindeki işkenceden daha gayrı insanidir. Türklerin `Türklerin` kalbine soktuğu kanlı hançerdir. Yaşayan Türkçeyi hedef alan bu Haçlı seferini en iyi ezanı ve ibadet dilini Türkçeleştirme ve temel eğitim okullarımızdaki dilbilgisi kitaplarının amentüsü `ünlüler uyumu` kuralı mitolojisi temsil eder. Türkiye`nin birliği nerededir? Kürtlerle en önemli ortak yanımız nedir? `Allah kerimdir!` Biz elitler seküler olsak da dindar olsak da böyledir. Türkiye`nin günümüz entelektüelleri `arı Türkçe`yi, yani bir tür Esparantoyu entelektüel düzey göstergesi, yaratıcılık, derinlik sayıyorlar. Aslında entelektüel sefaletin göstergesi. Türkiye`nin elitleri Türklerin kültürünü Türkçeyi arılaştırarak ve eğitimde test sistemini benimseyerek budadılar. Yeni kuşaklar dilsiz. Yeni kuşaklar devlet eliyle ve sözümona milli eğitim adına test manyaklarına döndü. Kürtler şöyle dursun, anadili Türkçe olanlara bile Türkçe öğretemediniz. Türk elitlerin Kürtçeye yaptıkları ile Türkçeye yaptıkları mukayese dahi edilemez; Türklere yapılan çok daha ağırdır. Türkiye`yi bölmek mi istiyorsunuz, ibadet dilini, dua dilini ve Kur-an`ı Türkçeye çevirin ve hatta mecbur tutun! Çocuklarınızı `ünlüler uyumu` kriterine tabi tutun: ünlüler uyumu kriterini karşılamayan kelimeler dışarı, karşılayan kelimeler içeri. `Bir dilden yabancı kelimeleri atmaya kalkışmak, bir ülkeden Yahudileri kovmaya benzer` der Adorno. Tam bir hijyen hamlesi, dilde hijyen! Ortodoks Hint-Avrupa Dilleri, Sami Dileri, Ural-Altay dilleri sınıflandırmasına göre Türkçe Ural-Altay dilleri, Kürtçe Farsçayla birlikte Hint-Avrupa dilleri kategorisinde yeralıyor. Bu sınıflandırma, başka şeyler yanında, ağırlıklı olarak `etimolojik` verilere bel bağlar. Milliyetçiler, etnisistler nasıl otantik halkların soyağacını çıkararak `ulus`u tesbit etmeye çalışıyorsa, etimolojik yaklaşımdan yola çıkanlar da dilleri kelimelerin soyağacını/etimolojik dökümünü yaparak tasnif ederler. Hiç şüphesiz, bunun için filologların ürettikleri birçok `haklı` neden vardır. Fakat 20. yy`ın büyük dil düşünürü Saussure, özelikle de Wittgenstein`dan yola çıkıldığında durum biraz farklıdır. Wittgenstein`a göre dilde `anlamı` belirleyen şey dilin kullanım kontekstidir/bağlamıdır. Kelimelerin anlamı, kullanım kontekstlerine göre değişir. Anlam kullanım tazından doğar ve bu kullanım tarzı hayat tarzıdır; dili konuşan toplumun hayat tarzı. Bu görüş açısından, etimoloji bize anlam konusunda çok az şey söyler. Yeni bir sınıflandırma Irkçılığı çağrıştıran bir kategorizasyon olduğunu düşünerek, bir an için dilleri anlam kriterine göre sınıflandırmayı deneyelim. Klasik sınıflandırmaya göre Kürtçe, Farsça ve Batı dilleriyle aynı kategoride yer aldığı halde, anlam bakımından Arapça ve Türkçeye Almanca ve İngilizceden daha yakındır. Türkiye`de otantik Türkler ve otantik Kürtler farklı dilleri konuşurlar; fakat kullanım kontekstleri birbirine çok benzer olduğu için, dilleri `aynı` anlamları üretir. Farklı kelimeleri ortak anlamlarda kullanır, farklı kelimelerle aynı dansı yaparız. Ortak anlamların dansı; farklı kelimelerle aynı dans. Türkiye otantik halkların aynı dansı yaptığı yerdir. Etnisist, ırkçı elitlerin dili savaş dansının dilidir, otantik dillerin dansının değil. Ve hiç şüphesiz Kürt açılımı ya da demokratik açılım tartışmalarının en hararetli tartışma konusu dil sorunudur. Etik açıdan, herkesin anadilini konuşabilmesinden daha doğal, daha etik bir hak düşünülemez. Hatta bu bir hak da değildir; insanlar doğal olarak ve kendiliğinden ana dillerini konuşurlar. Buna itiraz edilemez. Dilimiz tercihimiz değil kaderimizdir. Kimse hangi dile doğacağına karar verme lüksüne sahip değildir. Sorun otantik Kürtlerin otantik Kürtçeyi ya da Kürtçeleri konuşması değil; sorun otantik Kürtçenin resmi Kürtçe` haline getirilmesi talebinden doğuyor. Sorun, Türkiye`de Türkçe hem otantik Türkçe hem de resmi Türkçe statüsüne sahip olması, otantik Kürtçenin böyle bir statüden yoksun olmasıdır. Yani Türkçe yönetim dilidir, ama Kürtçe değil. Sorun Kürkçenin bağımsız Kürdistan rüyasının dili, politik bir araca, bağımsızlık mücadelesinin savaş aracına, kalaşnikofa dönüştürmesinde. Resmi Türkçe bir yönetim dili olarak kendisini de facto Osmanlıcanın yerine ikame etmiştir, devletin resmi ideolojisi onu budamış olsa bile. Türkçe, `dilde ırkçıların` Türkçeye haçlı seferlerine rağmen, Türkçe `Türklerin dili` olduğu için değil, politik şartlar bunu kaçınılmaz kıldığı için Türkiye`nin yönetim dilidir. Türkçenin Türkiye`nin yönetim ve eğitim dili olması imparatorluktan tevarüs etmiş bir statüdür. Türkiye`deki otantik halklarının Türkçeyi Türkiye`nin resmi dili olarak kabul etmek dışında bir alternatifleri olduğunu sanmıyorum. Çok dilli ülkeler vardır ve bundan daha doğal bir şey olamaz; fakat çok dilli devlet zordur. Hele Türkiye`nin şartlarında imkânsızdır. Kürtçü elitler açısından durum biraz farklı; onlar milliyetçi fundementalistler, etnisistler oldukları, Kürtlerin kurtuluş mücadelesine adanmış politik aktörler oldukları için, söylemlerindeki Kürtçeye resmi dil statüsü talepleri (Kürtçe eğitim) kesinlikle etik bir talep olarak görülemez. Çünkü resmi Kürtçe talebi, müesses iktidardan iktidar talebidir; Türkiye`nin popülasyonunun bir kısmı (Kürtler) üzerinde iktidar talebi: bırak bunları da ben yöneteyim! Apaçıktır ki, eğitim kurumları devletin iktidarını tesis ettiği kalelerdir; devlet eğitim kurumlarında yönetim tarzına uygun `yurttaşlar` yetiştirir. Eğitim bu yüzden iliklerine kadar politik bir kurumdur. Sorun buradadır, Kürtçe`de değil. Bu talep apaçıktır ki politik bir taleptir; açıkça dile getirilmese de bir bağımsızlık talebidir. Sorun Kürtçe diye bir dilin olması değil, Kürtçü elitlerin onu politize etmiş olmalarıdır. Kürtçü elitlerin Kürtçesi Kendi dilini konuşmanın nerede politik nerede etik bir talep olduğunu anlamak zor değildir. Kendi dilini konuşmanın politik bir talebe dönüşmediği her durumda Türkiye`de bir iktidar olarak devlet, dilini konuşma hakkını tanımalı ve hatta desteklemelidir. Bir iktidar formu olarak devlet muhataplarının rızasını almış bir iktidar olmak istiyorsa, resmi dil talebi dışındaki her dil talebini karşılamalıdır. Çünkü resmi demek politik demektir, politik talep, iktidar talebi demektir. İkinci bir dile resmi dil statüsü sadece Türkiye`de verilmesi çok zor bir hak değildir; dünyanın `gerçekten devlet` bütün devletlerinde de çok zor bir şeydir. Örneklere bakılabilir. Yanlış örnek örnek değildir. Rejimler ya da iktidarlar gündelik hayata müdahale etmemelidir. Fakat kendi resmi kurumları onların iktidar alanlarıdır. Otantik bir halkın otantik dili olarak Kürtçenin önündeki en büyük engel, devletin kısmen vazgeçiyor göründüğü, ya da revizyona tabi tutuyor izlenimi bıraktığı resmi ideolojisidir. Fakat bu tek engel değildir. Tek taraflı düşünemeyiz. Otantik bir dil olarak Kürtçenin önündeki bir diğer büyük engel, Kürtçü elitlerin Kürtçeyi politize etmiş olmaları, yani onu resmi Kürtçe haline getirme talepleridir. Kürtçü elitler, Türkiye`deki ulus devlet modelinden rahatsızlar, fakat kendileri de ulus devlet kurmak istiyorlar. Bunu etik dışı buluyorum. Bunu, yani Kürtçülerin Kürtçeyi resmileştirmesinin, politize etmesinin Kürtçenin önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyorum; Kürtçenin önündeki en büyük engel otantik Kürt halklar ve onların dilleri değil, milliyetçi, etnisist, Kürt ulusçusu Kürtçü elitlerdir. Türkiye`nin Kürt halkları Kürtçülükten muzdariptir. Kürtçe talebini, `Kürdistan kurtuluş ordusu`nun dil talebi haline getirirseniz Kürtçenin Türkiye`deki geleceğinin önündeki bariyerlere dönüşürsünüz. Savaşa çağıran dil! Sorunlarımıza benzeriz. Bu köpeklerinin sahiplerine, sahiplerinin de köpeklerine benzemesi gibi bir şeydir. Kimliklerimiz sorunlarımızdan doğar; çünkü hayatımızı anlamlı kılan şey sorunlarımızdır; ırkımız değil. Bu rejimler, kurumlar vb için de geçerlidir. `Etnik` faşizan, `otantik` güzeldir; dünyanın bütün otantik kültürleri güzeldir. Türkiye`de `ırk` bilinci yoktur; çünkü, Marx`a atıfla söylersek, ırk bilinci ırk mücadelesinin ürünü olabilir, tersi değil. Entelektüel ve politik elitlerimizin beklentilerinin tersine, Türkiye`de ırk bilinci yok! Bir grup insanı bu konuda gaza getirebilirsiniz; fakat bunu geçici bir süre yapabilirsiniz. Türkiye`nin yakın tarihi, halka `bilinç` aşılamak isteyen elitlerin acıklı hikayeleriyle doludur. Sınıf bilinci nasıl yoksa, ırk bilinci de o şekilde yok! Bir Avrupalı(elbette bütün Avrupalılar değil) dünyaya baktığında önce insalar görmez, ırklar, etnisiteler görür. Türkiye`de hiçbir ortalama vatandaş, sokağa çıktığında etrafında koşuşturan etnisiteler görmez; çünkü toplumunu etnik kökleriyle algılamaz. Etnisite onun için bir anlama, bilme, kavrama kategorisi değildir. Biz otantik halklar olarak Türkler ve Kürtler, sadece ırk bilinci taşımadığımız için dünyanın erdemli haklarıyız. Türkçe`yi ve Kürtçe`yi savaş diline, savaş söylemine dönüştürmek isteyenler, ceset torbalarının bedelini ödemeye hazır olmalıdır. Kürtçe`yi otantik bir dil olmaktan çıkararak kalaşnikofa dönüştüremezsiniz. Kalaşnikof savaş çağrısıdır, barış değil! Ben Türkiye`nin bu sorununun, daha insanca yaşınır bir Türkiye`nin inşasına hizmet edeceğine yürekten inanıyorum. Yalnızca ölülerin sorunları yoktur. Sorunlarımız geleceğimizdir. Türkiye`nin sorunu, ister Türk ister Kürt, elitleri sorundur halkları değil. Kürt sorunu Kürtçü elitler sorunudur, Kürt halklar sorunu değil. Türkiye Kürt elitler sorununu Türk elitler sorunuyla birlikte çözmelidir. Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir |


Prof. Hüsamettin Arslan Kürtçülerin Kürtçeyi `resmileştirmesinin`, `politize etmesinin` Kürtçenin önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyor ve Türkiye`nin Kürt elitlerine sesleniyor: