Pavlus Teolojisinde “Tanrı’nın Krallığı” Söylemi
Makale İçeriği
Pavlus Teolojisinde “Tanrı’nın Krallığı” Söylemi
Notlar ve Bibliyografya
Tüm Sayfalar
Yahudi geleneğinde MÖ üçüncü yüzyıldan itibaren görülmeye başlayan ve MS birinci yüzyılın sonlarına kadar etkin bir şekilde devam eden apokaliptik literatürün biçimlendirmiş olduğu eskatolojik beklentiler MS birinci yüzyılın ortalarında şekillenmeye başlayan Hıristiyanlık içerisinde de önemli bir yer edinmiştir. Apokaliptik söylemler arasında önemli bir yere sahip olan söylem ise “Tanrı’nın Krallığı” beklentisidir.

Tanrı’nın Krallığı söylemi, Tanrı’nın tarihe müdahale ederek yeryüzündeki mevcut siyasal sistemlerin egemenliklerine son vermesi, kötülüğün ortadan kaldırılması, iyiliğin, adaletin ve barışın egemen olması gibi beklentileri kapsamaktadır. Sadece toplumsal yaşamı dönüştürmesi beklenilmeyen bu süreçte, hayvanların ve bitkilerinde arasında yer aldığı bir dizi kozmolojik değişikliğin meydana geleceği de tasavvur edilmektedir.

Bu tasavvurun temelinde Tanrı tarafından “iyi” olarak yaratılan dünyanın egemenliğinin kötülük güçleri (şeytan vb bir varlık) ya da kötülük tanrısı tarafından ele geçirildiği inancı yatmaktadır. Buna göre dünya ve hayat gittikçe kötüleşen bir ivme izlemektedir. Zulümler, cinayetler, tecavüzler ve her türlü ahlaksızlık çoğalmakta, iyi olarak tanımlanabilecek her şeyse ortadan kalkmaktadır. Tanrı’nın evrenin tek hâkimi olduğu/olacağı ve amacını gerçekleştirmek için tarihe müdahale edeceği düşüncesi apokaliptik metinlerin ana temasını oluşturmaktadır. Her ne kadar Yeni Ahit içerisinde apokaliptik yazının en önemli metni olarak Vahiy kitabı gösterilse de gerek İncillerde ve gerekse İncillerin dışındaki birçok mektupta eskatolojik – apokaliptik beklentiler yer almaktadır.

Birçok araştırmacı gerek İsa’yı ve gerekse Yahya’yı eskatolojik birer peygamber olarak adlandırmışlardır. Nitekim hem Yahya’nın hem de İsa’nın mesajlarının odağında kıyametin/tarihin sonunun yaklaşmakta olduğu ve büyük bir mahkemenin kurulacağı düşüncesi vardır. Ayrıca her ikisi de eskatolojik beklentilerin çok yoğun olduğu bir zaman diliminde ve bu beklentilere sahip olan Yahudiler arasında yaşamışlardır (1). Dolayısıyla her ikisinin söyleminde de eskatolojik beklentilerin olması oldukça doğaldır.

Her ne kadar İsa ve Yahya’yla aralarında ciddi teolojik farklılıklar olsa da İsa’nın (Tanrı oğlu olan Mesih İsa’nın) mesajını kitlelere anlatmak için geldiğini söyleyen Pavlus da tarihsel İsa, Yahya ve Esseniler gibi eskatolojik söylemiyle dikkat çeker. Zira Pavlus’un teolojisinin merkezinde yer alan Tanrı oğlu İsa Mesih, çarmıhta günahlara kefaret olarak öldükten sonra, üçüncü gün dirilmiş havarileri arasında bulunmuş ve daha sonra Baba’nın yanına yükselmiştir. Şimdi göklerdeki tahtında oturmakta olan Mesih, tarihin sonunda Tanrı’nın kurtuluş planının ikinci aşaması için tekrar geri gelecek yani dirilecek ve krallığını kuracaktır (2). Tarihi Mesih öncesi ve Mesih sonrası diye ikiye ayıran Pavlus için Mesih eskatolojik çağın başlangıcıdır. Mesih’in bedenleşmesi öncesindeki çağ, Mesih’in gelişi için hazırlık dönemidir. Tanrı’dan uzak olma ve tutsaklık dönemi olan Mesih öncesi döneme egemen olan güçler günah ve ölümdür. Tanrısal hukuk ya da yasa kötülüğü artıran unsurlara yani günah ve ölüme güç vermektedirler. Mesih sonrası dönem ise Tanrı’nın yeryüzüne insanın yararına olmak üzere müdahalesiyle başlayan süreci ifade etmektedir. Bu yeni dönem Tanrı’nın Adem’den beri insanın maruz kaldığı ölüm ve günah kısırdöngüsünden kurtulmasını sağlayacak kurtuluş yolunu açtığı bir dönemdir (3). Bu yeni dönem İsa’nın çarmıha gerilmesiyle başlamış ve onun ikinci gelişiyle devam edecektir. Ancak Mesih’in ikinci gelişinde kurtuluş planının son aşamaları icra edilecektir. 

Gerek Pavlus’un Mektuplarında ve gerekse diğer Yeni Ahit metinlerinde yoğun olan eskatolojik ve apokaliptik beklentiler E. Käsemann’ın “apokaliptiğin bütün Hıristiyan teolojisinin anası” olduğunu düşünmesine neden olmuştur (4). Yine J. C. Beker de apokaliptik dünya görüşünü Pavlus’un düşüncesinin parçalarını birbirine bağlayan merkezi bir unsur olarak görür (5).

Bütün bunlarla birlikte apokaliptik Yahudi metinlerinin en önemli konusu olan Tanrı’nın Krallığı’na dair ifadelere Pavlus’un mektuplarında çok az rastlanılmaktadır. Kreitzer’e göre Tanrı’nın Krallığı ya da Mesih’in Krallığı Pavlus’un düşüncesinin bütününe temel oluştururken Pavlus’un Mektuplarında “Krallık” hakkındaki referansların azlığı şaşırtıcıdır (6). Basileia (“saltanat”, “krallık”) yalnızca onbeş kez (Rom. 14:17; 1 Kor. 4:20; 6:9, 10; 15:24, 50; Gal. 5:21; Efes. 5:5; Kol. 1:13; 4:11; 1 Sel. 2:12; 2 Sel. 1:5; 2 Tim. 4:1, 14, 18); basileuõ (“to reign”) fiili dokuz kez (Rom. 5:14, 17 [iki kez], 21 [iki kez]; 6:12; 1 Kor. 4:8 [iki kez]; 15:25) ve symbasileuõ (“to reign with”) fiili şeklinde 1 Tim. 2:12. “Tanrı’nın Krallığı” kavramı’na Pavlus’un mektuplarında sadece sekiz kez rastlanır (Rom. 14:17; 1 Kor. 4:20; 6:9; 15:50; Gal. 5:21; Kol. 4:11; 1 Sel. 2:12 [onun krallığı]; 2 Sel. 1:5). Filip. 3:20’deki “Göklerdeki Krallığın” terimi paralel bir ifade olarak görülmelidir. Mesih’in Krallığı terimi ise Kol. 1:13 ve Efes. 5:5’de tanımlanılır (7).

İlk bakışta Tanrı’nın Krallığına dair ifadelerin az olduğu düşünülmekle birlikte Pavlus’un tanrısal egemenlik temasını bu terimi kullanmadan işlediği de ortadadır. Nitekim İsa’nın takipçisi olduğunu söyleyen Pavlus’un İsa’nın en güçlü söylemine uzak olmasının bir çelişki doğuracağını ifade eden Wenham, krallık temasının mektuplarda bulunmayan bir gerçeklik olduğunu düşünmenin yanlış olduğu üzerinde durur. Wenham’a göre sık olmasa da Pavlus bu temayı kullanır ve kullandığı yerler son derece önemlidir (8). Hedef kitle olarak Grek dünyasını seçen Pavlus, kendi incilini Yahudi toplumunun dışındaki bu insanlara sunabilmek için onların konuştuğu dili kullanır. Öyle ki Grek dünyasının dini ve felsefi kavram ve terimleri kullanmakta bir beis görmez. Kendi incilini onların diliyle anlatmaya çalışır. Beare’ye göre “Tanrı’nın Krallığı” ifadesi Grek toplumu için hiçbir anlam ifade etmez. Dolayısıyla Pavlus bu terimi onlara hitap ettiği mektuplarında çok fazla kullanmamıştır (9). Bunun bir nedeni Anadolu ve diğer bölgelerde yaşayan pagan Roma vatandaşlarının bu kavrama yabancı olmalarıyken diğer bir nedeni de kavramın doğurduğu siyasal çağrışımlardır. Wenham’a göre “kral/krallık” terimi çok hassas bir terimdir. İsa kendi evinde, kendi topraklarında konuşurken, Pavlus yabancı ülkeleri ziyaret etmektedir. Dolayısıyla dikkatli olmak durumundadır (10). Michael Tompson bu durumu şöyle açıklar:

Sivil otoritelere itaat etme durumunda olan bir Roma vatandaşına yazılan mektuplarda krallık dilinin kullanılmasını beklememeliyiz. Pavlus, isyana teşvik eden bir vaiz olarak anlaşılmaktan son derece endişe etmiştir (11).

Her ne kadar kavramın siyasal bir içeriği olmadığı daha çok kıyamet ya da öte dünyaya dair bir anlatım olduğu söylenilse de bu kavramı kullanan Yahudi apokaliptik yazınının kavrama siyasal anlamlar yüklediği de bilinmektedir. Tanrı’nın insanların içinde yaşadığı ama gittikçe daha da kötüleşen bir dünyaya müdahalesi her şeyden önce siyasal yönetimleri kapsamaktadır. Eski Ahit ve apokrif metinlerde yer alan Tanrı’nın Krallığı ifadesinin metaforik olmadığını tamamıyla gerçek fiili bir krallığı anlattığını düşünen Hobbes, Tanrı’nın liderliğinde İsrailoğullarının kuracağı krallığı ifade ettiğini söyler (12).

Şeytan’ın askerliğini yapan siyasal yönetimler günahın ve kötülüğün yeryüzünde çoğalmasına neden olmuşlardır. Lakin bunları söylerken Pavlus’un siyasal yönetimlere karşı olumsuz tavır takındığını düşünmek yanlış olur. Aksine o şaşırtıcı bir şekilde herkesin bulunduğu yönetime itaat etmesini ve bunun Tanrı’nın bir arzusu olduğunu söyler (13). Mesajını rahat anlatabilmek için siyasal bir talep ortaya koymazken aynı zamanda dönüşümün doğrudan tanrısal bir müdahaleyle gerçekleşeceği noktasına vurgu yapmaktadır. İnsanın yapması gereken tek şey kurtuluş için Mesih’e iman etmekten ibarettir. Yönetimlere karşı zaten mücadeleyi İsa Mesih geri geldiğinde verecektir. Dolayısıyla “devrim” insanlar tarafından değil Tanrı tarafından verilecektir. Şeytan ve askerlerine karşı verilecek olan savaş insanlar tarafından değil Mesih ve onun ordusu tarafından verilecektir. İnsanın vereceği savaşım içseldir. İnsan iç dünyasında devrim yapması ve benliğin egemenliğine son vererek Ruhun egemenliğine girmesi gerekmektedir (14).

Daha çok apokaliptik metinler ve birazda Pavlus’un benzer ifadeleri dolayısıyla daha birinci yüzyıldan itibaren bütün Hıristiyanlar gökten gelecek olan tanrısal müdahaleyi beklemişlerdir. Aralarında Tertullian’ın da bulunduğu Montanizm hareketi göksel müdahaleyi bekleyenlerin en önemli ve ilk örnekleri arasında sayılır (15). Bu tarz hareketlerin hemen hepsi kendilerine referans olarak aralarında Pavlus’un mektuplarında bulunduğu kutsal metinleri almaktadırlar.

Pavlus’un mektuplarında Tanrı’nın Krallığı kavramının geçtiği ifadelere baktığımızda bu ifadelerin bir kısmında Pavlus’un egemenliği eskatolojik ya da gelecekte vuku bulacak bir şeyden ziyade hali hazırda olan ya da girilen bir şey olarak ifade ettiği görülür. Bu tarz ifadelerinde Pavlus, Tanrı’nın Krallığından “o bir yiyecek içecek sorunu değil, doğruluk esenlik ve Kutsal Ruh’ta sevinçtir” (16) diye söz eder. Bununla birlikte Tanrı’nın Krallığının gelecekte gerçekleşecek olan bir şey olarak bahsettiği ifadeleri de vardır. Örneğin 1 Selanikliler 2:12’de Selaniklilere hitaben onlara karşı son derece iyi davrandıklarını, onları cesaretlendirdiklerini, teselli ettiklerini ve tüm bunları krallığına çağıran Tanrı’ya yaraşır biçimde yaşamalarını sağlamak için yaptıklarını anlatır.

Yine Korintlilere birinci mektubunda da Tanrı’nın Krallığından gelecekte gerçekleşecek bir şey olarak söz eder. Günahkârların Tanrı’nın Krallığına mirasçı olamayacaklarını söyleyerek, cinsel ahlaksızlık yapanların, eşcinsellerin, cinsel sapıkların, açgözlülerin vb ahlaksızların Tanrı’nın Krallığına mirasçı olamayacaklarını ancak “yıkananların” kutsal kılındıklarını ve aklanarak krallığa mirasçı olduklarından söz eder (17). Pavlus, Galatyalılar ve Efeslilere yazdığı mektuplarında da genel olarak ahlaksızlık yapanların, putperestlerin ve açgözlülerin Tanrı’nın Krallığına mirasçı olamayacaklarını belirtir.18 Bu ifadelerinin yanı sıra krallığı gelecekte gerçekleşecek bir olay olarak tasavvur ettiğini gösteren başka ifadeleri de vardır. Eskatolojik bir umut içerisinde olan Pavlus, bu beklentisinin asırlar sonra değil kendi hayatlarında gerçekleşeceğini umut etmektedir. Öyle ki ölüler diriltilecek ancak kendileri zaten diri oldukları için doğrudan krallığa intikal edeceklerdir (19):

Rabbin sözüne dayanarak size şunu bildiriyoruz: Biz yaşamakta olanlar, Rabbin gelişine dek diri kalacak olanlar, gözlerini yaşama kapamış olanların önüne asla geçmeyeceğiz. Rabbin kendisi bir emir bağırtısıyla, baş meleğin sesiyle ve Tanrının borazanıyla gökten inecek. Önce Mesih'e ait ölüler dirilecek. Ondan sonra biz yaşamakta olanlar, diri kalmış olanlar, onlarla birlikte Rabbi havada karşılamak üzere bulutlar içerisinde alınıp götürüleceğiz...(20)

Kardeşler, şunu demek istiyorum, et ve kan Tanrı’nın Krallığı’nı miras alamaz. Çürüyen de çürümezliği miras alamaz. İşte size bir sır açıklıyorum. Hepimiz ölmeyeceğiz; son borazan çalınınca hepimiz bir anda, göz açıp kapanana dek değiştirileceğiz (21)

Yine benzer ifadeler kullanarak insanların oldukları şekilde kalmalarını öğütlemektedir. Mesih’in gelişi an meselesi olduğuna göre boş şeylerle uğraşmaya gerek yoktur (22).

Tarihsel İsa ile Pavlus’un beklentileri bu noktada birbirine benzemekle birlikte muhteva açısından oldukça farklıdır. Zira İsa, Tanrı’nın otoritesinin insanların inanç, düşünce ve yaşamlarını yakında kuşatacağını ve insanların hep birlikte şeytanın egemenliğinden sıyrılarak kendilerini Tanrının otoritesine vereceklerini beklemekteydi. Bir başka ifadeyle İsa'da, muhatabı olan insanların, kendi öğretilerini kısa zamanda büyük çoğunlukla kabul edecekleri yönünde bir beklenti vardı. Dolayısıyla bu ifade -eskatolojik yönü olmakla birlikte- bu beklentinin dile getirilmesidir. Oysa Pavlus'un beklentisi ise gelecekte vuku bulacak ve kozmolojik düzlemde de etkili olan tanrısal varlık Mesih'in göklerden melekler eşliğinde yeryüzüne gelmesi düşüncesiyle ilgilidir. Dolayısıyla bu iki beklenti arasında şekilsel bir benzerlik bulunmakla birlikte, ciddi anlamda bir muhteva farklılığı söz konusudur (23).

Tanrı’nın dünyaya ve tarihe son vererek sonsuz kutsallığın dünyasını ortaya çıkaracak olması şeklindeki beklenti gerek İsa’dan önce ve gerekse İsa’nın çağdaşı apokaliptikler tarafından savunulmaktadır. Bultmann’a göre İsa’yı onlardan ayıran en önemli nokta İsa’nın şiddetle gelecek olan bu “sonsuz kutsallık dünyasını” resmetmekten kaçınmasıdır. Ona göre İsa, apokaliptik bir resim çizmek yerine mesajını Tanrı’nın Krallığının gelmekte olduğu ve insanların gelecek olan yargıyla yüzleşmeye önceden hazırlanmaları gerektiği söylemiyle sınırlandırır (24).

Pavlus’un krallık söylemiyle İsa’nın krallık söylemi arasında benzerlikler olduğunu ve hatta Pavlus’un İsa’nın söylemini temel aldığını düşünen Wenham ikisinin anlayışlarını karşılaştırarak uzlaştırmaya çalışır. Ancak sonuç olarak Pavlus’un İsa’nın bu söyleminin yankılarını yansıttığına dair bir iddianın bazı problemleri olduğunu da ifade eder. Bütün bu problemlere karşın o yine de -birazda duygusal yaklaşarak- Pavlus’un İsa’nın çizgisinde olduğunu düşünmek ister ve her ikisinin söyleminin de benzer temalar içerdiğini söyler (25).

Pavlus, İsa Mesih’in dönüşü ve krallığın ilk cemaatin hayatında gerçekleşeceğini beklemektedir. Ona göre ilk cemaat aynı zamanda ilk ve son Mesih inanlıları olmaktadır. Fakat beklentinin gerçekleşmemesi ve zamanın ilerlemesi Pavlus’un bu düşüncesinde bir revizyona gitmesini zorunlu kılmıştır. Nitekim Selaniklilere mektupta, savunduğu düşünceleri ve krallık konusundaki farklı ifadeleri, Pavlus’un Parousia düşüncesinde zamanla bir değişim ve gelişim içerisine girdiğini de göstermektedir (26).

Pavlus’un içinde bulunulan an ve yakın bir gelecek arasında gidip gelen düşünceleri sonraki dönemdeki pek çok Hıristiyanın düşüncelerini etkilemiştir. İsa Mesih’in Tanrı’nın Krallığı’nı tesis ettiğini fakat krallığın henüz mükemmele ulaşmadığı ve mükemmele ulaşmasının da bir sürece bağlı olduğu düşünülmüştür. Yani yeryüzünün hâlihazırdaki egemeni ve tanrısı Şeytan ve onun yardımcıları, sopalanmış, dövülmüş fakat henüz tam olarak etkisiz hale getirilememişlerdir (27). İşte bu noktada kilise devreye girmektedir. Bu düşünceye göre kilise, ilan edilmiş fakat mükemmele ulaşmamış Tanrı’nın Krallığı’dır. Kilise, Tanrı’nın Krallığı ile özel ve önemli bir ilişki üzerinde oturmaktadır. Kilise, bağlılarına, barış ve mutluluk için mücadelelerini taşıyabilecekleri bir çatı sunar. Bu, onun tarihsel varoluş temelini oluşturmaktadır (28).

Pavlus’un Tanrı’nın Krallığıyla ilgili ifadelerinde zaman sorununun dışında dikkat çeken bir nokta Mesih’in Krallığıyla Tanrı’nın Krallığını aynı görüp görmediği meselesidir. Nitekim Korintlilere birinci mektubunda Mesih’in ölümden dirilerek neler yapacağını anlattıktan sonra Mesih’in her yönetimi, her hükümranlığı ve gücü ortadan kaldıracağını, onlarla mücadele edeceğini ve bütün egemenlerin egemenliklerine son verildiğinde de krallığın Mesih tarafından Baba Tanrı’ya teslim edileceğini belirtir (29). Pavlus’un bu tarz ifadeleri Eski Ahit apokrifasında gördüğümüz Mesih ve Tanrı’nın Krallığı şeklindeki ikili ayrımı hatırlatmaktadır. Süleyman’ın Mezmurlarının (Psalms of Solomon) 17. bölümünde Tanrı’nın Krallığı teması işlenmektedir. İsrailoğullarının kralı olan Tanrı’nın krallığı sadece İsrailoğullarıyla sınırlı değil aynı zamanda Gentileleri de kuşatmaktadır. Bir Mesih figürü olan Davud, onun kendisine seçmiş olduğu insan yardımcısıdır. Davud, tanrısal krallığın kurulması için bazı ön hazırlıklar yapar ve gerekli zemini oluşturur. Dolayısıyla o ve onun/oğlunun krallığı nihai krallık değil nihai krallık olan Tanrı’nın Krallığına geçişi sağlayan bir ara dönemdir (30). Bu anlamı itibariyle Mesih olarak beklenilen Davud oğlunun krallığı eskatolojik umudun tamamı değil bir parçasıdır. Asıl beklenilen tanrının Sion’da tahtına oturması ve yönetime el koymasıdır (31). Davud oğlu Mesih, günah kiriyle ve diğer toplumlarla münasebet sonucu inancındaki bozulmalar nedeniyle tanrıdan uzaklaşan ve tanrının gazabını hak eden, bu nedenle de bozguna uğrayan topluluğu temizleyecek, arındıracak ve krallığa hazır hale getirecektir (32). Nitekim “Bizim kralımız bizzat tanrının kendisidir”(33) şeklindeki ifade de bunu çok güzel açıklamaktadır.

Tanrı’nın Krallığının çok yakında gerçekleşeceğini umut eden İşaya (II), anlatılarında yeryüzünün doğal düzeni ve topografik yapısını da değiştirecek olan Tanrı’nın gelişini betimler. Tanrı gelecek ve bütün tarih ve doğa üzerine hakim olacak olan krallığını tesis edecektir (34). Yahve’yi yaratıcı, yargılayıcı ve kurtarıcı bir tanrı(35) olarak betimleyen İşaya kendisine de adeta bir Mesih rolü biçer. Buna göre onun görevi kavmini teselli etmek ve Yahve’nin halkına gönderdiği mesajını iletmektir. Yahve ondan Kudüs’ün yüreğine artık savaş zamanının bittiğini söylemesini ister. Kudüs’ün ve dolayısıyla da tüm İsrailoğullarının günahları, suçları artık bağışlanmıştır. Ancak artık Yahve’nin geliş zamanı da yaklaşmıştır ve davetçiler onun yolunun hazırlanması gerektiğini haber vermektedirler. Bütün dereler yükseltilecek, dağlar, tepeler alçaltılacak ve yer üzerinde tek bir çıkıntı ve alçak nokta kalmayacak çünkü bütün kavimlerin Yahve’yi rahat görmeleri gerekmektedir. Yahve, İşaya’dan korkmadan cesaretle Yahuda şehirlerine gitmesini ve kendisinin yiğit bir savaşçı gibi geleceğini, aralarında koluyla/gücüyle hükmedeceğini, saltanat süreceğini onlara bildirmesini ister. Sürüsünü bir çoban gibi toplayacak ve koluyla kuzularını toplayıp bağrına basacaktır(36). İşaya da tıpkı Süleyman’ın Mezmurlarında olduğu gibi Yahve’nin, Mesih’i milletlere, kendi önünde baş eğdirmek, onların krallarının bellerini gevşetmek ve kapılarının açılmasını sağlamak için gönderdiğini ve ona yardım ettiğini söylüyor(37).

Tanrı ve Mesih krallığı düalitesinin yer aldığı bir diğer apokaliptik eserde Enoch’un kitabıdır. Enoch, Mesih’ten doğaüstü bir güç şeklinde söz ederken metin içerisinde onun için farklı isimler ve benzetmeler kullanır. En çok kullandıkları ise; “yağlanmış”, “seçilmiş kimse” “doğru kişi” ve “İnsanoğlu”dur (38). Öldükten sonra dirilmek gibi olağanüstü özeliklere de sahip olan Mesih, aynı zamanda günahkârların yargılanmasını da gerçekleştirecektir (39). İlk bölümünden itibaren Enoch, Tanrı’nın yeryüzüne geleceğinden ve Sina dağına basarak ikamet ettiği yerden aşağıya doğru ineceğinden söz eder. Tanrının bu inişi sonun başlangıcı anlamına gelmektedir. Bütün yeryüzü onun korkusundan eriyecek ve parçalanacaktır. Yargılamadan sonra ise tam bir barış gerçekleştirilecek ve yeryüzüne adalet hâkim olacaktır. “Seçilmiş kimse” ise korunacak ve yardım görecektir (40). Enoch bu süreci tıpkı Daniel gibi haftalarla ifade eder. Enoch, Daniel’den farklı olarak dünyanın ömrünü 10 hafta olarak öngörür. İlk yedi hafta geçmiştir. Bu yedi hafta adaletsizlik, zulüm, baskı ve şiddetle doludur. Son yedinci hafta bu zulümlerin en üst noktaya çıktığı andır; yani dünya kötülüğün mümkün olabileceği en son noktasındadır (41). Sekizinci hafta başladığında Mesih’in krallığı ortaya çıkar (42). Bu krallık sekizinci haftadan onuncu haftaya kadar devam eder. Bu süre zarfında evler yeniden inşa edilir, adalet ve barış yeryüzüne yayılır ve en önemlisi mabet Tanrı’nın zaferini simgelemek üzere inşa edilir (43). Gerçek din tüm yeryüzüne yayılır, egemen olur, günahkârlar dünyanın dışına çıkarılırlar ve dünya yargı için hazırlanır (44). Onuncu haftanın sonunda büyük mahkeme kurulur. Daha sonra melekler öç almayı (cezalandırmayı) gerçekleştirirler ve gökyüzü ortadan kaldırılır. Yeryüzü tam bir değişime tabi tutulur. Daha sonra yeni bir gökyüzü yaratılır. Artık yeryüzü ve gökyüzü yenilenmiştir. Ama aynı zamanda yeryüzünde yaşanan hayat da değişmiştir. Artık önceki gibi adaletsizlik, zulüm olmayacak tam bir mutluluk, refah ve güzellik olacaktır (45). Görüldüğü üzere Mesih’in Krallığıyla Tanrı’nın Krallığı iki farklı olgu olarak ifade edilir. Dolayısıyla asıl krallık ya da ebedi krallık Mesih’in Krallığı değil Tanrı’nın Krallığıdır.

Bunların dışında Baruch’ta da Mesih’in Krallığı anlatılırken onun geçici bir krallık olduğundan söz edilir (46). Yine Ezra’da da benzer betimlemeler mevcuttur(47).

Genel olarak Tanrı’nın Krallığı’nı eskatolojik bağlamdaki Mesih’in krallığı (parousia) olarak düşünen Pavlus’a göre, Tanrı kendilerini karanlığın egemenliğinden kurtarıp Oğul'un egemenliğine aktarmıştır(48). Nitekim Oğul da bu krallığı daha sonra Baba’ya geri devredecektir. Dolayısıyla onun beklediği krallık Rab İsa Mesih’in krallığıdır(49). Pavlus'a göre, yeryüzüne ilk gelişinde çarmıhta kendisini feda ederek, dünyaya egemen olan, günah-ölüm kısırdöngüsüne ilişkin gerçekleri insanlara bildiren ve onlara bu kısırdöngüden kurtuluşun yollarını öğreten Rab İsa Mesih, ileride tekrar gelecektir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Mesih bu gelişinde her yönetimi, her hükümranlık ve gücü ortadan kaldırıp egemenliği Baba'ya teslim edecektir. Ayrıca bu dönemde, ölüm de dahil bütün düşmanları Mesih'in ayakları altına serilecektir(50). Bu aşamada ölüler diriltilecek ve İsa Mesih tıpkı Daniel’deki “İnsanoğlu” gibi bulutların arasından inecektir. Sonra hep beraber göğe yükselerek bulutların arasında Rab ile birlikte olacaklardır(51). Şüphesiz Pavlus’un bu krallık anlayışı sadece eskatolojik siyasi bir krallık beklentisi değildir. Bu beklenti umutların, ideallerin tarihin sonunda gerçekleşmesini kapsadığı gibi aynı zamanda kurtuluş düşüncesini de kapsamaktadır. Dolayısıyla da Pavlus’a göre Mesih, aynı zamanda soteriolojik bağlamda faaliyet gösterecek olan tanrısal bir kraldır(52). Nitekim Pavlus’a göre hiç kimse kendisi için yaşamadığı gibi kendisi için de ölmez. Her insanın yaşaması ve ölümü Rab içindir ve o, hem yaşayanların hem de ölülerin rabbi olmak üzere ölüp dirilmiştir. Herkes Tanrı’nın yargı kürsüsü önünde diz çökecek ve onun Tanrı olduğunu açıkça söyleyecektir(53).

Sonuç olarak “Tanrı’nın Krallığı” Pavlus’un mektuplarında çok yoğun olarak işlenen bir tema olmadığını söylemeliyiz. Bunun da muhtemel nedenlerinden birisi yukarıda belirttiğimiz gibi hitap ettiği kitlenin özelliğidir. Yani o kendisine muhatap olarak eskatolojik ve apokaliptik kavramlara aşina olan Yahudi toplumunu değil bunun yerine pagan Roma halkını seçmiştir. Ancak bu Pavlus’un eskatolojik bir beklenti içinde olmadığı anlamına da gelmemektedir. Zira onun soteriolojik olarak tasvir ettiği Mesih tipi aynı zamanda eskatolojik bir kişiliktir. Bunun da ötesinde satır aralarında Eski Ahit apokrifasına benzer apokaliptik düşüncelere ve Tanrı’nın Krallığı tasavvuruna sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla ona göre Tanrı’nın Krallığı, kaçınılmaz bir sondur ve mutlaka gerçekleşecektir. Tanrı, geçmişte yapılan hataları, bilgisizlikleri görmezden gelmiştir; ama artık herkesin tövbe etmesini istemektedir. Bunun nedeni ise dünyaya atadığı İsa Mesih’tir. Çünkü onun aracılığıyla dünyayı yargılayacaktır ve yargılama günü tespit edilmiştir(54).

Tanrı’nın Krallığı kavramını az kullanmasının diğer bir nedeni ise kavramın yaptığı siyasal çağrışımlardır. Roma topraklarını kendine faaliyet alanı olarak seçen Pavlus’un rahat hareket edebilmek için egemenlerle iyi geçinmeye çalıştığı ve ısrarla egemenlere itaati vurguladığı bilinmektedir. Dolayısıyla bir isyan çağrısı gibi anlaşılacak olan “Tanrı’nın Krallığı” terimini kullanmadan tanrısal egemenliği vurgulamıştır.

Bütün bunlarla birlikte Pavlus’un “Tanrı’nın Krallığı” anlayışı da en az Yahudi apokaliptik yazınındaki kadar eskatolojik ve siyasaldır. Doğrudan siyasal sistemleri hedef almamasına karşın özellikle şeytanın yeryüzündeki temsilcileriyle mücadele edip onların egemenliklerine son verdikten sonra Krallığı, Baba’ya teslim edecek olan bir Mesih’ten söz eden ifadeleri siyasal sistemleri meşru görmediği ve şeytanî kabul ettiğinin göstergeleridir. Ancak misyon faaliyetlerini rahat yürütebilmek için isyan istemez ve onlara itaati emreder. Onun siyasal sistemleri meşru görmemesine karşın isyana teşvik etmemesinin en önemli nedeni ise tıpkı apokaliptik gelenekte olduğu gibi göksel bir müdahaleyi beklemekte olmasıdır. Bu süreçte insanın yapması gereken sadece iman edip beklemektir. Tanrı, oğlunu gönderecek ve bozuk olan her şeyi düzeltecektir. Pavlus’un Selanik, Galatya, Efes ve Korint’te çok yakında gerçekleşecek olan krallığı bekleyen bir cemaat oluşturduğu düşünen E. Pagels, “Tanrı’nın Krallığının çok yakında olduğu” düşüncesinin ilk dönem Hıristiyanları arasındaki en güçlü tema olduğunu vurgular(55).

Genel olarak apokaliptik yazındakilere benzer tarzda bir Tanrı’nın Krallığı öğretisine sahip olan Pavlus, krallığı çok yakın bir zamanda özellikle kendisi hayattayken gerçekleşecek bir hadise olarak beklemektedir. Hatta o kadar ki kimsenin durumunda bir değişiklik yapmamasını ister Korintlilere yazdığı birinci mektubunda zamanın çok daraldığını (7:29-31) ısrarla vurgular.

http://www.dinlertarihi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=60&Itemid=27

Cengiz Batuk



 

Yorum ekle

Bu bilgiler hoşunuza gittiyse , lütfen destek olmak için reklamlarımıza tıklayınız.
Lütfen Ahlaki kurallar çerçevesinde her türlü yorumlarınızı bekliyoruz.Küfür ve hakaret içerenler zaten yayınlanmamaktadır.
Türkçe dışında bir dil kullanmayınız.
Sitemizi Mozilla Firefoks ile görüntülemenizi tavsiye ederiz.Eski tarayıcılarda görüntülemede sorun yaşayabilirsiniz.


Güvenlik kodu
Yenile