| Atatürk'ün Almanya Seyahati |
Veliaht Vahdettin
Efendi ve M.Kemal PaÅŸa Almanya Gezisine bielikte çıkmışlardı.
Emekli TuÄŸgeneral Fahri Çeliker
SüveyÅŸ Kanalı’nın İngiliz kontrolüne girmesinden sonra Hindistan’a ulaÅŸmak için Berlin-BaÄŸdat mihverine büyük önem veren Alman İmparatoru II. Wilhelm, 1889 ve 1898 yıllarında İstanbul’a gelmiÅŸ, Osmanlı PadiÅŸahını baÅŸkentinde ziyaret etmiÅŸti. Birinci Dünya Harbi içinde, 1917 yılı Ekim ayında, İmparator üçüncü kez İstanbul’a geldi ve PadiÅŸahı Genel Karargâhına davet etti. Artık, bu davetin kabulü ve ziyaretin iadesinin kaçınılmaz hale geldiÄŸini düÅŸünen Osmanlı Hükümeti, PadiÅŸah Sultan ReÅŸat seyahat edecek durumda olmadığından Veliaht Vahdettin Efendi’nin Almanya’ya gönderilmesine karar verdi. Ayrıca, Yıldırım Ordular Grubu emrinde 7 nci Ordu Komutanı iken Filistin Cephesinde uygulanması gereken strateji ve taktik konusunda Grup Komutanı MareÅŸal Falkenhayn ile anlaÅŸamadığından istifa ederek İstanbul’a gelen ve BaÅŸkomutanlık emrinde bulunan Mustafa Kemal PaÅŸa’nın bu seyahatte Veliaht’a eÅŸlik etmesi kararlaÅŸtırıldı; kabul edip, etmeyeceÄŸi kendisine soruldu. Bu seyahati kendi açısından çok ilginç gören Atatürk, derhal kabul ettiÄŸini bildirdi. Çok iyi Almanca bilen ve Atatürk’ün Harp Okulunda öÄŸretmeni olan Naci PaÅŸa (o tarihte rütbesi albaydı) da Veliaht ile beraber gidecek, ona tercümanlık edecekti. Seyahate çıkmadan önce Veliaht’ı ziyaret etmesi ve tanışması Atatürk’e tavsiye edildi. Bir gün Naci PaÅŸa ile birlikte Vahdettin’i ziyarete gittiler. Atatürk, anılarında bu ziyareti ÅŸöyle anlatır: “Bizi sarayın içinde Arap hasırlarıyla örtülmüÅŸ bir salona açılan kapıdan bir odaya soktular. Redingotlu adamlarla dolu olan odanın eÅŸyası bir kanepe ve kanepenin iki tarafında birer koltuktan ibaretti. Henüz girdiÄŸimiz bu odada ayakta dururken çok laubali görünen redingotlu adamların içinde diÄŸer redingotlu bir adam peyda oldu. Bu yeni gelenin kim olduÄŸunu, ne olduÄŸunu ve ne olmak lâzım geldiÄŸini ne ben, ne de arkadaşım fark etmedik. İçeri girdi; bizim bulunduÄŸumuz tarafa teveccüh etti (yöneldi). Kanepenin saÄŸ köÅŸesine oturdu. Ben karşısındaki koltuÄŸa oturdum; mütenazır koltuÄŸu Naci PaÅŸa iÅŸgal etti. Bu zat bir defa gözlerini kapadı; derin bir vecde daldı, neden sonra tekrar gözlerini açtı,bize lütfen iltifat etti: — Sizinle müÅŸerref oldum; memnunum! Tekrar gözlerini kapadı. Bu nazikâne sözlere cevap vermeye hazırlanırken, bihuÅŸ (ÅŸaÅŸkın) bir ÅŸahsiyetin huzurunda bulunduÄŸumu fark ettim; cevap vermek mi, yoksa vermemek mi lâzım geldiÄŸinde tereddüt ettim. Naci PaÅŸa’nın yüzüne baktım; o da çok durgundu. Onda bir defa daha tekellüm kudreti (konuÅŸma gücü) mevcut olup olmadığını anlamak için beklemeyi tercih ettim. Biraz sonra gözlerini açtı: — Seyahat edeceÄŸiz deÄŸil mi? Ben çok sıkılmış, çok muazzep (azap içinde) bir halde: — Evet seyahat edeceÄŸiz, dedim. İtiraf edeyim ki, bir mecnun (deli) ile karşı karşıya bulunduÄŸumu derakap (hemen) hissetmiÅŸ, fakat mantıkî mükâlemeye (görüÅŸmeye) giriÅŸmekten kendimi menetmiÅŸtim. Hemen ayaÄŸa kalkıp dedim ki: — Efendi Hazretleri, beraber seyahat edeceÄŸiz; seyahat iki gün sonra baÅŸlayacaktır. PerÅŸembe akÅŸamı garda hazır bulunacaksınız; oradan hareket edeceÄŸiz.”11 Veliaht’a veda edip odadan çıkarlar; süslü bir saray arabasıyla geri dönerken aralarında aÅŸağı yukarı ÅŸöyle bir konuÅŸma geçer: “Atatürk: — Zavallı, bedbaht, ÅŸayanı merhamet... Bunlarla ne olabilir? Naci PaÅŸa: — Öyledir, Atatürk: — Bu zavallı yarın padiÅŸah olacaktır, kendisinden ne beklenebilir? Naci PaÅŸa: — Hiç... Atatürk: — Biz ki, aklımız, mantığımız vardır; biz ki. memleketin mukadderatını halini ve âtisini (geleceÄŸini) anlamış insanlarız, ne yapabiliriz? Naci PaÅŸa: —Güç!..” Atatürk, bu seyahatin bir bakıma askeri bir gezi olduÄŸunu düÅŸünerek Veliaht’ın askeri üniforma giymesi için kendisine adamlarıyla haber göndermiÅŸti. 20 Aralık 1917 PerÅŸembe günü Sirkeci Garına geldiklerinde Veliaht’ın sivil giymiÅŸ olduÄŸunu gören Atatürk, Veliaht’ın teÅŸrifatçısı İhsan Bey’e : “Ben Veliaht Hazretlerinin üniforma giymesi için haber yollamıştım. Söylediniz mi?” der. İhsan Bey, söylendiÄŸi, ama Veliaht’ın dinlemediÄŸi ÅŸeklinde cevap verdikten sonra nedenini ÅŸöyle açıklar: Veliaht’a Feriklik (Korgenerallik) rütbesi verilmiÅŸ, sonradan Mirlivalığa (TuÄŸg.—Tümg.) indirilmiÅŸ, buna üzülen Veliaht, ben bu rütbeye tenezzül etmem demiÅŸ ve bir daha üniforma giymemiÅŸ. Bu seyahatte de aynı nedenle sivil giyinmeyi tercih etmiÅŸ. Sirkeci Garında yapılan uÄŸurlama törenini Atatürk anılarında ÅŸöyle anlatıyor: “BineceÄŸimiz tren hazırdı. Bir askeri müfreze saffıharp nizamında (merasim düzeninde) Veliaht’ı teÅŸiye muntazırdı (uÄŸurlamak için bekliyordu). Veliaht’ın yanına yaklaÅŸtım. BaÅŸkumandan Vekili Enver PaÅŸa da orada idi. — Bu asker sizi teÅŸyi için hazırdır. Kendilerini selâmlayınız dedim. Vahdettin yüzüme baktı. Bu bakışıyla: — Nasıl? Demek istiyordu. İşaret ettim: — Siz yürüyünüz, arkanızdan biz geleceÄŸiz. Vahdettin askerin önünden geçerken iki eli de yukarıda, gayrı tabii ve gayrı ÅŸuurî selâm vererek yürüdü. Geriye dönüp trene bindik; içine girdiÄŸimiz salonun pencerelerini açtırarak tren hareket edeceÄŸi sırada Vahdet-tin’e: — Bu pencereden askeri ve ahaliyi selâmlayınız dedim. — Niçin, lâzım mıdır? dedi. — Evet lâzımdır!”2 Vahdettin, Atatürk’ün çekinmeden yaptığı ihtarlara boyun eÄŸmiÅŸ gibi görünerek dediklerini eksiksiz yapar. Tren İstanbul’dan ayrıldıktan sonra kendisi için hazırlanmış olan kompartımana çekilir. Bir süre sonra, tren Trakya topraklarında ilerlerken Vahdettin, Atatürk’ü salona davet eder. Atatürk, anılarında bu buluÅŸmayı ÅŸöyle anlatıyor: “DoÄŸrusu bu davet beni memnun etti. Yarınki padiÅŸahı yakından tetkik etmek fırsatlarından birincisi bahÅŸediliyor demekti. Vahdettin’in salonuna girdiÄŸim vakit kendisini ayakta, bana muntazır (beni bekler) buldum. Oturdu. Bana da oturmak için yer gösterdi. Bu dakikada sarayında ekseriya gözleri kapalı konuÅŸan zatı büsbütün baÅŸka bir vaziyette buldum. Bilâkis (tersine) gözlerini çok kuvvetle açmış ve dikkatle bana bakıyordu. Bir nutuk irad eder gibi, ÅŸu tarzda beyanatta bulundu: — Afedersiniz PaÅŸa Hazretleri, birkaç dakika evveline kadar kiminle seyahat etmekte olduÄŸumu bana izah etmemiÅŸlerdi. Ancak trenin hareketinden sonra aldığım malumat üzerine gıyaben (yüzünü görmeden) çok tanıdığım ve takdir ettiÄŸim bir kumandanla beraber olduÄŸumu anladım. Ben sizi çok iyi bilirim. Arıburnu’nda ve Anafartalar’da yaptığınız bütün icraat, kazandığınız muvaffakiyetler tamamen malumumdur. Siz İstanbul’u ve her ÅŸeyi kurtarmış bir kumandansınız, beraber seyahat etmekte olduÄŸum için çok memnun ve müftehirim (seviniyor ve iftihar ediyorum). Vahdettin bu sözleri çok ağır, fakat muntazam (düzgün) söylüyordu. Hayret ettim, icap ettiÄŸi gibi cevaplar verdim; aramızda mükemmel, ciddi ve samimi musahabeler (sohbetler) oldu. O gece için görüÅŸtüklerimizi kâfi addederek kendisini fazla rahatsız etmek istemediÄŸimi söyleyip müsaade aldım. Salona avdet ettiÄŸim (döndüÄŸüm) zaman inÅŸirah (gönül ferahlığı) hissediyordum. DüÅŸündüm ki, bu zat akıllı olmalıdır. İstanbul’da ilk buluÅŸtuÄŸumuz vakit, o devri bilenlerce anlaşılması kolay olan sebep ve ÅŸeraitin (sebep ve koÅŸulların) tesiri altında garip bir hal gösteren Veliaht, İstanbul’u terk ettikten, kendisini tamamen serbest gördükten ve bilhassa muhataplarının ÅŸayanı emniyet adamlar olduÄŸunu anladıktan sonra ÅŸahsiyetini olduÄŸu gibi göstermekte artık beis (sakınca) görmüyor. Buna göre ben de kendisine bütün ahvali ve zaruretleri anlatabilirim, hatta kendisince yapılacak bazı zeminler üzerinde faaliyete geçebilirim ümidine kapıldım.”3 Seyahat günleri birbirini izler. Atatürk, Veliaht ile her gün uzun veya kısa görüÅŸmeler yapar; kendisini aydınlatmak, yakın ve samimi yardımlarla desteklemek suretiyle Vahdettin ile bazı ÅŸeyler yapılabileceÄŸi kanısına varır. Bu düÅŸüncesini Naci PaÅŸa’ya ve diÄŸer yol arkadaÅŸlarına da söyler; Veliaht’ı bu ÅŸekilde hazırlamanın bir görev olduÄŸuna iÅŸaret eder. Atatürk ve yol arkadaÅŸları seyahat boyunca bu tür temaslara devam ederler. Nihayet Alman Genel Karargâhının bulunduÄŸu küçük bir kasabaya varırlar. Karargâhın giriÅŸ kapısı karşısında yer almış olan çok gösteriÅŸli bir Alman birliÄŸi Veliaht’ı selâmlar. İmparator, Türk heyetini giriÅŸ kapısında karşılar; büyük bir hole geçerler; Hindenburg, Ludendorf ve diÄŸer karargâh erkânı oradadır. Veliaht, beraberinde bulunanları burada İmparatora takdim eder. Mustafa Kemal PaÅŸa’nın takdimi sırasında İmparator, yüksek sesle: “— 16 ncı Kolordu... Anafartalar!” der. İmparatorun bu sözleri üzerine orada hazır bulunan Alman subaylarının hepsi Atatürk’e bakarlar. Atatürk, mahcup ve mütevazi bir tavırla önüne bakar... Atatürk’ün bu utangaç davranışı üzerine belki de bir hata yapmış olabileceÄŸini düÅŸünen İmparator: “— Siz 16 ncı Kolordu Komutanlığını ve Anafartaları yapmış olan Mustafa Kemal deÄŸil misiniz?” der. Atatürk, İmparatorun bu sorusuna olumlu cevap verir. Ertesi günü Hindenburg ve Ludendorf u ziyaret ederler. Bu ziyaretleri Atatürk, anılarında ÅŸöyle anlatır: “Hindenburg’un ufacık bürosunda idik. MareÅŸal, masasının başında ve sol ilerisindeki koltukta Vahdettin, onun yanında dili mesabesinde (derecesinde) olan Naci PaÅŸa oturuyordu. Ben Hindenburg’un sağına tesadüf eden sandalyede idim. Veliaht ve Hindenburg birbiriyle görüÅŸüyorlardı. Kısa ve merasim kabilinden olan böyle bir mülakatta çok mühim ÅŸeyler konuÅŸulmak mutad olmamakla beraber Hindenburg, Veliaht’a bittabi onun delaletiyle bütün Türk milletine çok tesellibahÅŸ sözler söylüyor, Veliaht bu tesellibahÅŸ beyanata teÅŸekkür ediyordu. Ben Hindenburg’un aÄŸzından iÅŸittiÄŸim sözlerin en nihayet kibar ve misafirperver olduÄŸu için nezaketen sarf edilmekte olduÄŸuna kani olmak istiyordum. Yoksa beyanatın medlulü (sözlerden anlaşılan), beni meyus edecek mahiyette idi. Mükâlemeye iÅŸtiraki münasip görmedim; bilâkis mülakatın kısa kesilmesine intizar ediyordum; öyle oldu. Vahdettin’i Ludendorf da büyük nezaket ve itina ile kabul etti. Denebilir ki, o da MareÅŸal’in temas ettiÄŸi mevzular üzerinde tesellibahÅŸ izahatta bulundu. Bilhassa o günlerde ÅŸimali garbi (kuzeybatı) cephesi üzerinde itilâf orduları aleyhine baÅŸladıkları parlak taarruzdan bahsetti. Bu taarruzu esasen biliyorduk. Fakat taarruzun vasıl olabileceÄŸi neticeyi Ludendorf un lisanından (aÄŸzından) iÅŸitmek için sabırsızlanıyordum. Gördüm ki, mükâlemenin hedefi bu deÄŸil. Alman ordusunun taarruz etmekte olduÄŸunu söylemek de Alman millet ve ordusunun ve bütün müttefiklerin kuvvei maneviyelerini yükseltebilecek teminat vermekten ibaretti. Åžüphelerimi halletmek için olmalı, Generale kısa bir sual sordum: — En nihayet taarruz kuvvetleri hangi hatta kadar gidebileceklerdir? Böyle, Veliaht refakatinde bulunan bir zabitin damdan düÅŸer gibi sorduÄŸu suale muhatap olan Ludendorf, nezaket içinde devam eden beyanatını tevkif etti (sözlerini kesti); biraz düÅŸündü, biraz da yüzüme baktı ve dedi ki: —Biz taarruz ediyoruz, neticesini hadisat gösterecektir. Cevap verdim: — Yapılmakta olan taarruz neticesinin ne olabileceÄŸini anlamak için hadisat ve talihin tecellisine intizar etmeye lüzum olmadığını zannediyorum; çünkü yapılan taarruz, en nihayet “parsiyal” (mahdut hedefli) bir taarruzdur. Ludendorf, tekrar yüzüme baktı. Ne demek istediÄŸimi pek iyi anlamıştı. Müspet, menfi cevap vermeyerek sustu. Mükâleme burada kaldı ve ziyarete hitam (son) verildi.” Ziyaretin ertesi günü kaldıkları otelde Atatürk, Veliaht’a Ludendorf un taarruzun akıbetini Allaha bırakan tevekkülü karşısında Türk BaÅŸkomutanlığı’nın memleketin geleceÄŸini Alman zaferine baÄŸlamasının mantıksızlığını anlatmaya çalışırken dışardan “Kayzer.. Kayzer..” sesleri duyulur. İmparator, Veliaht’ı ziyarete gelmektedir. Atatürk, bu ziyareti ÅŸöyle anlatıyor: “İmparatorun istikbaline ÅŸitap ettik (karşılanmasına koÅŸtuk). Kayzer salona dahil oldu. Hep beraber oturduk. İmparator hakikaten centilmence konuÅŸuyor, sadık ve vefakâr Osmanlı Devleti’nin çok kıymetli bir Alman müttefiki olduÄŸundan ve bilhassa BaÅŸkumandan Vekili Enver PaÅŸa Hazretlerinin bu dostluÄŸun kıymet ve yüksekliÄŸini anlayarak çalıştığından, Alman BaÅŸkumandanlık ve Erkânıharbiyesinin bu güzide zata fevkalade emniyet ve itimat beslemekte olduÄŸundan bahsediyordu. Ben Veliaht’m sağındayım. Naci PaÅŸa tam karşımızda bulunuyordu, İmparator solundaydı. Takriben ÅŸu sual Naci PaÅŸa lisanıyla Vahdettin tarafından İmparator’a soruldu: — Türkiye’nin Almanya’ya karşı sadakat ve vefasından, yakın âtide Alman müttefiklerinin saadete kavuÅŸacaklarından bahseden beyanatı ÅŸaha neleri Osmanlı Devleti’nin yarınını düÅŸünmek vaziyetinde bulunan âcizle rinde büyük bir inÅŸirah ve teselli uyandırdı. Ancak vaziyeti umumiyeyi mütalâa ve tetkikten sarfınazar ederek, bir noktayı daha vuzuhla anlatmak ihtiyacındayım. Türkiye’nin kalpgâhına tevcih olunan darbeler tevkif olunmaksızın ilerlemektedir. EÄŸer bu darbeler muvaffak olursa Türkiye mahvolacaktır. Bu darbeleri tevkif için kâfi teminat ifade eden beyanatınızı dinleyemedim. Lütfen bu hususta beni biraz tenvir ve tatmin buyurur musunuz? Bu sual üzerine İmparator, oturduÄŸu sandalyeden derhal ayaÄŸa kalktı. Åžöyle bir hitapta bulundu: — Türkiye’nin muhterem Veliaht’ı, anlıyorum ki, sizin zihninizi teÅŸvik edenler (karıştıranlar) vardır. Ben Almanya İmparatoru size âtiden, muvaffakiyeti âtiyeden bahsettikten sonra ÅŸüpheniz kalır mı, kalmaz mı? Yanında bulunduÄŸum Veliaht, müspet cevap vermekle beraber endiÅŸesinin zail olmadığını da ilâve etti. İmparator kalktığı sandalyeye artık oturmadı... Ve bizi terk edeceÄŸini nezaketle ima etti. Salonun kapısına doÄŸru yürüdü. Vahdettin ve arkasından bizler, Kayzer’i salonun kapısından dışarı çıkardık. Kayzer sola doÄŸru giden bir koridordan yürüyecekti. Ben Kayzer’in hoÅŸuna gitmediÄŸimi anladığım için makûs (ters) koridora doÄŸru ve biraz uzakta durdum. İmparator, Veliaht’ın ve müteakiben ona yakın bulunan Naci PaÅŸa’nın ellerini sıkarak, uzağında bulunan bana baktı ve müteveccih olduÄŸu koridor istikametinde yürümeye baÅŸladı. Benim elimi sıkmamıştı. İmparator’un hakkı vardı. Veliaht’ın refakatinde bulunan herhangi bir generalin elini sıkmak için onun ayağına mı gidecekti? Lâzım deÄŸil midir ki, bu general, İmparator tarafından eli sıkılmak ÅŸerefini ihraz için biraz istical etsin (kazanmak için biraz acele etsin). Bu kusurumu itiraf ederim. Bilmem neden durgun, harekete iktidarsız, sabit ve dalgın bir vaziyet almıştım. İmparator, iki üç yürüdükten sonra tekrar geri döndü. Bana yaklaÅŸtı: — Affedersiniz sizin elinizi sıkmamıştım. Elimi uzattım, çok nazik ve âlicenapane iltifatlarına mazhar oldum.”4 Bu ziyaretlerden sonra İmparator Türk heyetini sofrasına akÅŸam yemeÄŸine davet eder. Atatürk’ün bu davete iliÅŸkin anıları ÅŸöyledir: “Kayzer’in karşısında bir prens, sağında Vahdettin, solunda Berlin Sefiri Hakkı PaÅŸa merhum ve prensin solunda da ben bulunuyorduk. Benim solumda Ludendorf vardı. Ludendorf, Fransızcasıyla benimle görüÅŸüyordu. İmparator, Ludendorf a Almanca: — Sağındaki adamla konuÅŸ! dedi. Ludendorf: — Onu yapıyorum. Cevabını verdi. Bittabi bu mükâlemeleri anlayacak kadar Almanca bildiÄŸim için İmparator’un ihtarına ve Ludendorf un cevabına intikal etmiÅŸtim. Dimağı çok büyük harekâtın idaresinden mütevellit yorgunlukla meÅŸbu bulunan Ludendorf, yemek esnasında hatırımda yer tutacak kadar ciddi bir mükâleme mevzuu bulamadı. Yemek bitti; bu salona bitiÅŸik, âdeta onun büyük parçasına benzeyen diÄŸer bir salon vardı. Sofrada hazır bulunanlardan bir kısmımız oraya geçtik. İmparator, Hindenburg, Ludendorf, Alman BaÅŸvekili olduÄŸunu zannettiÄŸimiz bir zat, bizim tarafımızda da Veliaht, Hakkı PaÅŸa merhum ve bizler... İmparator bir köÅŸede ayakta Veliaht ile tatlı tatlı konuÅŸuyor. Ben, arkasını, iki salonun faslı müÅŸtereki olan kavsin duvarına dayamış, çok heybetli ve canlı, asil nazarlarında hakayiki (gerçekleri) anladığı görülen, fakat anladıklarını her muhataba söylemekten muhteriz (çekinen) yüksek bir ÅŸahsiyet karşısındayım : Hindenburg! Hindenburg ile görüÅŸmek istiyor, kendisini bilhassa Veliaht ile beraber ziyarete gittiÄŸimiz vakit temas etmiÅŸ olduÄŸu tatlı musahabe (sohbet) zeminine sevk etmeye çalışıyordum. MareÅŸal, ziyaretimiz esnasında Suriye vaziyetinin ıslah olduÄŸunu, son günlerde yeni ve taze bir süvari fırkasının muharebe meydanına ithal edildiÄŸini söylemiÅŸti. Halbuki bu büyük adamın bahsettiÄŸi bittabii oradaki kumandanların verdiÄŸi rapor muhteviyatıydı. Hakikati halde mevzubahis olan bu süvari fırkası, ben henüz 2 nci Ordu Kumandanı iken, Yıldırım Grubu’nu takviye için bu gruba gönderilmesi talep olunan fırka idi. Ben, 7 nci Ordu Kumandanı olmadan evvel, bu süvari fırkasının teÅŸkil ve teminine çok çalışılmıştı. Ancak toplanılabilen bu seyyar kuvvet o kadar bimecal (güçsüz) idi ki, evvelâ lagar hayvanlarını Resülayn civarındaki otlaklarda beslemek ve ondan sonra kabili istifade bir hale gelip gelmediÄŸini yeniden tetkik etmek lâzımdı. Ben aylarca sonra 7 nci Ordu Kumandanı olduÄŸum zaman bu fırkadan istifade edip edemeyeceÄŸimi tahkik ettim. Aldığım ciddi bir rapor, fırkanın bir kuvvet olmadığı mahiyetindeydi. Alman büyük karargâhında Hindenburg’un aÄŸzından iÅŸittiÄŸim ÅŸu idi ki, bu fırka muharebe meydanına dahil olmuÅŸ ve vaziyet ıslah edilmiÅŸtir. MareÅŸal’e bu macerayı hikâye ettim ve dedim ki: — Benim söyleyeceÄŸim sözler sizin aldığınız raporlar muhteviyatına uymayabilir. Fakat emniyet edebilirsiniz ki, hakikattir. Bunu kabul ediniz. Sonra MareÅŸal, siz mühim bir taarruz yapıyorsunuz ve zannetmem ki, buna çok bel baÄŸlamış olasınız; yalnız bana söyler misiniz,emniyetle ümit ettiÄŸiniz hedef ve maksat nedir? Büyük ve ihtiyatlı asker benim bu sualime cevap verebilir mi idi? Zaten kendisinden bunu beklememeli idim. Bu, belki de biraz laubali vaziyetim, ihtimal İmparator Hazretlerinin sofrasında bize ikram edilen nefis ÅŸampanyaların tesiriyle olmuÅŸtu. MareÅŸal, söylediklerimi dikkatle dinler gibi göründü; fakat çok basit ve ÅŸirin bir cevap verdi: (Salonun ortasında duran ve üzerinde muhtelif sigaralar bulunan ufak bir masa vardı.) — Ekselans, size sigara takdim edebilir miyim? Hindenburg her ÅŸeye cevap vermiÅŸti. Ortada masaya gittik; kendi eliyle bana bir sigara verdi. MeÄŸer Vahdettin ile konuÅŸan İmparator, bizim temas ve mukâlememiz ile alakadar oluyormuÅŸ. Almanca olarak MareÅŸal’e sordu: -Ne diyor? MareÅŸal cevap verdi: — Bir ÅŸeyler! Ben sigaramı yaktıktan sonra Hindenburg’u bıraktım, İmparator ile konuÅŸan Vahdettin’in yanına gittim: — Hakikati anlıyor musunuz? diye sordum. Muhatabınız Almanya İmparatorudur. Benim size arz ettiÄŸim endiÅŸeleri izah edecek bir tek kelime söyledi mi? — Hayır! dedi. — KonuÅŸmaya devam ediniz, dedim ve ciddi konuÅŸunuz; bütün endiÅŸeleri İmparator’a söylemekte tereddüt etmeyiniz; ben eminim ki, o sizden memnun olmayacaktır. Fakat hiç olmazsa Türkiye’de hakikati görmüÅŸ olanların mevcudiyetine inanacaktır. Veliaht, masum bir tavır takınarak: — Öyle yapıyorum dedi.”5 Veliaht ve beraberindekilere cephedeki birlikleri gezdirerek Alman ordusuna güvenlerini artırmak için bir program hazırlanmıştır. Büyük bir karargâha gidilir, burada Alman Komutanı, Veliaht’a, gayet güzel hazırlanmış, renkli haritalar üzerinden birliÄŸinin durumunu parlak sözlerle açıklar. Bu güzel açıklamayı dinleyen Veliaht, Mustafa Kemal PaÅŸa’ya usulca: “Ya buna ne dersin?” der. Atatürk : “Durumu yerinde, arazide, görmek istediÄŸinizi” söyleyiniz cevabını verir. Cepheye giderler. Orada da kendileri için önceden hazırlanmış bir gezi planı ile karşılaşırlar. Atatürk: “Bu planı bırakalım ve benim göstereceÄŸim yere gidelim” der. Bunun üzerine olayların geliÅŸimini Atatürk, anılarında ÅŸöyle anlatıyor: “O anda bir kargaÅŸalık oldu. Vahdettin, hazır krokiye tâbi, sevk olunduÄŸu istikamette yürüdü. Bende bir asker inadı uyandı. Onları takip etmedim. EdinmiÅŸ olduÄŸumuz haritanın delâletine güvenerek ateÅŸ hattının bir noktasına yürüdüm ve ateÅŸ hattı gerisinde bir aÄŸacın dibine geldim. Orada genç bir zabit aÄŸaç üzerinde tarassut (gözetleme) yapıyordu. Bana refakat eden Alman zabitleri de vardı. Tarassut yapan zabit aÅŸağı indi. MeÅŸhudatını (ÅŸahit olduklarını, yani gördüklerini) anlattı. — Müsaade eder misiniz, ben de bu aÄŸaca çıkayım dedim. — Hay, hay! Cevabını verdiler; çıktım, zabitin söylediklerini aynen gördüm. Fakat asıl mevzubahis olmak lâzım gelen nokta, bu müÅŸahede olunan vaziyete karşı olan vaziyetti; onun için sordum: — Bu düÅŸman vaziyeti karşısında kuvvetiniz, tertibatınız, ihtiyatlarınız nedir, lütfen bana söyler misiniz? AteÅŸ hattının saf olan zabitleri ve kumandanları, Türk müttefiklerinin bir kumandanına hakikati söylediler. Hakikat ÅŸu idi: Piyade kuvvetler hemen hemen gayrı kâfi dereceye gelmiÅŸti. Süvari iken piyade gibi istimale mecbur oldukları bir kuvvetten bahsettiler; o da birinci hattın istinatlarından sonra ihtiyat denecek keyfiyet ve kemiyetten (nitelik ve nicelikten) çıkmıştı. Bu malumatı aldıktan sonra, çok mütehayyir olarak (hayrete düÅŸerek) kendilerine biperva (çekinmeden) dedim ki: — O halde tehlikedesiniz! — Öyle... dediler.” Bu gezinin yapıldığı gün Atatürk ile bir Alman Kolordu Komutanı arasında geçen konuÅŸma ilginçtir. Alman Kolordu Komutanı Atatürk’e sorar: — Siz Veliaht’ın yaveri misiniz? — Hayır!.. — Ne münasebetle refakatte bulunuyorsunuz? — Böyle bir vazife aldığım için. — Askeri vaziyetlerden çok iyi anlıyorsunuz. Türkiye’de herhangi bir kuvvete kumanda ettiniz mi? Atatürk’ün Türkiye’de tümen, kolordu ve ordu komutanlıklarında bulunduÄŸunu öÄŸrenen Alman Generali hayretler içinde: — Affedersiniz, biz ÅŸimdiye kadar size yanlış hitap ediyormuÅŸuz. Demek siz “Ekselans” siniz; der. Alsas’ta bir gece Vali’nin evine davet edilirler. Vahdettin ile Vali bir masada oturup konuÅŸurlarken Vali, Vahdettin’e Ermeniler ile ilgili bir sual sorar. Vahdettin bazı cevaplar verdikten sonra Atatürk’ü yanına çağırarak Valiye: “— Cephelerde bulunmuÅŸ, memleketi tanıyan bir kumandan yanımdadır; isterseniz onu da dinleyiniz!” der. Valinin, Almanya’nın misafiri olan dost ve müttefik bir devletin yarın padiÅŸah olacak Veliaht’ına Türklerin Ermenilere yaptığı feci tecavüzlerden söz etmesine çok ÅŸaÅŸan ve kızan Atatürk: “— Türkiye’nin Veliaht’ı ile Almanya’nın mutena bir mıntıkasında kıymetli olduÄŸuna ÅŸüphe etmediÄŸim bir valisinin bulabildiÄŸi mükâleme zemini beni mütehayyir etti (hayrete düÅŸürdü). Evvela sizden ÅŸunu anlamak istiyorum: Müttefikiniz olan ve bu ittifak uÄŸrunda maddi ve manevi tekmil mevcudiyetini mahveden Türkiye’ye karşı, tarihin bilmem hangi devrinde mevcut olduÄŸunu iddia eden ve bu mevcudiyeti ihya etmek için dünyayı iÄŸfale çalışan Ermeniler lehine konuÅŸmak fikri size nereden geliyor? Vali Hazretleri, biz, cephelerde dolaÅŸan bir heyetiz; buraya Ermeni meselesini konuÅŸmak için deÄŸil, fakat müttefikimiz olan ve kendisine itimat etmekte olduÄŸumuz Alman ordusunun hakiki vaziyetini anlamaya geldik; onu anladık; kâfi bir vukuf ile memleketimize avdet ediyoruz (dönüyoruz).” diyerek Valiyi susturur. Sonra Krup Fabrikası’nı gezerler; fabrika sahibinin muhteÅŸem ÅŸatosunda akÅŸam yemeÄŸine davet edilirler. Nihayet Berlin’e dönülür ve İmparator’ un misafiri olarak Adlon Otelinde ağırlanırlar. Burada Vahdettin, basın toplantıları düzenler. Atatürk’ün gezi boyunca kendisine telkin ettiÄŸi fikirlerden ilham alarak konuÅŸur. Bu, Atatürk’ü sevindirir. Bir toplantı sonunda yalnız kaldıklarında Vahdettin’e der ki: “— Osmanlı tarihini bilirsiniz; bu tarihin bir takım safhaları vardır ki, sizi korku ve endiÅŸeye sevkeder ve bunda haklısınız. Ben size bir ÅŸey söyleyeceÄŸim, o nispette hayatımı size teÅŸrik edeceÄŸim (sizin hayatınızla birleÅŸtireceÄŸim); memnun olur musunuz?” der. Vahdettin’in : “Söyleyiniz !..” demesi üzerine aralarında ÅŸu konuÅŸma geçer: “Atatürk:— Henüz padiÅŸah deÄŸilsiniz, fakat Almanya’da gördünüz ki, imparator, veliaht ve prensler hep bir iÅŸ üzerindedir. Neden siz bütün iÅŸlerden uzak kalasınız? Vahdettin:— Ne yapabilirim? Atatürk:— İstanbul’a gider gitmez bir ordu kumandanlığı isteyiniz. Ben sizin erkânıharbiye reisiniz (kurmaybaÅŸkanınız) olurum. Vahdettin:— Hangi ordunun kumandanlığını? Atatürk:— BeÅŸinci ordunun** kumandanlığını... Vahdettin:— Bu kumandanlığı bana vermezler. Atatürk:— Siz isteyiniz. Vahdettin:— İstanbul’a gittiÄŸim zaman düÅŸünürüm.” Almanya seyahati, Osmanlı Hanedanı ile ilk yakın teması olduÄŸu için Atatürk’ün yaÅŸamında önemli bir yer tutar. Seyahat 1917 yılının son günleriyle 1918 Ocak ayının ilk günlerini kapsar. O günlerde artık ABD de Almanya aleyhine harbe girmiÅŸtir. Rusya’nın harpten çekilmesine raÄŸmen Alman zaferi artık bir hayaldir. Atatürk, bunun idraki içindedir. BaÄŸdat, Kudüs düÅŸmüÅŸtür. İngilizler Filistin’de taarruz hazırlığındadırlar. Bu durumda Atatürk’e göre uygulanacak strateji, elde kalan kuvvetleri süratle Toroslara doÄŸru çekerek son gücümüzle Anadolu topraklarını savunmaktır. Yol boyunca bu fikri Veliaht’a iÅŸlemeye çalışmıştır. Vahdet-tin’in padiÅŸah olur olmaz yapabildiÄŸi ÅŸey, BaÅŸkomutanlık Vekâletini lâÄŸvederek Enver PaÅŸa’yı Erkânıharbiye Reisi durumuna indirmesi olmuÅŸtur. Ama bu, pratikte hiçbir ÅŸeyi deÄŸiÅŸtirmemiÅŸtir. Atatürk’ün 9 ncu Ordu MüfetiÅŸliÄŸine atanmasında Almanya seyahati sırasında Vahdettin üzerinde bıraktığı olumlu etkinin de -bir ölçüde-payı olduÄŸu düÅŸünülebilir. Atatürk'ün YaÅŸamından: Almanya Seyahati ATATÜRK ARAÅžTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 12, Cilt IV, Temmuz 1988 Tags:
|


