| Atatürk ve Azınlıklar |
Atatürk ve Azınlıklar meselesine kapsamlı bir bakış
Dünya tarihinde çoÄŸunluk-azınlık münasebetlerine, dini-ırki telakkilere, birinci-ikinci sınıf vatandaÅŸlık ayrımlarına, göç, sürgün, mübadele, iltica olaylarına, kolonizasyon-dekolazisyon hareketlerine, az geliÅŸmiÅŸlik-çok geliÅŸmiÅŸlik, medeni-gayr-i medeni telakkilerine bakıldığında, coÄŸrafi, kronolojik veya ırki bazı farklılıklar hatta uçurumlarla karşılaşılmaktadır. Kimi coÄŸrafya veya topluluklarda baÅŸka ırktan, baÅŸka din ve mezhepten olanlar savaÅŸlarda ön saflarda bırakılırken, kimilerinde en ağır iÅŸlerde çalıştırılmışlardır. Kimileri söz, düÅŸünce, din ve vicdan hürriyetinden mahrum bırakılmıştır. Kimileri resmi din ve mezhebi kabule zorlanırken, kimileri engizisyon mahkemelerinde ölüme mahkûm edilmiÅŸtir. Kimileri yerlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalırken, kimileri kitle imha silahlarıyla katledilmiÅŸlerdir. Kimilerinin kendi memleketlerinde dilleri, dinleri, kültürleri erozyona uÄŸratılırken, kimilerinin tabiat varlıkları sömürülmüÅŸtür. Kimileri derisi kara, rengi sarı olduÄŸu için modern çaÄŸda bile köleleÅŸtirilmek istenirken, kimilerinin adları, dilleri bile deÄŸiÅŸtirilmeye kalkışılmış, parlamentoya girmeleri, idari kadrolarda yer almaları ÅŸu veya bu ÅŸekilde engellenmiÅŸtir. Kimileri açlığa terkedilir, göçe zorlanırken, kimileri de kendileri adına adalet-eÅŸitlik isteyenler tarafından kabul edilmemiÅŸ, kapı dışarı bırakılmıştır. Bütün bu karışık, karmaşık ve aklın, havsalanın kabul etmediÄŸi münasebetler zinciri içinde Türk tarihine bakıldığında^çok daha deÄŸiÅŸik ve insani tablolarla karşılaÅŸmak mümkündür. Türk tarihinin hemen her devrinde kendinden olmayanlara, yabancılara, yolda, darda kalanlara, güçsüzlere yardımda bulunulmuÅŸtur. İster 1492'lerde olsun, isterse 1935'lerde isterse, 1990 veya 1991'lerde olsun, Türkiye'ye iltica edenlere kapılar açılmış ve birçok ülkenin yaptığı gibi geri çevrilmemiÅŸlerdir. Kendi dininden, dilinden olmayanlarla birlikte aynı coÄŸrafyada yaÅŸandığında ise, çoÄŸu zaman kendi ırkından, dininden olanlara saÄŸlanandan, verilenden çok daha fazlası saÄŸlanmıştır. Gayr-i müslimlere veya azınlıklara çoÄŸu kez %50'lere hatta %100'lere varan vergi muafiyeti saÄŸlanmış, askerlik yaptırılmamış, dilleri, dinleri, mezhepleri serbest bırakılmış, seyahat, ticaret ve söz hürriyeti tanınmış, en yüksek idari kadrolarda bile yer verilmiÅŸtir. Bütün bunlara raÄŸmen, dün olduÄŸu gibi bugün de, Türklere yönelik bir takım haksız ithamlarda bulunulmaktadır. Azınlıkların haklarının ellerinden alındığı, din ve vicdan hürriyeti tanınmadığı, seyahat ve teÅŸebbüs imkânlarının verilmediÄŸi, göçe, soykırıma tâbi tutuldukları, haksız hüküm giydikleri, vatandaÅŸlar arasında ayırımlar yapıldığı, iltica edenlere iyi davranılmadığı iddia edilmektedir. İşte bu bildirimizde Türkiye'nin dünkü gibi bugün de azınlıklara en çok hak tanıyan bir ülke olmasına raÄŸmen, neden en çok eleÅŸtirildiÄŸini, isyan etmelerine, düÅŸmanla iÅŸbirliÄŸi yapıp ihanet etmelerine raÄŸmen, affedildiklerini, nasıl insani bir muameleye tâbi tutulduklarını incelemeye çalışacağız. Yararlandırdığımız kaynaklar ise, baÅŸta CumhurbaÅŸkanlığı ArÅŸivi olmak üzere, diÄŸer arÅŸivlerin orijinal belgeleri ve yerli ve yabancı kaynaklar olmuÅŸtur. Olayların sebep-sonuç iliÅŸkilerini iyi kurabilmek için XX. yüzyıl baÅŸlarında Osmanlı Devleti'nde azınlıkların durumunu ve Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele'deki davranışlarını kısaca gözden geçirdikten sonra, Türkiye Cumhuriyeti idarecilerinin kuruluÅŸ yıllarındaki tutumlarını, belgelerin elverdiÄŸi ölçüde, gözler önüne sermeye çalışacağız. Osmanlı Devleti'nin savaÅŸ arifelerinde ve savaÅŸ sırasında gayr-i müslimlere uyguladığı siyaset, birkaç cümleyle açıklamak gerekirse, ÅŸöyle olmuÅŸtur: Teokratik bir idare ÅŸekline sahip olan Osmanlı Devleti, azınlıklara dini bir politikayla yaklaÅŸmış ve onları "Müslüman olmayanlar" ÅŸeklinde sınıflandırmıştır. Müslüman olmayanlara, tanınan statü ise, iki yönlü olmuÅŸtur. Birincisi, hem müslim, hem de gayr-i müslimlerin yararlandığı hukuk sistemi, ikincisi de, sadece gayr-i müslimlerin yararlandığı imtiyazlar sistemidir. Bir padiÅŸahtan ötekine artırılan, teyid edilen ve kendi ırk ve dininden olanlardan fazla hak tanıyan bu imtiyazlar sistemine dünya tarihinde pek rastlamak mümkün deÄŸildir. Osmanlılarda Fatih'le ÅŸekillenen imtiyazlar, 1839 Tanzimat Fermanı, 1876 ve 1908 MeÅŸrutiyetleriyle de teyid edilmiÅŸ ve Batı'nın teminatıyla milletlerarası bir ÅŸekil alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluÅŸuna kadar devam etmiÅŸtir. Böylece Osmanlı Devleti'ndeki Müslüman olmayan Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Keldani vd. unsurlar Müslümanlar gibi askerlik yapmamışlar, kan bedeli ödememiÅŸlerdir. Dillerine, dinlerine, mezheplerine, kültürlerine karışılmamış, çoÄŸu vergilerden muaf tutulmuÅŸ, ticari kolaylıklar saÄŸlanmıştır. Böyle olunca da yüzyıllar boyu, dünyanın hiçbir yerinde rastlanmadığı ölçüde çoÄŸalma ve zenginleÅŸme imkânına kavuÅŸmuÅŸlardır. Konuyla ilgili birçok yerli, yabancı hatta azınlık kaynakları mevcuttur. Türkler aleyhinde yazılanlar bile bunu itiraf etmekten kendilerini alamamışlardır. Bunlardan sadece bir tanesini vererek konuyu teyid etmek istiyoruz. İngiliz İstihbarat Servisi'nin belgelerine dayanarak yazıldığı iddia edilen ve 1916'da "Bleu Book" adıyla İngilizce, 1987 yılında da "Livre Bleu" adıyla Fransızca olarak yayınlanan tarafgir kitap bile bu hususu ÅŸöyle dile getirmektedir: "CoÄŸrafi araÅŸtırmalarımız ÅŸunu ortaya koymuÅŸtur ki, maharetleri ve huyları sayesinde Ermeniler, Türkiye'nin sanayi, ticaret, maliye ve entellektüel faaliyetlerinin büyük bir kısmını ellerine geçirmiÅŸlerdir. Rumlar Ege kıyılarında, Yahudiler de Balkanlar'da onlarla rekabet edecek durumda olmalarına raÄŸmen, Türklerden çiftçilik ve hayvancılıkla uÄŸraÅŸanlarla hiçbir rekabet endiÅŸesi olmaksızın İmparatorluÄŸun diÄŸer kısımlarının tamamı Ermenilerin tekelinde idi" (1). Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına kadar azınlıklarına tanıdığı bu sosyal, iktisadi, ticari imtiyazlar, bir baÅŸka ifadeyle Osmanlı Devleti'nin aşırı iyi niyeti, toleransı, bazı batılı yazarlara, Mustafa Kemal ve devrinin idarecilerine göre, Osmanlı Devleti'nin yıkılışını saÄŸlayan en Önemli sebeplerden biri olmuÅŸtur. Nitekim bu görüÅŸü haklı çıkaran olaylar İmparatorluÄŸun her yerinde bilhassa DoÄŸu Anadolu'da cereyan etmiÅŸ, gerek dışarıdan, gerekse içeriden yapılan tahrikler sonunda baÅŸta Ermeniler olmak üzere azınlıklar arasında isyanlar, ihtilâller çıkmıştır. Bunlardan bir kısmı düÅŸmanla iÅŸbirliÄŸi edip ihanet etmiÅŸler ve sonucunda da "sevk ve iskân"a veya meÅŸhur olan adıyla "tehcir"e ve mübadeleye tâbi tutulmuÅŸlardır. Alınan bu insani tedbirlere raÄŸmen, baÅŸta Ermeni ve Rumlar olmak üzere Türkiye'deki azınlıklar veya bunlardan yurtdışına göç etmiÅŸ olanlar, batılılarla beraber, hem Osmanlı Devleti yetkililerini, hem de kuruluÅŸundan günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti idarecilerini karalamaktan kendilerini alamamışlardır. Birinci Hükümet göçü ve sözde soykırımı baÅŸlatmakla, Mustafa Kemal Hükümeti devam ettirmek ve sonuçlandırmakla, günümüz Hükümetleri de bunları kabul etmemek, tazminat ödememek veya toprak vermemekle suçlanmaktadır (2). Devlet güçlü olduÄŸu zaman baÄŸlılık yeminleri eden, zayıflayınca veya güç durumda bununca da düÅŸmanla iÅŸbirliÄŸi yapıp ihanet eden kiliseler ve patrikhaneler olmuÅŸtur. Bir örnek verecek olursak İstanbul Ermeni Patrikhanesi 1922 yılında İstanbul'da yayınladığı "Les Atrocites Kemalistes" (Kemalist Mezalim) isimli kitapta aynen ÅŸu ifadelere yer vermiÅŸtir: "Milliyetçilerin Hükümeti ele geçirmelerinden beri 1915-1916 yıllarında Ermenilerin soykırımında önemli yerleri olan bölge siyasileri de yavaÅŸ yavaÅŸ iktidara geldiler. Geçen yıldan beri Ma'müratü'l-Aziz vilayetinin idaresi, Anadolu'nun her vilayetinde teÅŸekkül edip merkezi Ankara olan Milli Müdafaa Grubu'nun eline geçti. Mustafa Kemal PaÅŸa da onun Reisi'dir..." Benzer ithamların yer aldığı kitabın bir baÅŸka sayfasında ise ÅŸu ifade mevcuttur: "Hiç ÅŸüphe yok ki, tebaadan olan veya Ankara Hükümeti'nin faaliyet sahasında bütün Hıristiyanların öldürülmesini hedef alan müthiÅŸ olayların Kemalist Türkiye'de hâlen sürdürülmesi, Türkiye'yi gerçekten TürkleÅŸtirme programının bir parçasını teÅŸkil etmektedir. Ankara'da İktidarda bulunanlar, bütün Hıristiyanları yok ederek Hıristiyanlık problemini ortadan kaldırmayı kararlaÅŸtırdılar. Ne tahmin yapıyor, ne de dedikodudan bahsediyorum; sunduÄŸum deliller kesindir" (3). Bu iki ifadede Mustafa Kemal ve diÄŸer yetkililer, hem sözde Ermeni soykırımını yapmakla, hem de Anadolu'daki Hıristiyanların kökünü kazımakla suçlanmıştır. Åžayet Türk yetkililerinin böyle bir niyeti olsaydı, ki bunu gerekli kılacak zemin ve ÅŸartlar da mevcuttu, bir batılı yazarın dediÄŸi gibi, Türkiye'de hiçbir Hıristiyan kalmazdı. Aynı ÅŸekilde bazı Ermeni-Rum çevreleri ve onları destekleyen bazı batılı yazarlar tarafından Mustafa Kemal'in "divan-ı harpteki bir ÅŸahitliÄŸinde İttihat ve Terakki mensuplarının Ermenileri katlettiÄŸi" öne sürülmüÅŸtür (4). Yine Mustafa Kemal, Batı'nın ve patrikhanelerin baskıları sonucu kurulan ve sözde soykırım olaylarını yargılayan divan-ı harpteki üç kiÅŸiden biri olan ve gaddarlığından dolayı "Nemrut Mustafa PaÅŸa" diye çaÄŸrılan Süleymaniye'li Mustafa PaÅŸa'yla da karıştırılmıştır (5). İlmi tutarsızlıkları, kronolojik yanlışlıkları ilk bakışta anlaşılan bu ithamlar, yine birçok Ermeni yazar, Sayın Türkkaya Ataöv ve tarafımızdan çürütüldüÄŸü için burada üzerinde durmaya gerek görmüyoruz. Bütün bu ithamlar ve menfi davranışlar karşısında Mustafa Kemal, gerek savaÅŸ yılları ve gerekse CumhurbaÅŸkanlığı sırasında, azınlık faaliyetlerini çok yakından takip etmiÅŸ ve geçmiÅŸte onlara verilen imtiyazların kaldırılması ve onların da Türkler gibi hak ve vecibelerde eÅŸit vatandaÅŸ hâline getirilmesi için gayret sarfetmiÅŸtir. Ona göre (6), "Rum ve Ermeni çeteleri ve komitecileri daima irtibatta bulundukları İngiliz subaylarıyla Amerikalı memurlardan çok yüz buldukları" (7), 23 Temmuz 1919'da baÅŸlayan Erzurum Kongresi Beyannamesi'nin 4. maddesinde ÅŸu kararı almak lüzumu hissedilmiÅŸtir: "Anâsır-ı Hıristiyaneye hâkimiyet-i siyasiyye ve muvazene-i ictimaiyyemizi muhil imtiyâzât i'ta olunamaz" (8) Bu karar, 11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi Umumî Beyan-namesi'nde de geniÅŸ bir ÅŸekilde teyid edilmiÅŸtir. Lozan'dan önce imtiyazların kaldırılmasındaki ilk adım ise, 4-7 Haziran 1922 tarihinde Cemiyet-i Akvam'a baÄŸlı Milletlerarası Cemiyetler BirliÄŸi'nin Prag'da benimsediÄŸi bir raporun Türk delegeleri tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'deki azınlıklarla, Türkiye dışındaki Türklerin durumlarının Cemiyet-i Akvam'a sunulmasıyla atılmıştır. Böylece hem Türkiye'de karışıklıklar çıkaran azınlıklar zapt u rapt altına alınmak, hem de yurtdışında müdafasız ve Türkiye'den ayrılmış hükümetlerin kaprislerine baÄŸlı kalan Türk azınlıklarının hakları korunmak isteniyordu. "Aide-Memoire sur les Droits des Minorites en Turquie" (Türkiye'deki Azınlık Hakları Konusunda Hatırat) adıyla İstanbul'da yayınlanan konuyla ilgili kitapta(9), Türkiye'de asimilasyon politikası uygulanmamasına raÄŸmen, Türkiye'den ayrılan ülkelerde Türklere, Müslümanlara zulmedildiÄŸi yabancı belgelere de yer verilerek ifade edilmiÅŸtir. 20 Kasım 1922'den 24 Temmuz 1924'e kadar yaklaşık iki yıl süren Lozan Konferansı sırasında da baÅŸta Mustafa Kemal olmak üzere Türk idarecilerinin kesin kararı, hem azınlık meselesini yurt içinde ve yurtdışında milletlerarası bir statüye kavuÅŸturmak, hem de azınlıklara ait Patrikhane, Hahamhane, kilise, havra, yabancı mektepler vs. gibi müesseselerden, Hilafet müessesesinde olduÄŸu gibi, Patrikhaneleri ve Hahamhaneyi ortadan kaldırmaktı. Yerli kamuoyu buna hazırdı ve bu hususu M. Kemal yabancı kamuoyuna da ilân etmek maksadıyla, Lozan görüÅŸmelerinin devam ettiÄŸi sırada, New York Herald Gazetesi muhabiriyle 4 Mayıs 1924 tarihinde yaptığı mülakatta bunu aynen ÅŸöyle ifade etmiÅŸti: "Hilafetle beraber Türkiye'de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri, Patrikhaneleri ile Musevi Hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdır... Halifenin ve Patriklerin bu imtiyâzâtı kavânîmizin esasına teÅŸkil etmiÅŸti. Bu nizâmât vaktinde müdebbirane bile olsaydı, yine bir tehdit teÅŸkil eylerdi. Zira terakkiyâtımızı te'hir ve iÅŸgal eyledi ve bu sebeple yalnız Türkiye, Avrupa'da komÅŸusu olan bütün milletler arasında geride kaldı. Hükümeti iÅŸlemiyordu. Patrikhanelerin veya hilafetin itirâzâ-tına ma'rûz olmaksızın hiçbir ıslâhat veya terakkiperver fikri usûl-i idaremize idhâl edilemiyordu. Ma'amafih usullerimizden bazılarının tebdili zamanı geldi... Patrikhanelerin hiddetini tahrik etmeden usul-i tedrisimiz tebdil edilemezdi. Bunlar muavenet maksadıyla daima ecnebi Hükümetlere müracaat ediyorlardı.
...Türkiye'de mektepler ve kiliseler tahrikatın ocağı idi..." (10) M. Kemal ve Türk yetkililerinin bu açık kararına raÄŸmen, maalesef, esefle belirtiyorum çünkü bu müesseselerin menfi faaliyeti günümüze kadar devam ediyor, Lozan Konferansı'nda Hahamhane ve Patrikhanelerin kapatılma kararı alınamamıştır. Biraz sonra sunacağımız belgelerden de anlaşılacağı üzere, çok istemesine raÄŸmen M. Kemal'in baÅŸaramadığı veya ertelemek zorunda kaldığı iÅŸlerden biri de budur. Lozan'da Hahamhane ve Patrikhaneler kaldırılamamış, ama hiç olmazsa Türkiye'deki azınlıklara tanınmış olan imtiyazlar kaldırıla-bilmiÅŸtir. Yine ırk ve din esasına göre yapılan düzenlemede, Müslümanlar gibi Müslüman olmayanlara, azınlıklara, kamu hizmetlerinde, kanun önünde tam eÅŸitlik saÄŸlanmıştır. Kamu huzur ve düzenini bozmamak ÅŸartıyla, her türlü faaliyetlerinde serbestlik, din, vicdan ve ibadet hürriyeti, basın, eÄŸitim dahü, her safhada kendi dillerini kullanma imkânı, kendilerine ait her türlü vakıf, eÄŸitim müesseseleri, hastane ve ibadethane kurma, iÅŸletme, geliÅŸtirme, eÄŸitim ve din hizmetlerinde devletten yardım görme hakkı, aile iÅŸlerini an'anelerine göre yürütme, düzenleme hakkı vs. tanınmıştır. Ayrıca Türkiye'de bu esaslara aykırı olabilecek hiçbir mevzuatın yapılamayacağı ve uygulanamayacağı belirtilmiÅŸtir. Bütün bunların yanısıra tarihin hemen her devrinde, belki de biraz cömertçe, gördüÄŸümüz "Af Beyannamesi'ni veya "Aff-ı Umumîyi' TBMM kabul etmiÅŸtir. Buna göre, savaÅŸ sırasında, isyan, ihanet eden, düÅŸmanla iÅŸbirliÄŸi yapan, Türklere karşı savaÅŸan azınlıklardan Ermeniler ve Rumlar da dahil bütün azınlıklar affedilmiÅŸtir (11). Lozan'da Hahamhane ve Patrikhaneler kapatılamamıştır, ama bunların faaliyetleri sadece din iÅŸleriyle sınırlı tutulmuÅŸ, dünyevi iÅŸlerle, siyasetle uÄŸraÅŸmaları, ideolojik çalışmalarda bulunmaları yasaklanmıştır. Yine yapılan inkılâplarla, azınlıkların aile hukukunu kendi an'anelerine göre düzenlemeleri hususunda farklılıklar ortaya çıkınca da 15 Eylül 1925'te Yahudiler, 17 Ekim 1925'te Ermeniler ve 27 Kasım 1925'te de Rumlar bu farklılığın kaldırılması için müracaat etmiÅŸler ve ülkede ayrı muameleye tâbi olmak istemediklerini ifade etmiÅŸlerdir (12). Fakat bütün bunlara raÄŸmen, içeriden ve dışarıdan gelen tahrikler sonucunda, azınlıkların yine eskisi gibi siyasi, ideolojik faaliyetlerle uÄŸraÅŸmaya baÅŸladıkları görülmüÅŸtür. Atatürk bunları çok yakından takip ettirmiÅŸ ve zamanında alınan tedbirlerle menfi faaliyetlerini önlemeye çalışmıştır (13). AraÅŸtırma imkânı bulduÄŸumuz CumhurbaÅŸkanlığı ArÅŸivi'nde bu konuda yüzlerce belge mevcuttur. Biz, tebliÄŸimizin bu dar çerçevesi içinde bunlardan sadece bazılarını sunmak istiyoruz. Lozan'da Ermenistan ve Pontus hayalleri yıkılan Ermeniler, Rumlar ve onları destekleyen Batılıların yanısıra Osmanlı Devleti'nden ayrılmış olan Bulgaristan, Yunanistan, Suriye, Irak ve Kafkaslar'daki Ermeniler ve Rumlar, burukluÄŸu ortadan kaldırmak amacıyla faaliyete geçmiÅŸlerdir. Belgeleri kronolojik bir sırayla takip edersek tabloların ortaya çıktığını görürüz: 3 Ocak 1923 tarihinde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi imzasıyla BaÅŸkumandanlığa gönderilen mektupta İskenderun'daki Fransız milis taburunun %40'ının Ermeni ve Rumlardan teÅŸekkül ettiÄŸi ifade edilmiÅŸtir (bkz. Ekler, belge no. 1). 21 Nisan 1925 tarihinde Dâhiliye Vekâleti'nden Riyaset-i Cumhur BaÅŸkitabet-i aliyyesine gönderilen yazıda İran hududundan ve diÄŸer hudutlardan Ermenilerin Türkiye'ye doÄŸru asker ve sivil ÅŸevketine hazırlığında bulundukları ve ileri karakollar kurdukları belirtilmiÅŸtir (Ekler, nu. 2). 1 Nisan 1929 tarihinde Dâhiliye Vekili Åžükrü Kaya imzasıyla Riyaset-i Cumhur Umumi KâtibliÄŸi cânib-i âlisine gönderilen "mahrem" yazıda Elaziz Askeri Kışlası yanında Fransız, Alman papazla-rıyla, Diyarbakır ve Harput papazlarının sahibi oldukları Saint Anto-ine Kilisesi ve Mektebi'nde ibadet mahallerinin tahta döÅŸemeleri altında, bahçe havuzu kenarında ve muhtelif yerlerde çeÅŸitli silahlar, mermiler, bombalar, bomba kapsülleri ve muhaberede kullanılan eczalı kağıtlarla, gizli belgeler bulunduÄŸu ifade edilmiÅŸtir (Ekler, nu. 3). 5 Eylül 1929'da Dâhiliye Vekâleti'nden Riyaset-i Cumhur Kâtib-i UmumiliÄŸine gönderilen ve Ermeni TaÅŸnak Komitesi'nin Paris'te yaptığı 2. kongre kararlarını ihtiva eden "mahrem" raporda Kürt-Türk muharebâtınm devam ettiÄŸi, Kürtlerin muzaffer olacağı, Süreyya Bey Bedirhan'ın Kürt ve Ermenilerle meskûn ÅŸehirlerde tahriklerde bulunduÄŸu, Kürt-Ermeni iÅŸbirliÄŸinin güçlendirilmesi gerektiÄŸi, Rumların Kürtlerle ilgilendikleri, New York'ta çıkan Yunan National Herald Gazetesi'nin Hoybun komitesinin (resmi!) tebliÄŸleriyle, Süreyya Bey Bedirhan'ın makalelerini neÅŸrettiÄŸi, Türkiye aleyhinde propaganda yaptığı, Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal PaÅŸa'nın muhtemelen Amerika'ya resmi bir ziyarette bulunacağı, Türkiye'deki Amerikan mekteplerini kapatan, Hıristiyan düÅŸmanı olan(!) bu kiÅŸinin Amerika ziyaretine efkâr-ı umumiyyenin teham-mül edemeyeceÄŸi, milyonlarca Ermeni ve Rumu katletmiÅŸ (!) Türk Hükümeti mensuplarının Amerika'ya kabul edilmemeleri gerektiÄŸi, hariçte emniyetini saÄŸlayan Türkiye'nin son dört-beÅŸ yıl içinde dahilde izleri kaybolmayacak inkılâpları yaptığı, geliÅŸtiÄŸi, Türklerin Anadolu'nun her tarafını dolduracak nüfusta olmadığından (?) DoÄŸu Anadolu'nun Ermeni ve Kürtlere verilmesi gerektiÄŸi, Kürt meselesinin Ermeni meselesine baÄŸlı olduÄŸu, Åžeyh Said isyanının Türk Hükümeti'ne 100.000 Liraya ve 50.000 kiÅŸinin telefine sebep olduÄŸu, tırmandırılan yeni Kürt hareketinin Türkiye'ye daha büyük gaileler açacağı, bu harekâta Ermenilerin yanısıra Lazların, Çerkezlerin, İtilâfçıların, Halifecilerin harekete geçirilmesinin lüzumlu olduÄŸu, istiklâl ümitlerini Türkiye'ye baÄŸlamış olan Gürcüler ve Azerilerin ve diÄŸer Kafkas milletlerinin en büyük düÅŸmanlarının sadece Rusya deÄŸil aynı zamanda Türkiye olduÄŸu ifade edilmiÅŸtir (Ekler, nu. 4). Åžubat 1931'de Halep KonsolosluÄŸu'ndan Hâriciye Vekâleti'ne, oradan da Dâhiliye Vekâleti kanalıyla Riyaset-i Cumhur Kâtib-i UmumiliÄŸi'ne gönderilen yazılarda 1927 yılında Ermeniler ve Kürt bölücüleri tarafından kurulmuÅŸ olan "Hoyboun Independance" cemiyeti mensuplarıyla TaÅŸnak mensuplarının Van tarafından Türkiye'ye saldırmak için gece gündüz toplandıkları bildirilmiÅŸtir (Ekler, nu. 5). 7 AÄŸustos 1931 tarihinde Beyrut BaÅŸkonsolosluÄŸu'ndan alınıp Dâhiliye Vekâleti tarafından Rıyaset-i Cumhur Kâtibi Umumisi'ne gönderilen raporda da Beyrut'ta TaÅŸnak ve Hoybun'un Irak, İran, Mısır, Suriye, Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Fransa, İsviçre'deki Ermeni ve Kürt reislerinin yaptıkları toplantı sonucunda İsmet PaÅŸa'nın Atina'ya ve Mustafa Kemal PaÅŸa'nın doÄŸu vilayetlerine muhtemelen yapacakları ziyaretler sırasında kendilerine suikastlar yapılacağı, Gazi'nin hareketi hakkında İstanbul'dan bilgi alınacağı (ki, bir sonraki belgede görüleceÄŸi üzere bu istihbarat muhtemelen İstanbul'daki Ermeni PatriÄŸi Mesrop Norayan tarafından saÄŸlanmıştır) Suriye, Irak, Lübnan, Yunanistan ve Bulgaristan'dan silahlandırılacak Ermeni ve Kürt çetelerinin Suriye hududundan Türkiye'ye saldıracakları belirtilmiÅŸtir (Ekler, nu. 6). 30 Mart 1933 tarihinde Dâhiliye Vekâleti'nden Riyaset-i Cumhur Kâtib-i UmumîliÄŸi'ne gönderilen "İstihbarat" raporunda ise, İstanbul Ermeni PatriÄŸi Mesrop Norayan'ın TaÅŸnak mensubu olduÄŸu, onlar hesabına çalıştığı, Patrikhane Meclis-i Umumîsi ile memurlarından çoÄŸunun da TaÅŸnak mensubu oldukları ve Patrikhane'nin siyasetle uÄŸraÅŸtığı ve bunu saklamaya çalıştığı ifade edilmiÅŸtir (Ekler, nu. 7). 31 Mayıs 1933 tarihinde Dâhiliye Vekili Åžükrü Kaya imzasıyla Riyaset-i Cumhur Kâtib-i UmumiliÄŸi'ne Paris'teki TaÅŸnak komitesi faaliyetleriyle ilgili olarak gönderilen yazıda Suriye ve sair yerlerden Revan'a göç edeceklerin göçlerine mâni olunarak yerlerinde kalmalarına gayret edildiÄŸi, Paris TaÅŸnak komitesine Amerika, İngiltere, Almanya ve Mısır'dan pek çok para geldiÄŸi, 150'liklerden Paris'teki Mehmet Ali'nin teÅŸkilatına ve Suriye'deki ÅŸubesine 8000 Frank verildiÄŸi, bunların yayın organı Suriye'deki "Muhalefetten Sesler" ve Paris'teki "Republique Encaînee" gazeteleri nüshalarının Romanya'ya gönderildiÄŸi, Romanya, Bulgaristan ve Mısır'da Ermenistan aleyhinde çıkan ve çıkacak gazetelere sarfedilmek üzere 10.000 Franklık hesap açıldığı ye Anti-Kemalist olan her fert, cemiyet ve milletle el ele verip TaÅŸnakların düÅŸmanlarını ezerek umdelerine eriÅŸecekleri ifade edilmiÅŸtir (Ekler: 8). 15 Ekim 1937 tarihinde Dâhiliye Vekili Åžükrü Kaya imzasıyla ve "çok acele" kaydıyla Riyaset-i Cumhur Umumi KâtipliÄŸi'ne gönderilen yazıda Irak'ın Zaho kazasından Türkiye'ye külliyetli miktarda silah ve cephane geçirildiÄŸi ve bunların Kürt Hoybun cemiyeti adına Ermeni TaÅŸnak cemiyeti tarafından Kamışlı'daki Ermeni ve Kürtlerin yardımlarıyla tedarik edildiÄŸi ifade edilmiÅŸtir (Ekler: 9). 6 Haziran 1938 tarihinde Dâhiliye Vekili Åžükrü Kaya imzasıyla Riyaset-i Cumhur KâtipliÄŸi'ne gönderilen 6 yazıda Londra'daki İngiliz-Ermeni KardeÅŸler cemiyetinin Belçika fabrikalarından 10 Milyon Fransız Franklık silah olarak bunları Suriye'ye gönderdiÄŸi, İtalya'dan Hatay'a silah sevkiyatı yapıldığı, Fransızların tertibiyle Hatay'a Ermeni ve Kürtlerin toplandığı, Fransa'nın Suriye ile Türkiye'nin arasını açmak için her türlü imkânı kullandığı ve Ermenileri, Süryanileri, Kürtleri Türkiye aleyhinde kışkırttığı belirtilmiÅŸtir (Ekler, nu. 10).
SONUÇ Buna karşılık, komÅŸularımızdaki Türk azınlıkların mahalli ve milletlerarası antlaÅŸmalarla verilen hakları ellerinden alınmaya çalışılmaktadır. Bir taviz diÄŸerini doÄŸuracağından, Türkiye'deki azınlıklarla yurtdışındaki Türk azınlıklar için Atatürk devrindeki hassasiyeti göstermek ve ayrıcalıklarla, eÅŸitsizliklere müsaade etmemek, kanaatimizce en doÄŸru yol olacaktır.
* Bu bildiri, 9-11 Eylül 1991 tarihlerinde Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk AraÅŸtırma Merkezi tarafından düzenlenen "Uluslararası İkinci Atatürk Sempozyumu'nda sunulmuÅŸ ve basılmamıştır. (1) Livre Bleu du Gouvernement Britannique concernant le traitement des Armeniens dans l'Empire Ottoman (1915-1916), documents presentes au Vicomte Grey of Fallodan (Secretaire d'Etat aux Affaires etrangeres) par le vicomte Bryce, Paris, 1987. s. 93. (2) Kevork K. Baghdjian. La Confiscation par le gouvernement turc des biens armeniens... dits abandonnes. Montreal, Quebec, 1987, s. 121-171... (3) Patriarcat Oecumenique, Les Atrocites Kemalistes, Constantinople. 1922. s. 117. 182... (4) Paul du Veou, Le Desastre d'Alexandrette, 1934-1938, Paris, 121-122... (5) Jean Naslian, Les Memoires de Mgr. Naslian. Vienne, 1951, s.43. (6) Türkkaya Ataöv, Une declaration faussement attribuee â Atatürk Ankara.
1984 (kitap, ayrıca İngilizce. Almanca. İtalyanca ve Arapça olarak da yayınlanmıştır); (7) Attan Deliorman, Türklere Karşı Ermeni Komitecileri. İstanbul. 1973, s. 262-263. (8) Mustafa Kemal, Nutuk (Söylev). Ankara, 1981. s. 88, Türk Tarih Kurumu Yayını. (9) Association Nationale Ottomane pour la Societe des Nations, Constantinople, 44 sayfa. (10) Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk AraÅŸtırma Merkezi, Ankara, 1989, cilt 3. s. 102-104. (11) CumhurbaÅŸkanlığı ArÅŸivi, dolap 2, kutu 19-1, dosya 47-2, fihrist 18/1, 6 Ekim 1923 tarihli ÅŸifre. (12) Recep Åžahin. Tarih Boyunca Türk İdarelerinin Ermeni Politikaları, İstanbul 1982, s. 227; T.C. Maarif Vekâleti, Türkiye'de Yabancı Müesseselerin Durumu Hakkında Rapor, Ankara 1956, s. 2 vdl. (13) Saha L. Meray, Devlet Hukukuna GiriÅŸ, Ankara, 1968, Cilt 1, s. 244; Hidayet VahapoÄŸlu, Osmanlıdan Günümüze Azınlıklar ve Yabancı Okulları. Ankara. 1990, s. 33. ** Kaynak: Türk Tarih Kurumu Yayınları; XVI. Dizi, Sayı: 80, s.137-148, Türkiye Cumhuriyeti'nin 75 Yılı ArmaÄŸanı Azmi SÜSLÜTags:
|


Atatürk ve Azınlıklar meselesine kapsamlı bir bakış